
|

|
| |
Mehmet Hameş
KÖPRÜDE BAYKUŞ
ayla çiftleşirken güneş
dağ dilsiz bir gölge
sarı gül renginde alkımın
ırmağın kemerinde
pençesinde son galaksi
çeliği törpülüyor ininde
bileğinde ter depremi
firesi kin silsilesinde
kadim dövünme kadim kanma
kenarında kesik kesik fısıltı
ürküten dal aralığı, şimşek
gibi inen bir ayaklanma
sınama: sığınma sarılışı
alışık yatağı yağmura
kalem suda, kâğıt firari
aşina harfleri el yazısına
yılan yılında davetiye:
nice mevsimlere, özel
genel gece, son ayın yedisi
kedisi... iniltisi… adresinde
ahlaki önemde... etinde
Atila Er
VEDA
gidiyor musun
arkana bile bakmadan yani
öylece
biraz daha kal,içimi ısıt
titremesin iklimlerin gölgesi
hadi yeniden göç içime
bak geri geldi turna mevsimi
01 Haziran 2006
İhsan Topçu
Uzak Gülümseme
duruşun da bakışın da soyluluğa dahil
bilimi şaşırtan o uzak gülümsemende
gözlerin ikinci zaman...
bir mabedin giriş kapısı dudakların
şimdi haykırmaz mıyım tanrıya
yanıma nasıl uğrar ölüm
sen varken
Atilla İnan
AŞK, AHLAK, EDEBİYAT, BİLİM VE SANAT
İlk bakışta aşkla bağdaşmaz sanılır. Hatta aşkı bütünüyle
ahlaksızlık sayanlar da az değil.
Ancak aşk olmasa kişi kendisini bir başkası yerine koyabilir miydi?
Aşk olmasa kendinden başkasını anlamak ve sezmek için bir uğraş verebilir miydi?
Dar anlamda ahlak kendimize yapılmasını istemediğimiz davranışları
başkasına yapmamaktır. Daha geniş anlamıyla başkalarına yapılan
haksızlıklara da karşı çıkmaktır. Hatta çağdaş anlamıyla bize yapıldığı
zaman sevinebileceğimiz iyilikleri başkalarına da yapmak. İnsanların
sevinip üzüleceğini, hoşlanıp güceneceğini sezmek ona göre davranmak
ancak kişinin kendisini başkalarının yerine koymasıyla mümkün. Kişinin
kendisini başkasının yerine koyması sadece aşkla sağlanabileceğine göre
aşksız ahlak düşünülebilir mi? Bu durumda en çağdaş anlamıyla ahlak
aşktır diyebiliriz.
Edebiyat, konusu genellikle aşk olan bir sanat dalıdır. Edebiyat
sözcüğü edep kökünden gelir. İsminden de anlaşılacağı gibi romanlar,
öyküler, şiirlerle ahlakı öğretme bilimidir. Bu durumda edebiyat aşktır
diyebiliriz.
Aşk sadece kelimelere dökülmez. Çeşitli biçim ve görünüşlere
kolaylıkla girebilir. Kimi zaman renk, kimi zaman ses, kimi zaman tat,
kimi zaman uyum, kimi zaman karşıtlık olarak, severek yapacağımız her
uğraşta vardır. Bu durumda sanat aşktır diyebiliriz.
Freud, insanda engellenen cinsel enerjinin eğitimle
yönlendirilmesiyle yücelme olayının gerçekleştiğini vurgular. Yücelme
olayı yönüne göre, müziği, resmi, heykeli, şiiri ve bilimi yaratır.
Yönelme bilinmeyenlere doğru olduğunda, veri olarak karşımıza bilgi
çıkar. Bu durumda bilim aşktır diyebiliriz.
Aşkın bize sezgiyi, hoşgörüyü, anlayışı, daha doğrusu kendimizi
başkalarının yerine koymayı öğrettiğini söylemiştik. Bunlar yanında
başarılı olduğumuz her işi öncekilere eklememiz gerekli. Çünkü başarılı
olduğumuz her iş severek yaptıklarımızdır. Bu durumda başarı aşktır.
Bir düşünürün " kendimizi ne kadar çok başkalarının yerine koyabiliyorsak
o kadar uygar oluruz" sözünü hatırladığımızda uygarlığın aşk olduğunu da
söyleyebiliriz.
