
|

|
| |
A.Uğur Olgar
BİR YILIN ARDINDAN
"
Çölde birden görünen su ya da zifiri karanlıkta beliren ışık gibi,
Andız tam bir yıl önce bugünlerde doğmuştu şiir ve edebiyat dünyasının
eline. Güneyin sıcak soluğu ile emeklemeye başlayan dergi, tez tay
durup yürümeye durunca buna en çok sevinen Toros Dağları olmuştu.
Eteklerini süsleyen Andız'ların göğerdiğini, bir dergiye yurt olduğunu
görmenin heyecanıyla başını, mavi ejderha Typhon gibi bulutlara iyice
yükseltmişti o görkemli özgürlük silsilesi.
"Başlarken" adlı yazımızda "özgün, gerçek ve güzel şiire giden yolu
bulabilmenin umuduyla merhaba dediğimizi vurgulamış, içinde bulunduğumuz
"an" a öncelik verdiğimizi, fakat geçmiş "an"lardan geleceğe uzanan bir
şiir yolculuğuna tanıklık etmenin de başlıca ereklerimizden biri olduğunu
söylemiştik. Yazılanı yaşamla örtüştürebilmek, arı-duru bir yaşayan şiir
Türkçe'sinden yana olmak, sorumlu bir şair ve birey-sanatçı bilinciyle
imgeci ve çağcıl şiirden yana tavır koymak, imgeyi şiirde yerinde ve gerekli
olduğu denli kullanmak ise ilkelerimizdi. Söz konusu ilkelerimiz
doğrultusunda bir yayın anlayışıyla ereklerimize ulaşma yolunda kararlılıkla
yürüdüğümüzü, yine ereklerimizden biri olan Türk şiir ve edebiyat
dünyasına genç ve yetenekli şair ve yazarların kazandırılmasına katkıda
bulunmada başarısız olmadığımızı düşünüyoruz.
İkinci sayısında kavurucu yazın da etkisiyle Andız, biraz bronzlaşıp
kahve telvesi rengine bürünse de, şiir ve edebiyat dünyasında gördüğü
büyük ilginin sonucu olarak koşmaya başlamış, ardıl sayılarında da
süren bu tarihi koşusunda onu Ali F. Bilir, Küçük İskender, Ahmet Günbaş,
Baki Ayhan T., Hüseyin Alemdar, Hüseyin Peker, Sadık Yaşar, Muzaffer Kale,
Bülent Güldal ve Aziz Kemal Hızıroğlu başta olmak üzere birbirinden
değerli birçok şair ve yazar yalnız bırakmamıştır.
Şair ve yazar Ali F. Bilir, ikinci sayıdan başlayarak yayınlanan, Andız'ın
poetikasını, şiir anlayışını oluşturmaya yönelik yazılarında, derginin
Türk şiirinin neresinde olduğunu, olması gerektiğini ortaya koyup saptamaya
çaba göstermiştir.
Andız'ın şiir anlayışını, şiire nasıl baktığını kısaca maddeler halinde
özetlemek istersek;
1) Şiir, okuyanda bir şiir tadı bırakmalıdır.
2) Şiirin bütünlüğü olmalıdır, şiir birbirine bağlı nedenlerin
sonucu olarak ortaya çıkmalıdır.
3) Sevgili Veysel Çolak'ın deyimiyle, şiir alışılmamış bağdaştırmalarla
yazılmalı, aynı zamanda düşünsel ya da duygusal bir coşkunluk oluşturmalıdır.
4) Şiir geleneği reddetmemeli, ama geleneği aşmalı, yenilikçi ve çağcıl olmalıdır.
5) İmge kullanımı yerinde olmalı, somuttan soyuta doğru gidilmelidir.
6) Anlam yadsınmamalı, fakat anlama bağlı kalma uğruna şiirsellikten
de uzak kalınmamalıdır. 7) Birbirine öykünülerek yazılan, birbirinin
benzeri olan şiirler yerine, ayrı ayrı şiir dili, şiir biçemi olan şiirler
yaratılmalıdır. Asıl olan budur.
Sonra güz gelmiş, sayfa sayısını da arttırmış olan Andız, 3. sayısında
kendine biraz daha çekidüzen verip ikinci hamur kitap kağıdına basılmaya
başlanmıştı
Değinmek istediğimiz önemli bir konu da; bir derginin içerik açısından
nasıl olduğu ya da olması gerektiği konusunda her zaman, herkesin söyleyeceği
bir söz, önereceği bir şey olmuştur. Bir derginin sürmesi için kuşkusuz
bu tür öneri ve düşünceler çok önemlidir, fakat bir de hep göz ardı edilen,
bir derginin yaşaması için çok gerekli olan parasal boyutu vardır. Üç ayda
bir çıksa da, "eti ne budu ne" denilse de, Andız gibi bir derginin de basım,
posta ve kırtasiye giderleri vardır. Her ne kadar, bir gönül ve yürek işi
olan bu dergicilik işinde yayın kurulu üyeleri olarak bu giderleri büyük
ölçüde kendi aramızda karşılasak da, sevgideğer şair, yazar ve şiir
severlerimizin de bu giderlerimize karınca kararınca katılmalarını beklememiz
yanlış olmasa gerektir. Şimdiye dek bu duyarlığı gösterenler olmuştur,
onlara çok teşekkür ederiz. "Bu dergi, bu Andız ormanı hepimizin" olup,
herkesin elini hem taşın altına sokması, hem de andız ağacının dallarına
uzatması gerekmektedir.
Şiir ve yazın yaşamınıza sinen andız ormanlarının kokusunun kalıcı
olmasını diliyor, dergimize bir şiir kozalağı da sizin düşürmenizi bekliyoruz.
Özkan Mert
AH! ŞU AKDENİZ KENTLERİ
AH! Şu Akdeniz kentleri
yıldızlara asılı
sallanıp dururlar geceleyin
Barcelona! Akdeniz'e fırlatılmış
masmavi bir uçurum
Mersin! Unutma sevgilim
Akdeniz'in en güzel kızı sensin
Bodrum'u hiç sormayın;
Ner'de gecelediği hiç belli olmaz
Akdeniz'le flört eder
Ege denizi ile yatağa girer
Venedik'ten koca bekler
Ne zaman yüzsem Akdeniz'de
ellerime ayaklarıma
çarpar durur şu kentler
dökülür sokakları denize;
Topla toplayabilirsen
bütün gece
ozkan.mert@bredband.net
Aziz Kemal Hızıroğlu
ZAMAN VE MOLA
zaman nabız molasında güz yorgunluğu
dışarıdakileri sessizce izliyor ağ
uzak bir ötücü yerleşirken kuşluğa
örümcek bağ kusuyor düşünü sarmaya
biliyor kendini iki uçlu bir bıçakta
gecenin rengini gören bilgeler gibi
anılarını arıyor evlerden hangi ev
yıkık bir duvar önünde çocuk ölüleri
örümün haberi yok evden örümcekten
zaman yara molasında eşik berisi
kendini çözüyor örümcek yüreğini ayırıyor
eşiktaşından keskilere yediriyor bedenini
perdeleri kahır odada sabah oluyor
ateşe veriliyor duygudan bozma kilitler
kimsesizliğin beklenmedik intihar girişimi
pencerelerde seyir defteri örümcek kuşlarına
tan vaktidir! aşkı tuttu tutacak bilinmedik bir bahar
kendini yeniliyor zaman umudun sarnıç molasında
azizkemakhiziroglu@hotmail.com
Hülya Deniz Ünal
MEKTUP
Kılçıklı bir Türkçe gibi kötülük
genizden çıkan sesle patlayan hortum
-ne kalır bizden geriye
iyilikten çöken sedir
yılların uzandığı çizgiler,
alnından öpüyorum
gelincikler, rüzgâra karşı
insanı kucaklayan kalbinden…
aya bakan deniz gören, geniş bir çatı hayat
bir odası mutsuzluk.
dar alanda sıkışmış acından öpüyorum
gazete haberleri, eylem planlarıyla
grev çadırlarında umut yeşerten
zedeli yaprağa, hiçliğe inat
bir devrimi bekleyen coşkundan öpüyorum.
denizunal64@hotmail.com
Hakan Sürsal
GEREKTİĞİNDE ÖLÜM
ten öper
pamuk ipliği
doğar avcı
söz keser tan-sancı
cellat su biçer
kadran ünlemi
kançalar bileğe
gerektiğinde ölüm
anlamsız
anlam sızı
kırıp geçen zamanlı
zamansız
bir pandül yürür gider...
