
|

|
| |
Ali F. Bilir
EDEBİYATIMIZDA KIRILMA VE SAPMALAR
"Nicedir, kafamda takılı duran bazı soruların yanıtını arıyorum.
Ülke ve ulus olarak neden üreten, dönüştüren bir ekonomiye sahip olamayışımızı
sorguluyorum kafamda. Bu bağlamda bilim, kültür, sanat ve edebiyat alanında,
neden sürekli kırılma ve sapmalar yaşamışız, etkileyen değil de etkilenen konumunda
kalmışız? Neden, bugün bile kendimize başkalarının gözüyle bakma, yarattıklarımızı
ötekinin bakışıyla değerlendirme gereksinimi duyuyoruz ? Bu yüzden mi, hep içimize
kapanmış, sözü edilen özgün bir edebiyatı var edememişiz? Yüzümüz dünyaya kapalı!
Sorular, sorular…
Öte yandan, eleştirel bir gözle baktığımızda toplumsal belleğimizin nerdeyse bomboş
olduğunu görürüz. Geçmişle bağlarımız kopuk.Uzun bir dönemden, Orta Asya'da bıraktığımız
o özgün, bize ait yaşantıdan edebiyat ve sanatımıza yansıyan, kitap sayfalarında kalan
üç beş sagu, yazıt, destan… Sonra, İslamiyet'le, Arap, Fars kültürü ile tanışmamız;
toplumsal varlığımızı belirleyen bütün geçmişimizi, değerlerimizi yok sayma yanılgısı
ile başlayan ilk kırılma, ilk boşluk, yabancılaşma duygusu. Üretmeyen, talancı bir
yönetim anlayışı. Buna bağlı olarak, ırmağın, Türk Dili ve Edebiyatı yatağının değişmesi.
Şiirle sınırlanan edebiyatımızı ölü bir dilin, Osmanlıca'nın egemenliğine sokmamız.
Altı yüzyıllık bir imparatorluktan bize kalan, birkaç ad dışında çöpe giden derin,
karanlık bir boşluk…
Sonra, Osmanlı'nın çöküş sürecinde, bilinçli değil, denize düşen yılana sarılır hesabıyla,
Avrupa'nın, Batı Uygarlığı'nın yörüngesine girmemiz; özde değil, biçimde modernleşme ve
çağdaşlaşma girişimi sonucunda, kültür ve dil bağlamında, yeni bir kırılma. İzleyen
sapmalar... Buna bağlı olarak, sanat ve edebiyatta yenilik arayışları; Tanzimat,
Serveti Fünun… 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı; Meşrutiyet (1900-1923), Cumhuriyet(1923-1940),
Yeniler (1940-1960), Toplumcu Gerçekçi (1960-1980), (1980 - ?) . Modernizmi henüz
içselleştiremeden, modasal bir hızla eşiğimize gelen, geçmişin bütün değerlerini altüst
ederek çağımıza damgasını vuran akıldışı bir anlayışın, postmodernizmin etkisi altına
girmemiz…
Genel bir bakışla söylersek, Batı'daki tarihsel dönemler ve buna bağlı düşünsel
paradigmalar, yaratıcılık, sanat edebiyat anlayışları, akım ve dönemler hiç kopmadan
birbirine eklenerek bir gelenek oluştururken, bu durumun bizde ne yazık ki,
etkilenmelerle, kırılma ve sapmalarla sürdüğünü görürüz. Bize ait olmayanı yaşamak,
yaratmak toplumsal dürtümüzün en yanlış yanlarından biri olsa gerekir. Bunun son örneği,
12 Eylül 1980 kırılmasıyla başlayan, günümüze de damgasını vuran anlayış olmalı...
Bir türlü aşılamayan, onarılıp sarılamayan 12 Eylül sapmasının ( kırılma ) etkileri,
olumsuz yansımaları sürmekte… Bugünkü toplumsal ve siyasal açmazımız, sınır tanımayan
sermayenin egemenliği, emeğin dışlanması, sürüp giden terör, ulusal kimlik yerine etnik
ve dinsel kimliğin öne çıkarılması, baskılar, bölgemizdeki sıcak savaş, kıyım, yıkım,
işkence, yoksulluk, işsizlik, açlık, güvensizlik duygusu, saymakla bitmeyen acının
bin hali, sürmekte olan dönemin göstergeleri. Eğer şair, çağın acısını ruhunda duyan,
onu imgeleminde yeniden yaratarak var eden insansa, bunları da yazmalı!..Yazınsal
yapıtın iletisinin kendine dönük olması, metnin bir tür kapalı sistem oluşturması,
şairin, yukarıda saydığım insanlık sorunlarını konu edinmesini engellemez elbette.