Fuzuli'nin belirttiği gibi "Aşk imiş her ne varsa alemde /
İlm bir kıyl-ü kal imiş ancak". İnsanı ve uygarlığı aşk yaratmıştır,
aşk geliştirecektir. Aşkın gerçekleştiremeyeceği hiçbir amaç
çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Çağdaş şairlerimizden
Melih Cevdet Anday'ın söylediği gibi;
Esiri aşkın olmuşum cana
Kafamın ve kolumun gücü senden
Ben fakir şair doğmuşum
Ne dilersen dile benden
**
Kültür ve Sanat Yorumları / Atilla İnan
166 Sayfa / Atb Matbaacılık
Edinme adresi: Sağlık 1. Sk. No: 17/26
Sıhhiye / Ankara
Tel&Faks: 0312 435 19 07
Ederi: 10 Ytl.
Tuğrul Ediz
Aşkta, günbatımlarından sonra, kuzeybatıya yolculuğun bir buluşmaya
varacak görkemli seyrindeyim. Mor bulutlardan keskin bir çizgiyle
ayrılıyor turuncu, sarı ve uçuk yeşil. Bu renklerin, hala mavi
gökyüzüne orantısı gözümün önünden gitmiyor. Mor bulutlar siyaha,
turuncu tatlı kızıla, sarı turuncuya, uçuk yeşil yeşile ve mavi
gök laciverde dönecek yine. Sen, daima seveceksin beni.
Uluer Aydoğdu
Hayatın Dayatması, Öyle mi?
Sıkı bir kapitalist düzenlemeyle karşı karşıyayız. Bir banka,
bankanın yayınları, telif hakkı, burjuva ikiyüzlülüğü ve bütün
bunları bir arada tutan sistem. Diğer yanda ise hiçbir zaman
değişim değeri olmayan, olmaması gereken şiir. Şiirin yalnızca
ve yalnızca kullanım değeri vardır. İşin acıklı yanı yalnızca bu
değil elbette. Örneğin hayatı boyunca bu sisteme karşı mücadele
etmiş, komünist şair Nazım Hikmet'in şiirleri şimdi bir bankanın
tekelinde.
Yapı Kredi Yayınları: Ne olduğu adından belli bir bankanın yayınları...
Yapılara kredi veren bir kuruluşun şiire kredi vermeyeceği kesin.
Bu adın içinde yapısal, kurumsal, parasal, kredisel, çıkarsal,
kârsal her şeyi bulabilirsiniz, ama şiirle ilgili hiçbir şeyi
bulamazsınız. Yapı Kredi Yayınları kâr için yanıp tutuşur, öyledir,
şiir falan hak getire. Yani para için hareket eder. Para olmasa
işin içinde Nazım Hikmet ya da başka bir şair umurlarında bile
değildir. Yeter ki kâr getirsin, para kazansınlar. Haklar, pöh...
Maskedir. Şiirin ya da sanatın para kazanmak dışında bir değeri,
bir anlamı, bir önemi yoktur. Nazım Hikmet ve diğer kimi şairlerin
yayım hakkı ellerinde, kim bilir kaça satın aldılar, şimdi satacaklar.
En iyi bildikler şey, bir şey diyemem. Burada asıl sorun sanırım
bizlerde. Bu tür kuruluşların sanata, şiire destek olduğunu söyleyerek
onların ekmeğine yağ süren bizlerde.
Bir delikanlı sevgilisine Nazım Hikmet'ten bir dize okuyacak ya da
öğretmeni ödev vermiş, ille de gidip satın alması gerekiyor. Hayatın
dayatması öyle mi? Onlar sanıyorlar/inanıyorlar ki insanın dışında
fiks bir 'hayat' var ve bu 'hayat' kalkıp bize onu bunu dayatıyor.