Ahmet Uysal
GAVUR İZMİR' E GAZEL
gavur izmir'e uğradım ki
tez vakit ben de gavur olayım
kemeraltı, kadıfekale, kordonboyu derken,
izmir akşamlarına kalayım, akşamdan kalayım
şiir günleri göreyim konak'ta,
yanımdaki koltukta günbaş'ı bulayım
balçova yağmuru ıslatsın yüzümü bi güzel,
hatay'da baştan ayağa imbatla dolayım
kolumla, omzumla dokunayım şairlere,
phokaia'lı özcan yalım'dan kıvılcım alayım
nice aşk yangınından geçtim bunca yıl,
yetmezmiş hiçbiri, biraz da izmir'le yanayım
ida'dan uçurduğum kuşları,
üç gün sonra karşıyaka'da bulayım
yıkılsın bütün çağdışı görüşler,
gavur izmir'le yeni dünyalara soyunayım
ahmetuysal1@hotmail.com
Mustafa Ergin Kılıç
tek aşk yaşayıp ölmek içindir hayat
bu içtiğimiz şarapların
asmalarından olduğunu hiç bilmedi dedem
bu şiirler torunların dedikçe kızardı babama
o aktar vitrinlerinde görücüye çıkan
tahinlere izdivaç pekmezlerini severdi
kısa bir yolculuk sanıp gelmiş hayata
en yorucu dinlenme tesisi kalpmiş
şiire bir kaç saat kala!
bahçedeki kök nar gölgesiydi en uzun aşk
o köknar gövdesine yaslı kaldı genç kız deseni
o kök nar kabuğunu emziren genç kız memesi
gelir bahar dalların ucundan çiçeğe bakınca tomurcuklar
dedi bir akşam
babamla hüzzam frekansında bakıştık
kayboldum beni bulsun oldu mu
bedenin kaç diye soranlara
onu gösterirdim eskiden
şimdi şimdi kaç beden eski ten!
ağlaştık babamla
çok ağlaştık.
ne anlamadıysan odur hayat
parmaklarımı kestim ellerimden
düğmelerini kopardım gömleklerimin
kitaplarımın aradan birkaç sayfasını yırttım
kulplarını kırdım fincanların
söktüm saatten yelkovanla akrebi
ne için biriktiğini bilemeyince su
çatlattım mermeri
sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların
sandalyelerin masalara ters çevrilmesini bekledim
masalar dirsekleri sandalyeler çürümüş kalçaları anlattı
ama dinlemedim kulaklarım başımı taşımakla meşguldü
çıkardım gözlerimi yerinden
gözlerimmiş meğer yüzümün tüm manası
ruhumun yarısı yarası
sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların
bir elmanın bıçağı soyması
kalemin kalem traşı açması
Erkan Kara
USUL
"koyundan yavaş gerek..."
yunus
karınca konuşması hayatlar:
toprağın sarışın kahverengi yanı,
çocuk yüzde o üryan çığlıklar:
ormanda çalan bu kanun, ince
bir sese vakti olmayanlar, âh
kimde azalan yüzü annelerin.
uyku, suyun çok manidar hali,
kül altında duran olgunu ateşin,
ruhtan önce ten yanmalarına,
o, bir yusuf pusulası, kuyular:
bu im, gösterir: geceyi güneşe
serdiğinde, gül üşür, balkonlarda.
şehre bir esrar, mor saran günler:
saçak altlarında biriken bahçeler:
sedefini oluşturur o ruh, ki her
bıçağın tayf'ı kendi kınında, ey
günün hengâmesi içindeki insan
bir mezarlık ol kendine devinen.
Erkan.Kara@habas.com.tr
Sedef Ünal
SOLUK BİR DÜŞ
Kırmızı bir yumağa sarılmış aşk
Kavisli koşar zamanı
Bulutlar yol alır sisli gözlerden
Dökülür sırı gözkapaklarının
Gölgemle bakardım sana
Ve dokunurdum sesinin gürültüsüne
Yanımızda Çırılçıplak bir yolculuk
yürüyorduk hayata basmadan
Gözlerinde bir tarih kıyısı gezinir
Ellerinde bozulmamış gözyaşı
Bakışların hep bir suskunluğun ucunda
saçma suskunluğunu üzerime
Düşlerini uykularımda unutmuşsun
Karışmış düşlerime kırık dökük
Birbirine solmuş renkleri
Düşlerin kurtaracak mi uykularımı?
Osman Namdar
DEVRİM: HA GÜL, HA ŞİİR
Bir sabah evinizden çıktığınızda, yolunuzun üstünde bir gün önceki
tomurcuğun çiçek olduğunu; sabahki çiçeğin de akşama solduğunu
görürsünüz. Zamanın akışında, önce taç yapraklar dökülür, sonra
tohumlar olgunlaşır ve toprağa düşer, ardından gövde; yavaş yavaş
çürürler. Yerde çürüyen artıklar arasında tohum yeniden çiçeğe
dönüşeceği sürecin işleyişinde bulur kendini. Dil de buna benzer.
Çince 'doğa' terimi, kendi kendine olan demekmiş ki, yukarıda sözü
edilen şey, doğanın kendi yasalarınca evrilişidir. Ancak bazen bir
felaketin ardından hiçbir olguyu böyle bir sırayla görmek mümkün
olmaz; yeni biçimlenmişliğiyle sürer akış. İnsanın işe karıştığı
olaylarda bu değişmeyi daha çok yaşarız. Sanatta, özellikle şiirde
ve hayatta.
İnsanın girdiği her olayda ve olguda doğal olanın dışında bir
süreç yaşanır. Devrimlerde de böyledir bu ve insansoyunun kılgısal
müdahalesini içerir. İnsansoyu devrimden, dışsal etkilere bağlı
kalmaksızın, kendi istencine, düşüncesine dayanarak karar verebilme;
başkalarının veya eşyanın etkisi, gücü, istemi, yardımı olmaksızın
kendi başına '(var)olabilme'; gereksindiği her şeyi sağlayabileceği
sosyal ve ekonomik bir dünyada yaşayabilme beklentisi içindedir.
İşte bu yüzden, devrimler her zaman zenginleri korkutmuş,
yoksullara ve umutsuzlara da umut aşılamıştır. Sanat da umutsuz
ve karamsar sözler söylese bile umut aşılar ve taşır. Bu umudun
nedeni, temelini tarihin içinden alan, "herkes aynı yoksulluğu
ve varsıllığı bölüşmelidir; her insanın, doğanın var(sıl)lıklarından
istediğince (elbette bilgi ve bilinçle) yararlanma hakkı doğal olarak
vardır", diyen seste saklıdır. Genelde sanatçı, özelde şair de bir
beklenti ve umu içindedir ve dil üzerinde bu hakka sahiptir.
Şu da var: Bir ülke, bir zümre veya topluluk için yapılan, bütün
bir dünyayı sarmalayıp kucaklayamayan her devrim sınırlara çarpar;
ırkçılara, faşistlere, oligarklara toslar. Bir başka yandan da:
Her devrim erk oluşturmuş ve bu erk de kalıcı olmak istemi ve
faşist tavrıyla kendi çocuklarını da yemiştir. İktidar, kanı sever!
Yönetimsel olsun sanatsal olsun hepsi için geçerlidir. İnsan
imgeleminin ürünü olan söylencelerde de böyle bu; Kâbil'in buğdayı
yerine, Habil'in koyunundan akan kanı değerli bulur Tanrı. Oysa,
devrimin ereği de, kan'a karşı can'ı seçerek, tüm insansoyuna sonsuz
mutluluğu getirmek için sınırsız bir işlev üstlenmek, gül güzelliğini
yaşama taşıyabilmektir. Bu insanın yüce arzusudur. Sanat da (şiir de)
bu arzu için ortadadır.
Gül güzelliğini yüzünde taşıyan bir demirci tanırdım; Keram'dı adı.
Ak saçları ve göbeğine inen sakalıyla mitolojik bir tanrıyı çağrıştıran
Keram Usta, demir döverdi, bakır işlerdi. Onun bakırı dönüştürmesini
izlerdim saatlerce ve hayranlıkla. Deri körüğünün yellendirdiği meşe
kömürünün korundan yansıyan ışık güzelleştirirdi yüzünü. Eski bir bakır
kazanı verirdiniz eline. O da size bir iki gün içinde ya tencereler,
güğümler, tabaklar verirdi, ya da yeni bir kazan; işlemeli, süslü,
güzel ve kullanışlı. Keram Usta, bakır kazandan tencereler, güğümler,
tabaklar veya yeni bir kazan yapsa, onları kalaylayıp parlatsa da bakır
yine aynı bakırdı sonuçta. Oysa sanatçı başka bir şeyin, simyanın
peşindedir; aşkınlığın. Dilde bir aşkınlığın peşinde olmayanlar,
var olanı farklı biçimlere sokarlar sadece; kimilerinin tanrısı
olabilirler, ama tapınan yapılan işin farkına varınca, o tanrıyı
da öldürür.
Devrim, ne güle benzer, ne de bakıra. Devrim, bakır bir kazanı tencere,
güğüm, tabak ya da yeni bir kazan yapmak değil, onu dönüştürmektir;
simyacı olup bakır kazandan sahici ve kızıl güller yapabilmektir!
Sanat, o konalgada karşılar insanı.
İşte, şiir de sözcüklerden kızıl güller yapma işidir. Yoksa Keram
Usta'nın yüce zanaatçılığından öteye geçemez, şair.
onamdar@yahoo.com
Kamil Akdoğan
KOŞU
Hızlı adımlarını bekliyor deniz
Durma! Koş!