Bu yönden Neruda'nın " Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır," demesi
çok anlamlıdır.
Ama, görünen o ki, günümüzün şiir anlayışına bakıldığında, özellikle genç şairlerimizin
çoğu gerçeklerden kaçmayı, insani sorunların, doğa ve toplumun uzağında kalmayı
yeğlemektedir. İçinde doğdukları ideolojileri aşan, ideolojiye karşı bağımsızlaşan,
okurunu özgürleştiren şiir yerine; insanı,yaratıcı özneyi dışarıda bırakan metinleri
sanatsal bir yapıt gibi sunmaya çalışmaktadır.Hemen söylemeliyim, yeteneğine güvenen
genç şair, eğer evrenselliği yakalamak istiyorsa, öncelikle, sistemin dayattığı tuzakları
aşmak, kendi diliyle kendi şiirini yazmak zorundadır. Baştan beri anlatmak istediğim,
altını çizdiğim gerçeklik budur. Yeni bir şey yaratmanın yolunun, kırılma ve sapmalardan
geçmediğinin bilinmesi gerekir.
Günümüz postmodern şiir anlayışının çekiciliği, dünyadaki altüst oluşa, insani değerlerin
yitirilişine, dünyaya bütünüyle egemen olmaya çalışan kapitalist sistemin beğenisine de
denk düştüğü içindir belki. Öyle ki, bireyin yüceltilmesi adına yola çıkan şair,
" Şiir bir şey söylemez," diyebilmektedir. Bu dönemin yazınsal yapıtlarının çoğunda doğa
ve toplum dışlanırken, ortak tema umudunu yitiren bireyin bunalımlarına indirgenmektedir.
Kapanma ve örtünme, ülkemizin ortak ruh durumunun bir yansımasıdır sanki. Dilini kapatan
günümüz şiirinin, seçkin okurun bile içine girmesine izin vermeyen, anlam üretmeyen ucube
yapısını, kültür ve sanat analayışımızdaki kırılma ve sapmalardan kaynaklandığını biliyoruz.
Sonuçta vardığımız nokta, gülünç bir durum, bir ironi, okumayan şair, okunmayan şiir,
karmaşa, karanlık bir ülke!..
Gerçek sanatçı, gerçek şair, bu olumsuzluğu nasıl olumluya çevrilebileceğini düşünmeli,
yaratıcılığını bu yönde kullanmalıdır. Ernst Fischer' in sözleriyle, "Çürüyen bir toplumda
sanat, eğer gerçeğe sadık kalacaksa, çürümeyi de yansıtmalı. Ve eğer toplumsal işleviyle
bağlantısını koparmak istemiyorsa, sanat, dünyanın değişebilir olduğunu da göstermeli.
Ve değişmesine yardımcı olmalıdır." *
*
Dize Dergisi, Mayıs 2005, Sayı: 115
Küçük İskender
YÜZÜM HİPOTENÜSÜM
öl; kabuğu kalkmış
çöl, çevreliyor sivrilmiş
intihar dilimlerini: temas
halinde bir dalgınlık konçertosu
içinde açmayı reddeden
patırtısıyla glayöl.
sönüyor ciğerleri sonbaharın,
artık nefes alamaz
taklidine düğümlenmiş hüzün.
çünkü
kenarından çatlamış yüzüm
için
katakomplara sığınıyor
fışkıran kan büsbütün.
Ahmet Günbaş
MAYHOŞ
tadı damağında ilk ısırığın
diş izlerinden yürüyor
bir elma kokusu havada
hangi dala el atsa
elmadan geçilmiyor
üzümüne baktıkça şarabı görünüyor
şarabına baktıkça aşkı
aşkına kapıldıkça vedası
döne döne büyülüyor
durup saçlarını tarıyor
yarasının aynasında
yüzgöz olmuş kabuğuyla
orda duruyor şiirin hası
geceleri bir kanama bir kanama
bir kanama ki dostlar başına
kapıya konsa da çocukluğu
çatlağı dopdolu oyuncak
atlası ırmakkadın
anne sekişli kısrak
ürkütüyor çığlığıyla
canavar kılıklı boşluğu
erden sabahın sarmaşığı
koluna giriyor mayhoşumun
güle doğru türkülüyor
ağzının suyu akıyor çarşıların
Hasan Güneş
VİDALAR
paslı anızı yakmakta zaman
güzel günlere
kalkan kadehlerin
susmayan çığlıkları vidalar...