Ne hoş kılıf, yeryüzünü çaldılar, sokacak kılıf olarak da 'hayat'
denilen bir şeyi icat ettiler. Aslında kendi dayatmalarının üzerini
örtüyorlar, pek de yaratıcılık gerektirmeden icat ettikleri
'yeni hayat'la. Oh ne ala, 'hayat' dayatıyor. Oysa bal gibi biliyorlar ki
egemen düzenin dayatmasından başka bir şey değil bunlar, yani
kendilerinin dayatması... İnsandan ayrı bir 'hayat'ı icat ederek
insana, insan tekine yapılacak bir şey bırakmamak için. Öyle ya
'hayat dayatıyorsa' ne yapabiliriz ki? Diyeceğim o ki herkesi kapsayan
bir 'hayat' yoktur, eğer öyle bir tarif yaparsanız, sözde 'hayatın
dayatması' adı altında aslında faşist düşüncelerinizi göstermiş
olursunuz. Nitekim öyle, öteki hayatlara zerre kadar değer
vermiyorsunuz. Felsefenin epistemik alanında olduğu gibi,
gerçekleri şuna buna indirgeyemezsiniz, diğer bir deyişle
yeryüzünde ne kadar canlı varsa bir o kadar olan hayatı fiks
bir 'hayat'la açıklayamazsınız. Olsa olsa size daha gerçek gibi
gelen 'hayat'ınız vardır ve bu 'hayat'ın değerleri sizin kendi
kanaatinizdir. Bu da zaten felsefenin etik alanına girer ki etik
olduğunuzu da söyleyemem, yani epistemik olarak herkesi içine alacak,
herkese şunu bunu dayatacak bir 'hayat' yoktur anlayacağınız.
Bilirsiniz işte kanser hücrelerini, kendileri de öleceği halde vücudu
öldürmeye çalışırlar, yani pek zeki sayılmazlar, ama güçlüdürler işte...
Güçlerini dayatmaktan alırlar, doğru, kendi mantıkları içinde bundan başka
bir şey gelmez ellerinden. Yeryüzünü boğazlaşma alanı haline getiren de
budur, ama yeryüzündeki her canlının içindeki hayat, çeşitliliğiyle, ele
avuca sığmazlığıyla, delidoluluğuyla hiçbir tarife sığmadan binlerce yıldır
var. Bu da canlılığın dayatmasıdır. 'Hayat'a karşı.
Diğer yandan "İnternetin birçok yerden-birçok yere" olan akışkanlığının,
"dilsel kopyalayıcıların akıbeti bakımından asıl etkisi, nüfusu
kitleleşmekten çıkarma potansiyeli"dir. Bu öyle görünüyor ki fiks bir
hayat yerine çeşitliliklerin bir arada olabileceği bir hayat anlamında
yukarıda söylediklerimi doğruluyor. Ağ şu anda bir sohbet yeri olduğu
için "bu yeni iletişim ortamının konuşma dilini güçlendirdiği" de doğrudur
ki bu da yazılı normların ağır baskısının gerilemeye başlaması demektir.
Gramer sisteminin belli bir sınıfın normlar dizgesini gösterdiği düşünülecek
olursak netteki paylaşım ve dolaşım verili olanın sınırlarını zorlayan bir
şeydir. Elbette internette "ne tür bir enternasyonalizmin baskın hale
geleceği" sorunu vardır. Çünkü Braudel'in anti-pazar olarak adlandırdığı
kapitalist güçler internetteki serbest dolaşıma karşı epeydir saldırı
hazırlığındadır. Nitekim öyle olmaktadır. Yalnızca Yapı Kredi Yayınları
değil, dünyadaki birçok anti-pazar gücü internette önlemler almaya
başlamıştır. Ancak buna rağmen "internet içinde çoktandır birikmekte
olan ağların bu saldırıdan sağ kurutulabilecek ve gelişmeye devam
edebilecek denli esneklik göstermesi mümkün." Umarım öyle olur.
İyilikle.
Uluer Aydoğdu-Kuantumist Enternasyonal-16 Ocak 2007-İzmir
Perihan Baykal
Füg Çiçekleri
uzadı gölgesi kurganların, kavi
ve sildi korungalar pembe terini
alaca değirmisine akşamın
şimdi su verme zamanı
yaralara ve sardunyalara
1
acı
sen miydin yalınayak geçen yanımdan
ağzında firuze bir ıslık
ve bir türküyle, inceden:
"değmen benim gamlı yaslı gönlüme"…
ben miydim
o küçük mercan balığı, o kef-i derya
uçsuz bucaksız yelkenlere düş açan
incisi incinmiş kabuk!