Şimdi tam zamanıdır sularla buluşmanın
Rüzgâr kanatlarının altında
Güneş tam önünü aydınlatacak
Gökyüzü senin için açılacak bugün
Koşarken ardından kuru-sıkı yağacak
Dudağında aldırmaz bir tebessüm olsun
Sahile dek bastığın her mayının ardından
Sabırsız bir mavi çiçek tohumu patlayacak
Peşinden havlayacak nafile hatıralar
Yüreğinde buruk bir tat kuşkusuz
İkircime benzemeyen bir düşünme molası
Adımların daha bir hızlanacaklar
Birileri rüzgârına çelme takacak
Birileri kolunun gölgesinden tutacak
Ardına bile dönüp bakmayacaksın
kamil.akdogan@ttnet.net.tr
Fahrettin Koyuncu
ZORLU HAYATLAR
"Sabahçı kahvelerinin önünde gündelikçi işçiler, grevdelermiş gibi
toplanmışlar."
Dünyanın hali işte. Küreselleşti ya dünya, biz de küreselleştik ya, grev mrev
hak getire artık. Çalışalım iş bulabilirsek, çalışalım karın tokluğuna.
Fabrikaların kapılarına "BU İŞYERİNDE GREV VARDIR" yerine, "BU İŞYERİNDE ASGARİ
ÜCRET UYGULANIR" cümlesini asalım. Kocaman olsun ama. Devâsâ. Asgari ücretle iş
bulamayanların gözüne sokarcasına. Hadlerini bilsinler de şükretsinler.
Yazının başındaki alıntı, şair İbrahim Tığ'ın ilk öykü kitabı
Karabayır'dan.(*). On dokuz kısa öykü var Karabayır'da. Öykülerin çoğu
"yaşanmış" izlenimi veriyor okura. Yazar da bu yaşanmışlıktan gocunmadan kuruyor
öykülerini. Hayal dünyasını değil, hayatın çoğumuzca sıkıcı gelen, dudak
büktüğümüz, burun kıvırdığımız yanını deşip yalın bir anlatımla sunuyor bu
öykülerde.
İbrahim Tığ, Karabayır'daki öykülerinde, köylülüğün bir hayat tarzından öte,
zihniyet olduğunun altını çiziyor. Şükrü Erbaş'ın sorduğu "Köylüleri Niçin
Öldürmeliyiz?" sorusuna yanıtlar veriyor, öykülerin satır aralarında: "-Ulan
avrat, köy yerinde düşmanlı adam silahsız olur mu? Samanlığımızı kim yaktı,
kavaklarımızı kim kesti, tavuklarımızı kim zehirlemişti?" Daracık bir dünyanın
akıl almaz sorularıdır, adamın karısına sorduğu sorular.
Anadolu'nun yoksul insanının hâlâ gelenek prangasında çırpındığını, ama bir
türlü bu prangadan kurtulamadığını hatırlatıyor bize İbrahim Tığ: "-Sen yedin bu
gençleri. Namussuzsun sen... Kızını, aslan gibi delikanlıyı sen yedin! Başlık
parasını çok alayım diye sen yedin... Gözünü toprak doyursun. Rezil herif!" AB
kapısında başlık parasıyla beklediğimizi anlatıyor bu öfkeli cümleler.
Devlet denen "yok şey"in, en büyük adamı "bürokrasi"nin aracılığıyla, kendini
var eden insana, halka nasıl zulmettiği, insanı nasıl canından bezdirdiği de var
Karabayır'da: "Bizim Halit'in yanına vardım, beni kaymakamlığa götürdü. Elime
bir kağıt verdiler. Şuraları imzalat deyip geri vermemi söylediler. Emniyet,
belediye, tarım ve mal müdürlerine, candarmaya imzalattım. Şimdi de muhtara
imzalatacağım. Onu arıyorum, bu ıscakta oradan oraya koşuyorum." Daha çok
koşacaksın, daha çok koşacağız devlet denen yok şeyin emrinde. Harmana giren
porsuk, dirgene dayanacak yani.
Konu yelpazesi geniş Karabayır'da. Bu genişliğin içinde Hizbullah olmadan olur
mu? Olmaz elbet. "Allah'ın Askerleri"nde, yedi sekiz sene önce televizyonlardan
kanımız donarcasına izlediğimiz şeyleri öyküleştirmiş İbrahim Tığ. Nasıl şans
üzere yaşadığımızı gerçekler üzerinden dile getirmiş: "Bak aslanım, bu evde
fuhuş yapıyorsunuz! Allah'a karşı geliyorsunuz! Allah'ın dinine karşı gelmek
ha!"
Bir tarafta kumacılar, başlıkçılar, çocuk sömürücüleri, öte tarafta dini, imanı
tekelleştirenler, sonra da insan avına çıkanlar... Türkiye'nin hayatında bunlar
var ve İbrahim Tığ da bunları anlatıyor, unutmayın diyor.
İbrahim Tığ, bildiği konuları ve insanları doğallıkları içinde katıyor
öykülerine. Öykülerini onlarla yoğuruyor. Süslemeye çalışmıyor anlattıklarını,
anlaşılmaz kılmaya uğraşmıyor. Dil içinde debelenip duran eğreti öyküler
kurmuyor yani.
Bizim insanımızı ve onun zorlu hayatını hatırlamak istiyorsanız, Karabayır'ı
okuyun.
---
(*) İbrahim Tığ, Karabayır, Öyküler, Ocak 2005.
fkoyuncu20@mynet.com
Uluer Aydoğdu
ZARLAR BÖYLE GELDİ
bakıyordUmut
sanmış bir çiçek uzaklarda otlayan yıldızlara
s toprağından
madeMatematiksel olarak hala umudum var
avi bir gün miyavlayacak sarıyorum seni ütopyamla
asa da masaymış
şUmmana ayağını uzatan insan
sta geç kalmayacak kendine
zak bir şehre gidiyor hallerinden belli
heyhaT
atlı su balıkları yaşayamaz gözyaşlarında loğusa ay
as tamam bakır iniltisi gümüşe seğirten
1998/Ankara
ulueraydogdu@gmail.com
Hande Dipligüneş
BU SAĞANAK ELLERİN
Yakamoz tadında
..........bu kara sevda,
..........bu kara bela,
..........bu belalı bulut,
..........bu sağanak ellerin.
Isırılıp, yarım bırakılmış bir elma tadında,
sevişlerin, sevişmelerim.
Üşümüş bir köpek yavrusu;
dilinin dilimde bıraktığı tat.
Gecikmiş bir regl sancısı
seni görmelerin ertesi.
Bitiverecekmiş, gidiverecekmiş gibi yaşanan;
çürük, ezik,kurtlu bir elma tadında
Hande Dipligüneş
hdipligunes@gmail.com
Candan Selman
TELVEDE DÜŞ
İki kahve tanesinin içindeydi geleceği
Bir porselen fincan, yaldızlı ay
Altın bir yüzük, soğuyan umut.
Üç vakte kadardı aydınlık
Üç gün mü dese, üç hafta mı
Ay doğuyordu hanede.
"Başka" diyerek büyüdü gözleri
Hepsi oradaydı yerli yerinde
Bir murat, bir at, vaat edilmiş adak.
Yıkadı kendi elleriyle siyahı
Bir ferahlık, bir gülüş
Suda yarın, telvede düş.
candanselman@hotmail.com
Müesser Yeniay
LETHE
bekleme sıcaklığın çekmez ellerini
git göm en yaman yaralarını derine
kanına değdirme en temiz yerine
derdini iğne deliklerine
söküklere şişler suçlar tenine
işler bir kanaviçe bir örümcek buram buram
delinmiştir bir ağ ağlamıştırdan-
at bir çöplüğe en güzel bakışlarını
ve en güzel unutuşlarını anılar yesin bırak!
kar karanlığıma katık
artık biter bu yabanlık atılmışlık
soytarının soyunduğu utanmışlık
ayıbım derdimi sayıklayıp
bitlendi bir deniz
kaşıntısı dalga
uyuz balık
gözlerini daha derine bak
kaz en çirkin, en çelebi
kuyunu derdime
değilim suçsuz ak
sıkılgan redlerden usanıp
Lethe, boğul iki kez en dar geçidinde
en daral geçmişinde birimin
pirler cemaatinde cürüm işle
sesin dünüme akar Lethe-
miss_haze@hotmail.com
Betül Akdağ
FANTASTİK DÜŞ KIRIKLARI
-I-
/gerçeğe düşüyorsa gölgeleri
rüyalar da gerçek değil midir ki ?/
yüz otuz dokuz yıl oldu
uyandım uykulardan
çocuk kahkahaları ve doğurgan odalara
bölünmüş eski bir evden yükselen dumanlarla
/üzerime tepelenen topraklar
ölünce gider mi ki?/
aslında her bir anda
aralanmış zincirlerden bir perde
yarı hayat arafa çalar beni
bir ayağım sol yanda
uçuşan kristallere takılır
sakın özleme zaman
ardından gelirsem eğer
bir yanım öksüz kalır
öğretildim her şey geçer
geçmenin geçerliliği
bile çok çabuk geçer
…
/gözleri yaşlanmış en çok kadının
fersiz sokak lambaları gibi tozlanmış
dünlerce ağlamış da
yıkayamamış /
hayatın suratının bir tarafı hep buzdan
alıngan ufka döner ışıldayan yanını
uzanan bütün elleri reddetmesi de bundan
kırıklar üzerinde yürüyorum ve artık
üç kere indirdiğim çizmelerimden
içilmesiz bir gökyüzü akıyor
unutkanlıkla dolu saydam kadehlerinden
tek damla su bile içmeyeceğim
beni bekleme zaman
gelmeyeceğim
-II-
köklerime indiğinde kanlı göz pınarlarım
milyonlarca ölü çocuk sesini
sesimin olanca tutamıyla bir ördüm
bunlu bunsuz sorular tutuşturdum
bütün dal uçlarıma
bir yabani adam gibi
tıraşsız ve biraz hayvan
sonradan budadığım dal uçlarıma
dizelerimin altında tozdan başka bir şey yok
dizlerimin altın tozlarınıysa
üfleyip gidiyorum
yüzünü yüzüme çevir ey hayat
senle konuşuyorum !