oburca harcanan çığlıklar
beynimizin paslı vidalarında
kalıp dökülür mü acaba
viyadüklerin ıslıkları çalınmadan...
ovalamadan temizlenen zaman
kirliliğini döker/ eteklerinde bir dolu/
tüm kalfaların eğrelti bakışları...
yürüyüş/ acının en haylazlığında/
paçavralar kurulayan çırakların/
ellerine her konulacak nasırdı...
göğü lekeleyen kadehler
yağlı vidaların çığlıklarına yenik düşen
zaman tacirleri
anlık kahkahalar...
vidalar
insanların yaşlılığına dönüşleri
vidalar...
Ortaca/Muğla
Ali Ziya Çamur
ANDIZ DEYİP DE GEÇMEYİN
Taşeli'nin yaylalarını hiç gezdiniz mi? Onca görkemli ve gösterişli ladin ve sedir
ağaçlarının yanında boysuz bossuz ama onlardan daha cana yakın ve daha insancıl
bir ağaç vardır : Andız… Andız da ladin ve sedirlerin tepeden bakması yoktur,
alçak gönüllüdür… Her şeyiyle insan için vardır, insancıldır. Bakmayın öyle doğadaki
gösterişsizliğine . O, tüm görkemini insanlarla paylaşımından alır. Andız, dedemin
dudağında ağızlık ve yoklukta ucunda tütün, nenemin ellerinde tespih, bacımın
ellerinde renk renk kilim, anamın ellerinde ekmek… Bebenin ağzında tat, çocuğun
dişinde eğlence, gelinin damağında kamaşmadır.
Andız, Taşeli'nin yanaklarında yeşil bir bendir… Yücelerden enginlere demli bir selâmdır.
Özgürlüktür Cahit Külebi'nin dilinde: "Kalelerinin burcunda / Uçurtma uçurmuşum /
Çimmişim derelerinde, / Bir andız fidanı gibi büyümüşüm / Topraklarının üstünde."
Çünkü andızın karışanı görüşeni sınırlayanı, zorlayanı, aşılayanı, budayanı yoktur.
Doğanın içinde doğa kurallarına uygun büyür, yetişir, boylanır… Zaten siz isteseniz
de andızın tohumunu çimlendirip fidana dönüştürtemezsiniz… Andız tohumunun çimlenme
koşullarını doğanın sağladığı gibi sağlayamazsınız… Bilir misiniz, andızın en iyi
çimlendiği ortam, ayı dışkısıdır.. Andız dallarından kozalakları yiyen ayı, dışkısının
içinde andız tohumlarını da bırakır doğaya….. İşte andız, ayı dışkısındaki koşullar
oluşursa çimlenmekte ve yayılmakta… Son yıllarda genç ormanların doğanın kendi içbükey
dengesinde serpilememesinin nedenlerinden biri de bozulan doğal dengedir…
Halk kültürümüzde derin bir yeri vardır andızın…. Salt halk hekimliğinde değil,
toplumsal yaşamda da … Bu yönüyle şiirlerde farklı imgelerin içinde yer almıştır: "
andız yaprağıyla gönderilen mektuplar", "tahta tabaka ve andız kökü tütünün hasret
olup tütmesi", "andız bir tespihten süzülen sabır"… Andız tespihi deyip de geçmeyin.