ne kaldı bize şimdi söyle ne
has bahçenin hangi zül'ü, hangi şehri zakkum
hayatı beklemeye değil istemeye
hangi tozlu rengi gökkuşağının
iğdenin rüzgâra eğilen dalından?
füg çiçekleri açtık mahur hem şen
avcumuzda ılık tarih külleri. terli
at sağrıları ve meczup kahramanlar
ah, sevmekten utandığımız
yetim dünya, nâçar dünya, güzel dünya
-sormaya sormaya unuttuğumuz-
2
katranlaşır ağı ağacının gözleri
sunağında ölü çocuklar
bizdik bu sokaktan geçen
durur ayak seslerimiz hâlâ
pencere demirlerinde
bilinmez nerde söndü ışık!
işte bu yüzden üşür geceleri
deniz fenerleri
Betül Yazıcı
kızıldeniz
olgun incirin kerameti çürümesidir
soğukla sıcağın arasında iyi huylu bir olabilirlik
inatçı bir özür gibi yaşamak bizimkisi de
iyiyiz diyoruz soranlara
bunda şaşıracak hiçbir şey yok
yorgunluğumuz içini döküyor
bir aldatma dedikodusu bazen
hep birlikte ip uçlarında sallanıyoruz
kısa noktalar, kör çizgiler; hiçbir kurtarıcı gelmiyor
hiç bir şey oluyor eksik olan her şey
durmaksızın genişliyor eski
ışığın olmadığı yerde karanlık yoktur
iyi biliriz bunu
körlüğün keramet sayıldığı kutsal topraklardan gelir
hiçbir imkânsızın yakın olmadığı kadınlardan
gözleri denizlere bakınca mavileşen
Bülent Güldal
ŞİİRLER , ŞAİRLER , KİTAPLAR - 3
1.
Milyonlarca yıllık insanlık tarihinin sadece üç yüz yılının
barış ve huzur içinde geçtiğini söylüyor araştırmacılar.Geriye
kalan zamanın eteklerinden kan,gözyaşı ve hüzün damlıyor demek ki.
Her iki ortamda yaşanan aşkların,kavgaların izini sürerek içine
doğdukları evlerin,sokakların,kentlerin diliyle yazıp söyleyen
şairlerin dizeleri arasındayım günlerdir.Bu şiir harmanından
öne çıkanları hep beraber okuyalım ;
"hangi yazlardan kaldı
bu kabuğunu bağlamamış yaralarımız
bir yanıma merhem sürülse,
öbür yanımdan kanayan ; öfkenin anası …
işte, her yürünen yolun ufkundan el ediyor
bizi yolcu ve haklı gösteren gülümseyiş
kendini acılarda tanıyan gençliğimizle varıyoruz
sabahların ucuna kurulu ayrılıklar denizine
ve yeryüzü cehenneminde dili yakılan,
güzelliklerle çıkıyoruz yola
kendini eşsiz renginde durulayan bir çiçek olup
içine umuttan kurşunlar dizerek
doğrultuyor namlusunu yüzümüz
gençliğine şekil veren işsizliğinin çevirip ilk sayfasını
sözcüklerin yaya kaldığı yerde,
bizi en güzel acılar anlatıyor
kucaklayıp,yüzümüzün öperek uğurladıklarını"
* Rahmi Emeç: (Ertelenmiş Buluşma isimli kitap; Bizi En Güzel
Acılar Anlatıyor isimli şiir,sf. 16)
Rahmi Emeç'in Ertelenmiş Buluşma isimli kitabı ATM
Yayınları tarafından 2005 yılında basılmış.Dergilerden izini
sürdüğüm,beğenerek okuduğum şiirlerini topluca okuma fırsatı
verdiği için teşekkür ediyorum.Haz veren,okunası bir kitap,diyorum.
2.