betul_akdag@hotmail.com
Berna Olgaç
CENİN - IV
anne: canımın kopması mı rüzgâr
sürgülü yazgılar âh
duvarları akla - kara
canımın kopması mı rüzgâr
esmiyor kendime…
çocuk: yüzün soluğum olur
odalarda senim
anılarda biz
yok yere onlardı kaybedişlerimiz…
anne: yine aşk mı sığmıyor içime
tutkulu ten uzat ellerini içeriye
vakitsiz korkular sarsın etrafımızı
en çok da yeşili bağışlayın kendinize
çocuk: bir gece yarısı
göğün öbür ucunda buluşalım
hani susmak sana varmaktı…
oyun: kuralsızdı her şey
ve de her şey kurallı
bindiğimiz atlıkarıncalar gibiydik
yenilgiyi beraberinde döndüren…
anne: kararsızlıklar kararların adım adım önündedir hep
işte ölümlüleri dengeleyendir gece
açılır ardına kadar koyulaşan gözlerinize
çocuk: gece evet bazen kırık bir gözlük olur mutluluğun yüzünde…
muhur_siir@yahoo.com
Outis
ONBİN BAKİRE DEDİM
1-Evden çıkıp tuza doğru yürü akşam çökerken
2-Kuşları düşün sevgilim beni düşünme
3-Bir çiçek yolumu kesip tanrının günahlarını sordu
4-On bin bakire dedim başka hiçbir şey
5-Küflü sokaklara sis çöküyor
________________________
DOĞUYA AÇILAN BİR PENCERE
1-Sakladığım biriktirdiğim şeyler tutmaz oldular beni sonradan
2-O günlerde dipsiz bir kuyu için neler vermezdim
3-Ey kaybolmuş geçmiş, ey bulunmuş gelecek
4-Gelincik çayırları, pancar tarlaları, geçip giden trenler ey…
5-Yeni kelimeler körükleniyor dilimde,tuz ve pas gibi
6-Doğuya açılan bir pencere demek ki
Mustafa Fırat
ANTALYASPOR BİRİNCİ LİGDE,
PEKİ ANTALYA'NIN EDEBİYAT DERGİLERİ NEREDE?
Şimdi paylaşacaklarımızla başlığın ne ilgisi var? Bu satırları kaleme alan
kişi emin olun son zamanlarda yaşadığı mutluluğa bir yenisini daha ekledi.
Çünkü ilk gençlik yıllarını Antalya'da geçirdi. O zamanlar da bu şehrin
futbol takımı Birinci Ligdeydi. Ve o zamanlar birbirinden güzel dergiler
yayımlanıyordu. Üstelik günümüz edebiyat dünyasına kendi çapında yön veren.
Peki bugün değişen nedir? Sadece takımın tekrar bir üst lige yükselmesi ve
hâlâ yelkenleri havalandıracak bir derginin olmaması bir gerçek.
Fakat burada Cahit Kerse'nin yayımlamakta olduğu S'İMGE' yi bir başka yere
koyuyorum. Gönül belli ki çok "şey" ler istiyor.Mesela tekrardan Mehmet
Tosun'un bir gayretle BAHÇE' yi çıkarsın istiyor. Yüksel Andız DÜŞLÜK' e
yeniden nefes üflesin istiyor. Gönül bu daha neler istiyor neler…Çok sevdiğim
şiirlerini okumaktan zevk aldığım şair Salih Mercanoğlu, Şükrü Erbaş, Musa Fırat,
Şerif Erginbay, Turgay Değirmenci, Kubilay K. Suvarlı ve yazılarıyla Ahmet Tüzün,
Samet Uysal hani bir araya gelse ve bir dergi için bir zemin oluştursalar ne
güzel olurdu diyesi geliyor insanın en samimi dilekleriyle! Üstelik hepsi de
dergicilik hususunda tecrübeli imzalar. Bu benim haz almamla ilgili sadece.
Düşüncelerimi buraya döktüğüm şu anda! Gönül ve haz ve istenilenler…Diğer
yanda kader ve keder…
Haz, baştan çıkaranla aynıdır.Yani iyi bir şiirden haz alıyorsak o şiir
çoktan baştan çıkarmıştır okuru. İşte Antalya'da çıkan dergiler böyle
bir işleve sahipti diyebilmek hüznünü yaşıyorum şimdi. Okuduğumuz iyi
bir şiirde ki iyi bir şiirden daima haz alırız. Zihnimizde renkler
birbiriyle çarpışıverir, semantik bir alanda sözcükler ülkesinde harfler
omuz omuza veriyordur.Uçsuz bucaksız bir alandır, okur tam orta belki
de arada! Birden sanki karşınızda Antalya'nın surların üstünden bakıyorsunuz
da deniz ikiye ayrılıyor gibidir…Dalgalar yükseliyor ve iki yana bir fıskiye
gibi etrafa saçılıyor…Ve siz tam ortasından geçersiniz, arkanızda karanlık
şairlerin karanlık imgeleri geliyordur. Ama sonunu bildiğiniz bir öyküden
farksız içiniz iliklerinize kadar işlenmiş bir huzurla doludur.
Bu bir perspektiftir elbette. Hazzın ve derinliğin olan ne varsa! Derinleşirken
suyun yüzeyinde oluşan halkalar, beraberinde genişlemek arzusunu içinde yaşar.
Genişlerken gizemi kuşanırız. Gizem bizlerin düşsel aynasıdır oralarda bir
yerlerde. Gizem âh muhteşem giz! Şiire ne de güzel ruhtur aynı zamanda.
Ruhlarımız med ve cezir. Daralıyoruz, darılıyoruz kimi zaman acı çekiyoruz
içlerimizdeki imge'nin yeşerebilmesi için; ama zorlamıyoruz kendimizi;
estetik olanın içinden hayallere gidilen o yolda.
Son zamanlarda deney yaparken kendini yakanlar var. Düşenler var.Evet gülünç
duruma düşenler…Dahası var şiirin perisine küsenler ve kendine dönenler.
Sâhi şiirin kanatları şairin neresine düşer? Şair mi şiire küser yoksa
şiir mi şaire?
Ey karanlığı aydınlatan ateş o yakıcı magma!Elbette her şeyin bir ahlakı var!
"âh- lak"ın lâk lâk yapmayla ne alakası var!? Bu başka bir soru şüphesiz. Ben
size şair olamazsınız demiyorum oysa adem oğlu olmak varken! Ey karanlığı
giyinen kötü ruhların esiri olmuş şair; siz kalbinize dahi cilâlı aynalardan
bakarken, siz üstelik insanı merkez alan edebiyat dünyasının içinde kendinizin
de içindeyken bu ney'in savaşımı(?) Soru imlerini art arta sıralasak Edirne'den
Kars'a varacaktır. İstersen sen öz ol, töz ol, cevher ol yine de bir "şey" ol
ve denizde boğulurken sen "vefa"nın bir boza adının dışında değerinin olduğunu
da unutma. İstanbul'un Vefa semtinde oturanlar bunun hesabını er yada geç sana
soracaktır.
Sana katılanlar ve sana gülmekten katılanlar var. Zaten bu her zaman olacaktır.
Kendini kolla! Kendine dikkat et! İnsan çok kere yaşarken de ölebilir. Bilirsin,
hatırla Yahya Kemal'in demişliğini "ölmek değildir ömrümüzün en feci işi /
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi" Yani diyeceğim ol ki; her gün
ölebilirsin!
Bak ağaç çürüyor, sen eriyorsun, yüzünde sakladığın bir acı var.Çenen fazla
açılmıyor konuşurken. Sen iyisi mi gel "su" ol! Çünkü "suyun acısı sonsuzdur"
diyordu Bachelard.
muhur_siir@yahoo.com
Ahmet Günbaş
ŞİİRDE YENİLİK SORUNU
Sıkı durun! Şimdi sizi binlerce yıl öncesinden yazılmış bir şiirle
tanıştırmak istiyorum. Eski Mısır kaynaklı bir şiir bu. Çevrideki adı
Din Adamı Ankhu'nun Söz Sanatı Konusundaki Düşünceleri adını taşıyor.
Sözü uzamadan şiire dönelim yüzümüzü. Kusurumu bağışlayın, şiirin
tamamını almak istiyorum buraya. Bütünselliğini çiğnemek istemedim:
"Kimsenin bilmediği sözler söyleyebilsem,
Şaşırtıcı deyimler,
Yepyeni, alışılmamış,
Bilineni tekrarlamayan sözler;
Önceki kuşaklardan,
Atalardan aktarılmayan.