Abdülkadir Bulut'a göre ayrıcalıklı bir yeri var andız tespihinin: "Marifet sesinden
tanıyabilmek / Otuzüçlük andız tespihinin / Zeytin yağında kavrulmuşunu / Ve gülerken
her çocuğun / Nereli olduğunu"
Ali Osman Yıldız, andızın varlığında , kayadan sert yüreğini delerek oraya kök salan
sevgiyi, sevdayı görür: "Bir andız tohumunun sevdasına, / Cilvesine dayanamayarak, /
Yüreğinin sıcaklığını açmış, Andız tohumunu yeşertip, Çiçek açmasına sevinmişti,
Bir çiçeğe sevdalanmanın bedelini, Paramparça olan yüreğim, Acımasızca ödemişti. "
Andız salt yüksek yaylaların değil, bozkırın da ağacıdır.. Bozkırda yaşadığı evrim,
orada ona ayrı imgeler ve çağrışımlar kazandırmıştır.. Şair Hamdi Özyurt'a göre narindir
ama buğday kıran, susam kavuran güneşte yanmışlara bir dağ gölü serinliği verir: "şimdi
susam kavrulur bizim orda / mavi yarpuz şimdi / buğday kırılır bizim orda / akşam alacası
şimdi / narin andız bizim orda / her ceylana buzrengi bir dağgölü / benim içim kor kor/
kızıl kor"
Kadir Yasan ise, yakılan, kül edilen andızlarla birlikte andıza bağlı halk kültürünün yok
oluşundan hareket etmekte; sevgilerin ve sevgililerin de göçmesinden, yok olmasından şikayet
etmektedir: "andız yaprakları yok / andız yaprakları içilmiyor / andız kökünü toprak içiyor /
yok kahverengi gözler / yok kahverengi saçlar / yok pür güzeli / yok bu köyde aşklar"
Bu şikâyet kervanına Cahit Külebi de "Yangın" şiiriyle katılır: "Önce gelincikleri yolduk, /
Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna, / Ardından andızları devirdik / Aptallık, bilinçsizlik,
bir hiç uğruna."
Gelin bir de andızın doğadaki konumuna bakalım: Andız, pul yapraklılar familyasına ait,
bir cinsli, iki evcikli yani, erkek ve dişi çiçekler ayrı ayrı ağaçlarda bulunan bir ağaç
cinsidir. İlk bakışta ardıçlara benzese de kozalak yapısı, tohumlarının serbest olmaması ve
tomurcuklarının pullarla örtülü olmasıyla ardıçlardan ayrılır. Farklı bölgelerde orman
içlerinde ya da tek tek rastlansa da andızlar 500 metre ile 1750 metre arasındaki yükseltilerde,
çoğunlukla Güney Anadolu'da yaygın olarak bulunurlar. Güney Anadolu'da yaygın olan Yörük
kültüründe bu nedenle andızın özel bir yeri vardır. Bir yandan kozalaklarının etli kısımlarından
elde edilen pekmezi ve tohumlarıyla besin olarak kullanılırlarken, diğer yanda köküyle, kozalağıyla,
tohumuyla, yaprağıyla halk hekimliğinde baş yeri tutar.
Görüldüğü üzre, andız doğanın sevecen bir coşkusudur. Sevenden sevilene bir türkü, ozanlardan
yüreklere bir umut muştusudur. Kilimde nakış, türküde nota, bağlamada sestir…. Özgürlük ve
barıştır. Berekettir, umuttur, sevdadır….Dilerim, Taşeli yaylalarının doğu ucundan Silifke'den
çiçeğe duran Andız yazın ve sanat dergisi de adaşı gibi uzun ömürlü , bereketli, verimli olur.
Mehmet Şükrü K.
PALTOLU RUH
1. TABLET
bir koşumluk yolum var unutuştan öteye
ey kayalardan gelen derin fısıltılar
şarkı söyleyen kumlar ve ağız açma törenleri
cesetler tanrının barınağıdır dolunay öncesinde
hayra yorun yüzüstü gömülen düşlerimi
ey zehir sunucu kadınlar öpün beni
suları yurt tutayım / arzuları karşılarken
küpeli ve kaygan göğüs uçlarınız
toprağa aksın ağzımda çoğalan kötülük
ey acıyı filizlendiren kör kılavuzlar
taşlayın beni lanetinizle kutsayın çığlığımı
ilk halinde doğayım bir kız çocuğun
dolunay sonrası dönüşen bedeninde
İsmail Cem Doğru
ZAMANLA
Sabah gibi gel
Akşam içine saklı bir safran
Yine ben derdim diyeyim
Başımda uğuldayan bir rüzgarım vardı
Geri vermiş miydiniz hatırlamıyorum
Biliyorum alışırım zamanla
İçimi aralamış acılar devşirdim gece yarısı
Diğer yarısı masa başında dumana iade
Büyürken meyhaneciye karısı
Aziz ayyaşların dilinde
Meyhaneci içmez gözlerime dökmeyince yüzünü
Ciğerinde 4. Murat havası
Kösem sultan mirası
Bu masa yüreğime gömülü nargilemi çözsün
Kaşıma bizi meyhanecinin karısı
ama içse bu ayyaş
Ağız kokusu dolusu kürkün olacak
İçmese
Kocanın cebinde baldıran açacaksın
Anlayacağın
sevgilim yanımda olsa
Ağzım gibi kokacaksın
iyi besle bu yürek sızısını
Meyhanecinin karısı
Unutur gibi yap zamanla
gidiyor gibi yapıyorum
Ayinim bir azizenin günahlarında sürecek bu gece
Kapa kapıları
Sana emanet kocan
Günahların nerede
Bulamıyorum
Carl Sanburg
BROADWAY
hiç unutamam seni, broadway,
renkli, parlak ışıklarını.
hep hep anımsayacağım,
hızlı, gösterişli yaşamını.
nefret ediyor seni tanıyorlar
ve bırakıp gitti
bütün eski sakinlerin,
ilenç okuyarak
zorlu dünyana senin.
Türkçesi: Nice Damar
tan doğan
D A Ğ L A R A
yüreği de alıp çıkmalı dağlara
usun yanında
ekmek su
ve direnç ve umut ve
ve ne varsa insandan yana
savunmak için yaşamı yaşamına
çıkmalı dağlara
yarı korkak yarı yalan bir yaşam
ve
yarı yitik yarı yenik bir şiir
de ne
dağlara çıkmalı dağlara
sevi sevda aşk
ve emek
adına
dağlara çıkmalı dağlara
çiçek çocuk
ve insanlık ve insanlık
andına
dağlara çıkmalı dağlara
kentsoyluluk
ve yozluk
bir yana
dün için gün için yarın için
yarı korkak yarı yalan bir öykü bir türkü
ve bir şiir
de ne dememek için
usun yanında
yüreği de alıp çıkmalı
çıkmalı dağlara
ŞAİR DE BİZİMLE BİRLİKTE
Çok eski bir Yunan söylencesine göre, şair ve müzisyen Orfeus insanları,
hayvanları, en yırtıcı olanları bile, bitkileri ve taşları sesinin
büyüleyici etkisi altında tutuyordu. Bir yılan tarafından ısırılan
karısı Eurydike ölünce, onu geri istemek için ölülerin dünyasına inmiş;
şarkı söyleyerek ve sitar çalarak, ölüm tanrılarını kandırıp genç eşini
yaşama geri götürme iznini elde etmiş. Ama onun önünde yürümek ve asla
dönüp bakmamak, onunla konuşmamak koşuluyla. Heyhat! Orfeus dönüş yolunda
arkasına bakmış…ve Eurydike'yi kesin olarak kaybetmiş.
Geleneklere göre, Orfeus'u ozanların ilki olarak kabul edersek, söylencenin
anlamı kolayca belirir. Onun büyülü gücü, şiirin insanlar ve nesneler
üzerindeki gücünü simgeliyor. Şiir ve aşk, ölümü yenebilecek yegâne güçtür;
ancak zafer kesin değildir ve arzunun sabırsızlığı onu tehdit eder. Nasıl ki
Orfeus ölümün sınırlarının ötesine atıldıysa, şair de yasakları çiğneyen ve
görünmeyenin karşısına dikilip bakmaya cüret eden kişidir. Ölüler dünyasına
inmek, şairin dilin derinliklerine inişinde izlediği zihinsel macerayı, öncü
araştırmayı simgeler.
Orfeus her şairde yeniden yaşar. Ve her şiir çekicilik gücünü, tanrıları
bile kandıran kahramanın gücünden alır. Şairler bize dünyayı ve kendimizi
keşfetmeyi(ya da yaratmayı) öğretirler. *
* J-L.Joubert. Şiir nedir? Öteki Yayınevi Ankara 1993. Türkçesi; Ece Korkut
Nurduran Duman
ABECEM
zaman ve mekana yenilmeyen,
yenilmesini hiç istemediğim dostluklarıma
ve M için
ah kaç harfi var seni özlemenin
kaç heceyle yazabilirim seni sevmenin öyküsünü
kaç sözcük ölür
senden haber alınmayan bir günün içinde?
sonra yeniden dirilir kaç tümce
mektubun gelir de, ya da sesinle.