Etimden kemiğimden süzüp sunuyorum
İçimdeki tüm sözleri;
Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır.
Söylenmişse işi bitiktir.
Ataların sözleriyle övünülmez.
Onlar söylemiş, sonrakiler hazıra konmuş.
Daha önce konuşan, artık konuşmuyordur;
Yeni şeyler söyleyendir bugün konuşan.
İleride onun dediklerini yineleyecekler.
Olup bitenleri sonradan anlatmak marifet değil,
Masallar anlatılmış, bitmiştir.
Olur olmaz işlerden söz etmek de boşuna:
Hepsi yalan dolan;
Bu gibilerin adı anılmaz ilerde.
Ben gördüm, yaşadım bunu, ondan söylüyorum.
İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse
Hep geçmişte özendiler, öykündüler." (1)
Evet, Rahip Ankhu'nun şiiri doğrudan belagatla ilişkilidir. Yani konuşma
sanatıyla. Ankhu, açıkça söz meclisinde yeni bir sözü olanın yeri olacağına
işaret ediyor. Kısaca "baki kalan bu kubbede hoş bir seda"'nın kalıcılığına
inanıyorsak, tüm zamanlar ölçeğinde onun 'yeni'liğini de tartışmak zorundayız.
Kimler aynı şeyleri geveleyip duruyor günümüzde? Doğal ki ilk akla gelen
siyasetçiler... Haydi onlara alıştık diyelim, ya birbirine benzeyen ya da
aynı şiirin çevresinde dönüp duran şairlere ne demeli? Bugün şiirin dibe
vurduğundan, çoktandır 'büyük şair' gelmediğinden dem vuruyorsak Ankhu'nun
haklılığı tartışılmaz. Geleneğe saplanmak, dil kirliliği yaratmak gibi
yakınmaların temelinde, "Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır / Söylenmişse
işi bitiktir" serzenişi yatmıyor mu?
Son yıllarda neredeyse Osmanlıcayı yeniden hortlatanlar, aslında birer duyarlık
fakiri olduklarının farkında değiller. Çok şükür bu konuda Hilmi Yavuz'un ve
Attilâ İlhan'ın olumsuzlukları yadsınamaz! Yeniden bir Şeyh Galip olmanın ya da
Lale Devrinin rüzgârına kapılıp ince sazdan gazeller döktürmenin yer ve zaman
ölçütüne göre olabilirliği yoktur. Ama nedense varmış gibi benzer çıraklar sardı
ortalığı. Hani klonlasan bu denli çakışmaz. Bir Tanzimat kafasıdır aldı yürüdü.
İki yoldan kirlenip gidiyor dil. Bir yandan küresel adlandırmaların etkisinde
kıvranırken, bir yandan da Osmanlıcayı yeniden keşfetmenin hüneriyle inciler
yumurtlama sevdasından. Kimi şairler bütünlüğü göz ardı edip 'eski'liği pul pul
dökülen sözcüklerden medet umuyorlar. Hatta inatla bir iki eski sözcüğe bağlanıp
şiiri hacıyatmaz kılığına sokuyorlar. Baş aşağı çevrildiğinde değişen bir şey yok.
Bu anlamda uzak duruyorlar dilin çağdaşlaşmasına; hazırcılığı, kolaycılığı yeğ
tutuyorlar.
Rahip Ankhu, görmüş geçirmiş kimliğiyle sesleniyor - bence eskimeyen - köşesinden;
yaşadığı çağdaki acıklı sonucu gözler önüne seriyor kulağa küpe misali:
"Ben gördüm, yaşadım bunu: ondan söylüyorum:
İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse
Hep geçmişe özendiler, öykündüler"
Peki, kim anımsıyor onları şimdi. Ama Rahip Ankhu'nun yıldızı parlamaya
devam ediyor.İlginçtir; Rahip Ankhu'dan binlerce yıl sonra Mevlana da değinmiş
aynı konuya. Üstelik lirik bir şair olarak. Anımsarsanız A.Kadir Türkçesiyle
yansıtılan şu dizeleri:
"Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağzım
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım" (2)
Özellikle son dizenin çırpınışına bakarsak, Mevlana'nın yakınmasını "Artık bugünün
şairi olmak gerek" zorunluluğuna bağlayabiliriz. Elbette düne özgü bizi besleyen
ne varsa özümseyerek, birleştirerek, ekleyerek, çıkararak... Yeni bir sesle, yepyeni
bir kimlikle ileriye doğru yürüyerek... Yaşanmışlığın karanlık tünellerinde takılıp
kalmayarak...
Dilerseniz Mevlana'nın yanına İranlı modern şair Sohrâb-i Sipihrî'nin, çağdaşı
Furûğ-i Ferruhzâd'ın ölümü üzerine ( 32 yaşında trafik kazasına kurban gitmiş)
yazdığı Dost adlı şiirden birkaç dize aktaralım. Bakın, niçin üzülüyor Sipihrî,
Furûğ'un zamansız ölümüne:
"Büyüktü
Ve bugünün insanıydı
Bütün açık ufuklarla akrabaydı
Suyun ve toprağın ahenginden ne güzel anlardı" ( 3 ) s.157
Şiirin başlangıç dizeleri bunlar. Sipihrî, baştacı ettiği şairin en önemli
özelliğinin 'yenilikçilik' olduğunu söylüyor. Yani asıl üzüntü kaynağı burası,
yeni sözler söyleyen bir şairin zamansız yitikliği. Hem de en olgun çağında...
Sözün öksüzlüğü gibi!.. Öte anlamda insanın ıssızlığına, yalnızlığına denk geliyor
söyledikleri. Ne yazık ki onca şair, Furûğ'un tazeliğinden habersiz; bayat,
kokuşmuş sözlerle yuvarlanıp gidiyorlar. Yazmadan edememek, yetiştirmek,
çırpıştırmak, tezcanlılık, coşku, ne derseniz deyiniz; bağışlanmaz kusurlarımız
tekdüzeliğe götürüyor bizi. Şiir kitapları çoklukla birkaç iyi şiirin gücüne
dayanıyor. Zihinsel yoğunlaşmanın üst düzeye çıktığı birkaç üstün yaratıdan
sonra bilineni yığıyoruz sayfalarca. Ne sözcük seçimine, ne de sözdizimine
gerekli özeni gösteriyoruz. Kuruluk, yavanlık kimi zaman öyle sırıtıyor ki;
çarşıda-pazarda ilginç sözlerle müşteriye seslenen tezgahtarın becerisi
karşısında saf düzenini koruyan şair müsveddeleri adına utanç duyuyoruz.
Benim şair adayından dileğim şu: Kalemi eline alıp boş bir sayfaya yöneldiğinde
kendini söz meclisindeymiş gibi duyumsamaya çalış. Yani o sayfada senden önce
kalburüstü konukların bulunduğunu., binlerce yıllık söz emeğiyle var olduğunu
düşün Öyle derin düşün ki sözün eksenine yapışan şiirler yanında , neyi nasıl
söyleyebileceğinin telaşıyla başla ilk dizeye. Usulca bir kenarına iliş o
sayfanın ve sözün merkezine gelene değin iliştiğin noktaya tutunmasını bil.
Kesinlikle abartılı övgülere, gelir geçer uğultulara kanma. Önce kendini geçmeyi
hedefle. Sesinin soluğuna bir güzel ayıkla. Doğal ki her yenilik ibresinin
'ileri'yi göstermediğini bile bile 'yarın'ın gözlüğü ile bakmalısın geleceğe.
Unutma, tüm zamanları yoklayan şiirin yüksek beğenisi bir çift göz gibi
adım adım izliyor seni! Değişmeyen tek şeyin 'değişim' olduğunu anımsayarak...
_____________
( 1 ) Eski Mısır'dan Şiirler, Çeviren: Talat Sait Halman, Yapı Kredi
Yayınları, 3. basım, Şubat 2004, s:155
( 2 ) Bugünün Diliyle Mevlâna, A. Kadir, Kendi Yayını, 5. basım,
Eylül 1976, s:112
( 3 ) Bir Başka Doğuş, Furûğ-i Ferruhzâd, Türkçesi: Hatice Gülcan Topkaya,
Om Şiir, ı.basım, İstanbul,2002, s:157
ahmetgunbas@hotmail.com
Esengül Kutkan
AVUNÇ
I
Yıkar gölgesiyle ölüler yaşamı
Geceye iz düşer
Sessiz bir çığlık olur isyan
Somuttur. Paradoksuyla büyür
Yaşam karanlıkta yeşerir...
II
Gün anlara yüklüdür
Kaos geceye
Diz çöktüren ceylandır avcıya
Ölüm sunar canı söğüt dalına
Aşk, bittiği yerde başlar…
III
Karanlıktı. Ağlıyordu gece
Yeni bir yenilgi, yeni baştan…
Yargılamazdı hiç. Sevgiden çalmazdı.
Ağlamazdı. Her damla yaş ayrı bir can...
Beklerdi gözleri perde
Karanlıktı. Ve hep karanlık kaldı gece…
**
YERİNÇ
Yaşam yürek ister
Ödenir hep dostluklar
Coşku tetikte. Eylemsiz, bakir.
Herkesin cenneti kendine
"İnsanlık"…
Kaçışım korkum değil
Yumak çıkmazı
Yüreğim soluksuz, ışıksız
Şairin kalemiyle
"En dipte"…
Yalnız çocuklara mı masallar…
Sakladım bilyelerimi
Bir oğlak yalnızken dengede
Ve yaşam
"Küflenmede"...
yesim@tr.net
Hasan Taşçı
KELEBEĞİN ÖMRÜ
kıyıya götürüyorlar geceyi
bir gülü savuruyor rüzgar
bulutları biriktirip
kirpiklerime koyuyorum denizleri
nehirler akıyor içimin dehlizine
bitmeyen nefreti gururu görmek için
görünmez bir el değdi içimi döven
sıkışmış yüreğim bir aşk doğuracak değil
kırık kalpli bir soytarıyım belki de tanrıya
bıçakla kestim kan yoktu damarımda
hayallerim nerede
kim gelip öper bu halimle tenimi
büyük bir kaygıyla uyandım-rüya değil
yalnız ayrılık çıplaktı -ayaklarım yılan
hangi el değdi anlamadım
su'dan olsaydı tutamazdım damlardı
kısır yalnızlığım emanet mi duruyordu
görünmez bir el içimi döven
söylenceydi konuşmayı öğrendiğim an
dağları baş eğmez diye bilirdim
nasıl sarsıldığını gördüm yatağından
daha çok kül daha çok vuslat
kapılar argına kadar açık hayalime
duydunuz mu tüm tellalları şeytanın
kendi çığlığım kulaklarımda
biten yokluğuma hangi kan uyar
hüzün sağarken tarih(im)in ilk günlerinde
görünmez bir el içimi döven
rotasını çevirmişti Nuh'un gemisiyle giden
en dingin halimdi yaktım bütün anılarımı
ve inkarına kalkmadım hiç sevmemişliğimle
'aşk' sonsuz olmuş mudur ah üzerine
kelebeğin ömrü müydü bize verilen
hasantasci52@hotmail.com
Ruşen Hakkı
TUTKU
Beyaz ortancanın hemen yanında
çılgın rengiyle ateş çiçeği
dokunduğunda ortancaya
sevişmeye duruyor iki güvercin
karşı evin saçağında
Emine Alıcı
AYRILIKTIR AŞKI ANLATAN
Ayrılıktır aşkı anlatan
"nesneler ve aşklar yalandır"
Yaşamın ağrısında
Söylenmemiş sözler var
Kanayıp durdukça
Büyüsü bozuluyor her şeyin
İçimde bir yitik çocuk
Seslerin kimsesizliğinde
Konuşmalıyım
Dediğim anda
Söz uçup gidiyor
Anlamsızlığın evrenine
Dile geldiği yerde bakışların
Dilsiz oluyorum
Sus oluyorum
Dünya ki sesler toplamı
Söylemek… söylemek
Biraz da yitirmek her şeyi
Akıp gitmesi
Ayağımın altındaki toprağın
Soldurmak rengini gülüşünün
Kaçırmak uç uç böceklerini
Kavuşmak alevini yitirmesi
Yüreğimdeki yangının
Görüyorsun işte
Sığmıyor aşklar
Bir çatı altına
Ayrılık aşkı anlatan
Sevgilim ince sızım
Yolculuk başladı içimde
emineay33@hotmail.com
Egemen Arslan
_ECEL EKSPRES_
son treni bekliyorum garda
bulutlarım,korkak nefesinde üşümüş rayların
yükünü almış gölgeler,ardında kat ettiği hayatın
seyir defteri denen kaybolmuşluk zaman girdabında
YAŞAMA EDATIM
takısız bir can sıkıntısı sakladı ruhumu
belgisiz gözyaşı saatlerimde
ve zincirleme hüzün tamlaması oluverdi
özlemenin-sen hali...
ege1333@hotmail.com
Miguel Angel Asturias
SÜRGÜNÜN YAKINMALARI
Ve sen, sürgün:
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
han misali bir dünya
ve bizim olmayan gökleri seyretmek,
bizim olmayan insanların arasında yaşamak,
bizim olmayan şarkıları mırıldanmak,
bizim olmayan bir gülüşle gülmek,
bizim olmayan elleri sıkmak,
bizim olmayan gözyaşlarıyla ağlamak,
bizim olmayan sevdalara salmak kendini,
bizim olmayan yemekleri tatmak,
bizim olmayan tanrılara yakarmak,
bizim değilmiş gibi adımızı işitmek,
bizim olmayanı, şunu bunu düşünmek,
bizim olmayan bir parayı kullanmak,
ve bizim olmayan yollarda gitmek.
Ve sen, sürgün:
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
ne varsa dünyada her şey ödünç,
bizim olmayan çocukları kucaklamak,
bizim olmayan bir ateşe yaklaşmak,
bizim olmayan çıngırak seslerini işitmek,
bizim olmayan ölümlere ağlamak,
bizim olmayan bu hayatı yaşamak,
bizim olmayan oyunlarla oyalanmak,
bizim olmayan bir yatakta yatmak,
bizim olmayan kulelere tırmanmak,
bizimkilerin dışında, haberler okumak,
bütün dünya için ve bizimki için acı çekmek,
yağmur başka yağmur olduğu zaman yağmuru dinlemek,
ve bizim olmayan suyu içmek...
Ve sen, sürgün:
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
gölgesi olmayan ama eşyaları olan,
bizim olmasa da bayramı kutlamak,
bizim olmayan bir yatak ve "ekmeğimizi",
bizim olmayan hikayeler anlatmak,
bizim olmayan işlerle uğraşmak,
bizim olmayan evleri tutmak, bırakmak,
bizimkinden başka şehirlerde dolaşmak,
ve bizim olmayan hastanelerde
şifası hiç yoksa tesellesi olan
hastalıklara baktırmak. Ama sizinkisi değil,
sizinki iyileşirse geri dönmekle iyileşir...
Ve sen, sürgün:
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
ille yarın, yarın ya da hiç...
saatlerin zamanı yapay bir zamandır
zaman yerine yokluğu ölçer.
Bizim olmayan takvim yaprağında
hesaptan düşülen yılların
bizim olmayan yaş günleriyle ihtiyarlamak,
bizim olmayan bir toprakta ölmek,
bizim olmayanların ağladıklarını işitmek,
ve bizimkinden başka bir bayrağı görmek,
bizim olmayan bir tahtayı kaplamak,
bizim olmayan bir tabutla örtmek,
ve bizim olmayan çiçeklerle ve haçlarla,
bizim olmayan bir mezarda uyumak,
bizim olmayan kemiklere karışmak,
sonunda vatansız bir adam olmak,
isimsiz bir adam, insansız bir adam...
Ve sen, sürgün:
Konup göçücü olmak, hep konup göçücü,
han misali bir dünya,
ne varsa dünyada her şey ödünç,
gölgesi olmayan ama eşyaları olan,
ille yarın, yarın ya da hiç...
Türkçesi: Eray Canberk (Varlık Dergisi)
Onur Aslan
YALGIN PORTRE
sarı bir tabloydum
gün ışığını özümseyen
beyaza büründüm çok sonra
esmerliğimi açığa vurdum
pembenin koynunda ispiyonlandım
polen saçarken
yüreğimin rengini soludular
beynimin isini…
küfü tenimden silinmez
terimden inmez…
kırık, sapsarı bir tabloya ne sığar…
yitirilmiş bir siluet! (mi)
ressamın arşivinde evrim geçiren tanımsız
bir iklimden yarınlara
simsiyah…
siyah da leke gibi görünürmüş meğer…
maviyaren@mynet.com
İ.Deniz Aslan
PASTEL YAKIYORUM PARKIN YÜZÜNE
pastel yakıyorum parkın yüzüne
uzak us, kalemsiz gece
düşüyor heykelin gözlerine
çorak ve sırdaş
yol üstünde kadınlar, kar salkımları
gibi yalınayak titriyor lambalar
birileri daha vardı
yanıldığım ilk aşka nektar
kör küskün, ay aşık, saz kırık
birileri daha vardı
aymaz kavgalarda söz
kayıp!
çocuklarla koşuyordum geleceğe...
i_deniz_aslan@mynet.com
Atilla Kaya
DOĞA
buz
ve
sis
sıcak
ve
buğu
başıboş
düşler
kuranlardan
çok daha önce
vardılar
ilkel de olsa
güzel masallar
kuran insanlar
M Tipi Cezaevi A-7
Ermenek - Karaman
Ferruh Alışır
TANRILARIN RESİMLERİ
Dokunmadan geçmişle başlamış, büyük kaos,
yıllarca biriktirdiğim her temas,
Yüce kralları yaratan her savaş,
Yılanların aczinde saklı.
Nefret ediyorum!
Akropolü kuranlar, yıkımını görenler midir?
Artık yası yok bende bilinmez yollarda bulduğum...
Satar zaman her şeyi, İnsan görmez o şeyi.
Merhamet dileyen askeri.Öldürmek kılıç yaralarıyla
..
dağ sözleriyle.
Gövdesi, karşı kaslara gebe,
Yeraltında kutlanıyor zaferler, tanrısal bir sarhoşluk içinde.