Adil Okay
GÜNEŞ VE KADIN
güneşe bakınca bensiz
gözlerimi görürsün önce
yüreğin ısınır
ve ıslanmaya başlar
en güzel köşesi bedeninin
çıkarınca eteğini
ah bacakların
dor nizamı sütun
düşlerimin evinde
güneşe bakınca bensiz
omuzlarına dökülür gölgesi yüzümün
bluzunu sıyırınca hafiften
göğüslerin ah
okşanmak ister gibi
baş kaldırır
güneşe bakınca bensiz
binersin mavi kanatlı dolap beygirine
iner çıkar
çıkar iner
döner ha döner
beygir dolap
kalça bacak
çelik bıçak
elim sende
küçük dilin sobe
beyaz köpükler arasında
yanar pembe orkide
kumlara uzanınca bensiz
hain kadın
aldatırsın beni güneşle
Mustafa Yıldız
ÖLÜ KUŞLAR
ne zaman bir geziye çıksam
eski albüm sayfalarında
buram buram nostalji kokar
dumanı üsütndeki anılar
uzatıversem elimi yakar
eceliyle ölmemiş hiç biri
bak kırık şunun kanadının biri
ne çok şey anlatıyor
ötekinin gövdesindeki darp izi
açmak isterken
ağır ve sıcak bir kapıyı
ezilmişler yanmışlar
kimi kara kimi akpak
kiminin küçücük gagasında
kocaman çatlak
telekleri yolunmuş
diken diken olmuş bak
yarasını saklamayan tüyleri
Hüseyin Sungur
CAN SAATİ
sen kalkma hâlâ;
durarak anlayacağız san
ki, otağında bütün ışıklar yıldız
binitin, mutlak muamma ve büyük hız
ile geçeriz alemin kasırgasından biz
durmadan dilekleniriz bakıp
aynada çoğalan hırsız
kerteriz olur, ne varsa sokaklarda
kırık dökük izleriz.
Emre Şimşek
KOĞUŞLAR
koğuşlar duyurdu aşık inlemelerimi
ağzımda güne saldıran yaşlı mahkum sesleri
değil mi ki uçamayan kuşlar siyah renkli
dinlemeliydim avurtlarımda yıkanan gardiyanı
ninnisine tükürdüğüm vurgunsuz ışık
ne zaman özgür kalacak titrettiğin koğuşlar
kalbimi kıracak kıracak hâkim arıyorum
tutanağımdan tutan şair !
koğuşlar...koğuşlar...inle !
evet/sin hayır/sız
A.Uğur Olgar
UZADIĞINDAN BELLİ
uzadığından belli
emdiği düş
burnundan geldi
süremsiz tutulmanın ecrimisilini ödedi ay
kan kuyusunda, yediği yavrularının
kemiklerini saklıyan kronos
kestirdi bütün çiçek saplarındaki sütü
suskunluğun gürültüsünden düşen çocuklar
yırtık hayatlar mayaladı
karasularına aşkın
fitilini ateşledi iğneli fıçı / iblis sevindi
tekil soğuğunda cehennemin
- bu şiir ayrılığın dizlerine kapanarak yazıldı –
emzirdiği güneş
üstüne doğdu ala tan umudun
öptüğü yerde bitti şiir
kentler kuruldu yeniden
bir gökdelen bir gecekondu
ergenlik tüyleri çok diken
romans gecenin
uzadığından belli...
Saliha Aylin Antmen
TETE
ağulu mızrakları tutuyordu avuç içleri
parmak uçlarında batılı melez dikenler,
kuru öksürüğe tutuldu,
toprak altında etini çekmiş çeneler..
kalın dudaklarından ağıt döküldü ateşe,
her tohum filizlendi sese,
sarmaşıklaştı acı..
tozlu varaklardan döküldü
dikenli alfabenin kanlı cümleleri.
gece tête'nin verandasından közlendi.
laciverdin düştüğü halkalı bileklere
dokununca bir ilahi
notalarından vuruldu
hiçli bakışlar,
donuklaştı tohum sandığında
doğmamış katran ..
Yılmaz Cemgil
KAÇAK YOLCULAR
eski bir çiçek adı
seslenir yüzündeki yaradan
gece
külümden çıkar beni
...
yüz derim
yer yoksa yok gemisinde tanrının
kanımı taşır
kül ateş yorgunluğunda
İç ince sebil çeşmeler
Deliliğin tadı dilinde yılanın
Tıslasın
Senin içindir
Acısını taşıdığım kuşlar
...
Donmuş sular dinlesin
Ölü beğendim kendimi
| | |
|