Bağlardan gelen sesler bitiriyor çalışma saatleri önünde coşkusal,
Çan sesleri yılgın kurtuluşlar, ince kahramanlıklar..
genetik kastların alçak gönüllü neferi.
Yanmaz tutuşan kalpler,
Koşuyor artık....uyuyan sevgili
yılların tozu silkeleniyor insanlığın üzerinden.
Bilinmez
Topraklarda büyütülmüş, her şeyden nefret ediyorum!
ferruh@ardicmimarlik.com
İlker Gören
BİR SONBAHAR ŞARKISI
yaşamın içinde sessizliğimi alır bir kırlangıç cesedi
ölmek kaybolmak değildir sen ezberlerken o eski hikayeyi
adım değişmez benim sahtekarlığın kol gezdiği mekanlarda
bana bir yaşamak ver güzel olmayan aşktan yana
aşktan yana üzülmeliyim diyorum sana
çoğu insan benim gibi düşünüyor sen acımasız olsan da dünyaya
şiirler ve şarkılar okuyarak geçti ömrüm
ama yalnızlığımı hiç kimse kıskanmadı ey ölüm
ölümün engereğinde hinlik kokan yalnızlığım ben
onun içindir hiç kimseyle konuşmam konuşsan da sen
çok kırlangıç avladım gökyüzü gebeyken bahara
ama hiç kimse katil demedi bana
katiller ağladığı zaman güzeldir
bir mutluluk da sen getirirsen yaşama o zaman her şey daha tekindir
hani sen yalnızlığın orta bir yerinde mutluluğu düşünürdün saatlerce
onun içindir bir türlü aşık olmadın kendine
aşkın gözü kör derler öteden beri
öyle değilmiş oysa mutluluk yalnızlığı hiçbir zaman sevmedi
ilker_goren@mynet.com
Abidin Güneyli
SEVGİYİ BİLMEMEN OLMAZ
Sen bilemezsin açlığı
Kırk derecede
Pamuk çapalamadın
Ceyhan nehrinde
Hayatını hiçe saymadın
Ekmeğini elci'ye kaptırmadın ki
Sen bilemezsin açlığı
Ellerinde portakal dikeni
Yırtıkları yok
Güneş uykudayken uyanıp
Yatağını boş bırakmadın ki
Geceler boyu
Bütün umutların karanlığa gömüldüğü an
Aralık gecelerini soğukla paylaşmadın
Kestane satmadın ki
Sokak köşelerinde
Sen bilemezsin açlığı
Bunu anlıyorum / tamam
Ama sevgiyi bilmemen olmaz
Beni sevmemen hiç olmaz
Yırtık ellerim donar
Çatlak dudaklarım yanar
Boşa gider emeklerim
Her açlığa dayanırım / direnirim
Ama sensizliğe razı olamam güzelim olamam
Ahmet Gedik
HAYAT VE VİCDAN
Hayatı sararken ıssızlığın ortasında
çırpındım durdum
darmadağın sokaklarda
çoğunu yitirdim
azla yetindim hayatta
anlat bana kıyı yüzlüm
sondan sonrasının çırpınışını
üşüyen ellerimi saklayamadığım
akşamı kirli
sabahı suçlu bir kentteyim
uzun bitmez yokuşlarda
bana ait olmayan
yabancı bir ünüformaydı yorgunluğum
çakal dudağından fışkıran
tükürükler yapışır
bastırıımış öfkemin soluğuna
kin saklanır
körpe gözlerin kuytuluğuna
arkamda bıraktığım ayak izleri
soylu bir nefretin
suretidir yalnızca
ay yüzümü yıkadı
kar gecemi sakladı
maskenin keskin ucunda
öldürdüm kenti
ölü kargalar ve çakal dudaklar
sustular
kustular
pencereden hayata bakan vijdanım
öptüm seni
belkide hayat
dudağın kıyısından titremeyle başlamakta
ahmetgedik72@mynet.com
Ayşe Çekiç Yamaç
KÖR GÖZÜME GÖZÜME
Ölü toprağıma,
Can suyu veriyor biri.
Aşil, yatıyor yanımda,
Topuğundan vurulmuş, dertli.
Bir güvercin,
Kanadını yıkıyor kanla,
Gagasında çocuk gözleri.
Bir masal kendini anlatıyor,
Ağzında Anka'nın külleri.
Şiir zincirlerini sıkıyor,
Unutmuş direnmeyi,
Duygularını yitireli.
Demokrasi kölelerini sayıyor...
Özgürlük paletlerle geleli.
Çocuklar oyunlardan kaçıyor,
Misketlerde paramparça bedenleri.
Toprak ana ağlıyor.
Gözyaşları tusunami.
Ölü toprağıma,
Can suyu veriyor
Yine de birileri.
aysecekic@hotmail.com
Yücel Yarımbatman
YÜREĞİMDE GÖÇ YOLLARI
uzayıp gider bir kent'e bu yollar
uzanır gider…
bir vefalı yar göğsüne yaslanmış
ıslanmış gözlerim
uslanır gider…
böyle ağladıkça
ağladıkça sana sitemlerim, hüzünlerim
hasretlerim
çoğalır gider…
giderken ardında bir telaş alır beni…
vurur beni…
hedefinde kederin
unutulur gider…
Şehriban Ebem
GULE BİBİ
Arka arkaya doğmuştu iki kardeş. Aralarında üç yaş vardı. Kıvır kıvır siyah
saçlıydı kız, çelimsiz ve zayıftı. Kardeşi de zayıf, koyu kavherengi gözlü,
şirin bir erkek çocuğuydu. Yavru köpekleri kuyruğundan tutup sallayan yaramaz
mı yaramaz; ama bir o kadar da sevimliydi.
Birbirlerine düşkünlükleri diğer kardeşler gibi değildi. Annelerini
kaybettiklerinde, bahçe kapısının yanındaki duvarın altında oturmuş
ağlamışlardı. Uzun zaman bunu anlattı durdu komşu Zeliha.
“Yetim büyür felek utanır, ne kadar çok istedi oğlum olsun diye. Ne iyi
kadındı, bu çocukların anası, kızın arkasına oğlan oldu. Çok sevindiler.
Hele kızın büyük ablası, kapının eşiğine oturdu bizim de erkek kardeşimiz
oldu diyerek üç gün uyumadı. Bu kızla, oğlan ikiz gibiydiler, birbirlerinden
ayrılmaz, el ele tutuşup gezerlerdi. Ahh anaları sağ olaydı da göreydi...” dedi.
Zaman acıların üstünü çabuk örtüyordu. Çocuktular, o sırada neyi kaybettiklerini
algılayamamışlardı.
Yağmurlu bir gündü, çocuklarında en sevdiği gün. Suların içinde oynamak, çamur
banyosu yapmak... Büyükleri kızsa da, söylense de dinler mi çocuklar, ne yapar
eder suya çamura bulanırlardı. Mahallenin diğer çocuklarının katılmasıyla sürer
giderdi bu eğlenceli gün.
“Hadi eve gidelim, babaannem bizi arar.”
“Sen git ben gelmiycem, bana ne...”
“Ne olursun gel gidelim, sonra kardeşini niye getirmedin der bana, babama şikâyet
eder, hadi hadi gidelim. “
O sırada babaannesinin sesi duyuldu.
“Oğlum artık yeter. Eve gel, nerdesen?”
“Gelmiyecem Babaanne, yağmurda oynayacam.”
“Olmaz, sokakta yağmurun, çamurun içinde ne işiz var oğlum. Herkes ne der sonra?
Kapaksız kaynamış çobansız otlamış gibi. Bu çocuklar laftan sözden anlamıyor, ben
ne diyem babalarına.”
“Tamam tamam, geliyorum...” diyerek sulardan atlaya atlaya bahçe kapısından içeri
girdi oğlan.
Bu küçük mahallede, ne zaman yağmur yağsa her defasında birinin evini su basar,
arkasından yağmurun neden olduğu yıkıntılarla, döküntülerle uğraşır dururlardı.
Bağırtılar, çağırtılar yükselirdi.Çatılardaki kiremitler düzeltilir, su kanalları
temizlenirdi. Mahallenin güzel yüzlü taze gelini Sanem’in bağırtısı sokağın öbür
başından duyulurdu.
“Kaç kez dedim şu çatıyı bir onaralım. Erkek değil ki... eli bir iş tutmaz ki,
sadece oyun kağıtlarını tutar canı çıkasıca...”
Bu sırada panik içinde bağıran babaannesinin sesi duyuldu.
”Hele koşun, çocuklar arka mahalleye bakın, Gule Bibi’ye yardım edin. Vah vah
ben dedim, su basar eşiği yüksek yapın diye”
Gule Bibi arka sokaktaki arkadaşıydı, evini su basmıştı anlaşılan. Çocuklar zaten
dışarıya çıkmak için can atıyordu. Nasıl fırladıklarını bilemediler. Yağmurun
altında koşarak gittiler arka sokaktaki eve. Bir basamak kadar aşağıdaydı
Gule Bibi’nin evi. Yağmur suları oturduğu odayı doldurmuştu. Odanın içinde
çiçekli örtülerle bezenmiş divan, küçük masa ve kadife minderler vardı. Yaşlı
kadın suyun içinde kalakalmıştı. Mutfaktaki kovayı maşrapayı aldı, kıza verdi.
“Şu konserve kutusunu da alayım mı Gule Bibi.”
“Al al kızım suyu boşaltırsınız onunla, ben de minderleri, kilimleri toplayayım...”
Kız ve kardeşi, suları kovaya doldurup bahçenin içindeki çeşmenin kurnasına
boşaltıyorlardı... Yağmur hızlanıyor, sonra yavaşlıyor ama durmuyordu. Yağmur
sularını boşaltacak kadar gücü olmasa da cesur kadındı Gule Bibi; ama yaşlıydı
ne de olsa. Daha yağmurlu günler gelmeden başlardı diz ağrıları.
“Ooof ooof, her şey gençlikte çekilirmiş meğer. Ancak toprak alır bu ağrılarımı.”
der dururdu.
Gule Bibi, yetmiş yaşını aşmış, kına ile boyanmış kızıl saçlı, uzun boylu,
gösterişli bir babaanne idi. Kimbilir, gençliğinde nasıl bir güzelliğe sahipti?
Çünkü yaşlılığına rağmen yüzündeki kırışıklıklar ve sarkmalar o kadar azdı ki.
Asıl adı Gülizar’dı, mahallede ise Gule Bibi’ydi. Giyimi kuşamı da temizdi.
Bakımlıydı, saçlarına düzenli olarak kına sürerdi. Hatta arkadaşları ona süslü derdi .
O da “Siz ne bilirsiniz ki, kına baş ağrısına da iyi gelir. E, evet süslüyem, var mı
diyeceğiz” derdi.
Kendi doğurduğu çocuklarıyla bile anlaşamazdı.
“Ana bak artık sen de biraz karışma her şeye. Sokaktaki çocuklara bile karışıyorsun.
Gel bizimle otur dedik oturmadın. “
“Oğlum ben kimsenin emrinin altına giremem, azıcık aşım ağrısız başım. Bir başıma
yaşıyorum ya, yeter konuşmayın.”
“Anlamadım gitti bir de geçinebildiğin biri olsa. Her şeye bir kusur bulup, kulp
takıp, kimseyi de beğenmiyorsun...” diye söylendi küçük oğlu.
Sert görünümlüydü Gule Bibi, yüzü pek gülmezdi. Arada sırada arkadaşlarıyla bir
araya gelir, konuşmalarına katılmaz ama dinlerdi. Sonra da alaylı alaylı gülerdi.
“Eeee sizde ne söylediğizi bilmiyorsuz? Hele sen nerden topluyorsun bu gulebelikleri”
derdi bir taraftan da katıla katıla gülerdi.
Arkadaşı da: “Gule, sen sohbetten ne anlarsan, sus bari.”
Mahalledeki çocuklarla kavga edişide ayrı bir konuydu. Küfürleri, bağırtısı, hele
kıymetli tavukları ve horozuna ne demeli?
“Ola olaaa, inin çatıdan aşşağı, ne işiz var horozumu kızdırıyorsuz. Anaları doğurup
doğurup sokağa atıyo bu piçleri. Oğlum dur, kızım dur, yapma etme demek yok. Gördün
aha biri de senin torunun. Yanıkaralılar durmazlar evlerinde sanki kurt kaynıyor
kıçlarında...” diye söylenirdi her zaman.
“Belin ağırır kızım, kovayı fazla doldurma...” dedi Gule Bibi.
Çocuklar su kovalarını öyle hızla boşaltıyorlardı ki sanki güçlü kuvvetli yetişkin
iki insan gibiydiler. Ter kan içinde kalmışlardı. Odadaki su da azalmaya başlamıştı.
“Az kaldı Gule Bibi. İşte bitti” dedi kız. Kardeşine döndü.
“Tamam sen kovayı bana ver.”
Aynı bahçede oğlu vardı Gule Bibi’nin; ama kapılarını bile açmamışlardı. Kızmışlardı
analarının inatçılığına daha dün de kavga etmişlerdi.
“Ne yaparsan yap ana, senin semtine uğramayacağız artık. Hadi bakalım...”
Gerçekten iyi kızmışlardı ki suyu bile boşaltmadılar, iki küçük çocuğun başına bıraktılar.
“Helbet sizde birgün yaşlanırsız? Bakam çocuklarız size nası davranacak...” diyerek
söylenmişti Gule Bibi.
Bu arada yağmur da yavaş yavaş azalıyordu. Odanın kapısının önüne koydukları tahta
kalaslar suyun gelmesini de engelliyordu. Gule Bibi çocuklara baktı. Çocuklar ama;
büyüklerden daha iyiydiler diye düşündü. Aynı bahçenin içindeki oğlum bile gelmedi
suları boşaltmaya. Çocuğundan da fayda yok. Anam hep derdi; sağ gözü tut, sol göze
faydası yok ne edem.
Odaya bakıp, üzülen Gule Bibi’nin yüzündeki acıklı ifadeyi gören kız: “Amcam bu eşiğe
suyu engelleyecek basamak yapar, bir daha su basmaz. Sen merak etme!” dedi.
Yağmur durmuş, güneş de çıkmaya başlamıştı beyaz bulutların üstünden. Kız Gule Bibi’nin
yüzüne baktı. Terlemiş yüzünü ve ilk kez gülümseyen gözlerini gördü. Kardeşinin yüzü de
kıpkırmızıydı, terlemişti.
“Gule Bibi ilk kez güldü bize, gördün mü? Çok sevindi değil mi? Hadi şimdi eve
gidelim.” dedi.
Gule Bibi, çocukların arkalarından bağırdı: “Gitmeyin, hele durun, size ne vereceğim,
çocuklar gitmeyin” demişti ama çocuklar bahçe kapısından uçarak gitmişlerdi sanki.
Evin önüne geldiklerinde babaannesi ile karşılaştılar.
“Ne oldu oğlum, suyu boşaltılar mı? diye sordu.
“Hiç kimse yoktu, biz boşalttık babaanne” dedi kız.
“Afferin afferin benim torunlarıma. İyi yapmışsız...”
Hiç düşünmedi çocukların suyu nasıl boşalttığını. Yorulmuşlar mıydı? Nasıl yapmışlardı,
umursamadı bile. Ona göre çocuklardı ama her şeyi yapabilirlerdi. Şöyle derdi her zaman, “
Ağaç yaşken eğilir, insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur.”
Komşu Zeliha Teyze çocukları gördü.
“Şu çocuklara bak hele bu halleriyle Gule Bibi’nin su basan evini temizlediler. Anaları
yok ki yananları olsun. Anaları olaydı böyle ezilmezlerdi. Üstleri başları su içinde kalmış.
Babaannelerinde de hiç insaf yok...” diye söylendi.
Islanan elbiselerini ve çoraplarını değiştiren çocuklar, yağmurdan sonra gelen güneşin ve
gökkuşağının altına kapıları hızla çarparak koştular.
“Oğlum kızım, gitmeyin nere gidersiz? Bak heç beni duyerler, ben babalarına ne diyem?”
Birkaç gün geçmişti, güneşli bir gündü. Ahşaptan oluşan bahçe kapısı ardına kadar açıldı.
Gelen bizim Gule Bibi’ydi, eteğine yumurtaları doldurmuştu. Güneşin vurduğu, kınalı kızıl
saçları pırıl pırıl parlıyordu. Küçük kız, kardeşi ve babaannesi bahçenin en gölge
köşesindeki kilimin üzerinde oturuyorlardı. Oğlan, Gule Bibinin eteğindeki yumurtaları
görünce: “Ne kadar büyük yumurtalar bunlar! ” dedi.
Babaannesi çok şaşırdı. “Hayret heç kimseye çöpünü vermezdi, hele yumurtalarını...” dedi.
“Bunları benim akıllı çocuklarıma pişirin, yesinler. Onlara her şey helal; küçücük
canlarıynan, evimdeki suyu boşalttılar eşyalarımı kurtardılar, olmasalar ben sızlayan
dizlerimle kalkıp inemez onca suyu boşaltamazıdım. Kendi çocuğumun yapmadığını yaptılar.
Güzel günler görsünler, ayakları heç taşa değmesin...“ dedi.
Kız kınalı saçlı Gule Bibi’nin yüzüne baktı. Yüzündeki o gülümseme hâlâ devam ediyordu...
A.Uğur Olgar
YENİLMEZ SANMA HİÇBİR KENTİ
kirpikten damlayan yağmur tanesi
ah, ne gemiler yüzdürür yanaşmasız
mendiller sallandırır, dantelinde tuzu
düştüğü yerde izi kalan
tanıktır park, en çok ayrılık görmüş yerinden
kırıldığına bankların, kurşun sıkılmışçasına
delindiğine, her yaprak inişinde
attığın gülse denizi de getirir birlikte
yosunlarla silersin yazını gövdesinden
yaşama en çok dümen tutan balığın
kente egemen tepelerden aşka yuvarlanmış
tacizci yıldızlar yeniden okusa da
eskil kitaplarda ne varsa yazılan
sulara dair
kalırsa geriye bir donuk mevsim
uçarsa buluta hohlanmış bir kış nefesi
serpilirse toprağa bir deniz serinliği
gül tablasında kendi kendine sönmüş
yıldız izmaritleri..
| | |
|