1. Uluslar arası Edebiyat Buluşması'ndan (5-6-7 Nisan-2007-Adana)
dönerken,şair Mustafa Emre'nin elime tutuşturduğu Zeynel Çok'a ait
Yalnızlık Karanfili isimli şiir kitabını okudum.Arı,duru,anlaşılır
bir dille yazan şairin dizeleri etrafında oluşan halelerin içine giriverdim :
" Her gece yeni bir hayalle yatıyorum
Her sabah başka bir gerçek karşımda
Beyazı topluyorum imrendiğim gözlerde
Zift sıcak, ayaklarım yapışıyor
Çömez poyrazlar esiyor uzakta, gelse keşke
Kar eriyor Theodorakis dinlediğimde
Her gece uzun bir ölüme soyunuyorum
Her sabah başka bir elbise üzerimde
Suyu boyuyorum imrendiğim renklerle
Denize küskün kürekleri çekiyorum
Bahar giyinmeye örtüsünü arıyor, bulsa keşke
Çığlıkları tiz Elitis dilimde
Her gece aynı kapıyı kilitliyorum
Her sabah başka bir anahtar cebimde"
* Zeynel Çok : (Yalnızlık Karanfili isimli kitap;Gerçek isimli şiir; sf. 17)
Şiir denizinin kokusuna doğru yol alan Zeynel Çok'a başarılar dileyerek,
hayatın avlusundan düş,düşünce,kımıltı derleyen Mevlüt Kırnapçı'ya dönelim
yüzümüzü;Sızı isimli kitabı Devrek'te basılan şairimizin şiirine dair Mehmet
Başaran neler söylemiş,okuyalım ;
" Kırnapçı'da ayağını sağlam basıyor yere, yüzyılların ırmağında arınmış
çakıl taşı gibi sözcüklerle , arı duru bir dille şiirler yazıyor.Düşler,
düşünceler,imgeler,yaşam gerçekleri dile geliyor sözcük imecelerinde.
Bağırmadan,gerçeği çeki taşı gibi yerine oturtuyor."
" ırmağı dolanacak
toz kalkar vurur yüzüne
köprüye varacak
ah bir uçabilse
bu yaz böyle çekik göz
bu mevsim acımasız
salası verilir 1402 bıkkını
salası bir yiğit devrimcilik
sonra gazete sayfaları açılır
sonra bir sayfa kapanır
ses duvarda yapışık
güzel kız arsız bakar
sevdalı gözlere yüklü
daha çok canlar yakar
* Mevlüt Kırnapçı: ( Sızı isimli kitap; Ah Bir Uçabilse isimli şiir,sf.38)
Yaşamın sarmallarından süzdüğü görüntüleri,kımıltıları şiirin
eleğinden geçiren Kırnapçı'ya başarılar diliyoruz.
Yeni güzelliklerde buluşmak,paylaşmak,çoğaltmak dileğiyle şiirkalın…
Ahmet Günbaş
SEYHAN
Kuşanıp çıkıvermiş erkenci mavileri
Dallarında nisanın ıslıkyeşili sihir...
Yalın rüzgâr ipeğiyle övünüyor
Çalımından geçilmiyor suları damlayan körpeliğimin
Öz ötede çocukluğumun kâğıttan gemileri
kısa kesilmiş yelkenleriyle akıntıya kürek gülümsüyor
Ötmeye hevesleniyor portakal çiçeği
sazlıklarda yuvalanan cıvıltıya imrenip
Bir pencere bu kadar mı yakışır dünyaya bakarken
ağacın içinden geçenleri duyuyorum desem
yeridir
Ayın terkisine bindirmişim düşümü
Kıl çadırlı sevdalarda Toroslarca
konuksayıp inmişim Külek'ten
Ela gözlü benli dilber'in sureti
nazlıca süzülmüş ayçasından
Sabahlara kadar çalıp söylemiş Karacaoğlan
Çukurova pamucak gerinirken
Taşköprü'den uğurlamışız hasreti...
Uyandım ki telli turnalı türküyüm
Koynumda bir ırmak gürül gürül
Seyhan, hey Seyhan!
Ben de bir gün uzağıma göçersem
duruluğun çalkalansın ardımdan
Adana, Nisan-2007
Kemal Gündüzalp
AYRILIK ÇOK ESKİDEN
Taş gibidir derin sözler, incitir ve kanatır yürekleri
incecik bir öksüz çocuk olurum ve ağlarım derince
zamansız hüzün çöker, söyleyen ve söyleten incinir.
Kendime dönerim, üzgün ve pişman olurum sessizce
beni bana bırakırsın, gecelerin uzayan boşluklarında.
Yitirmenin zamanı erken başlar, söz de baş kırardı
acının rengi kara mıdır yalnızlıkların süzgecinde?
Söz elenir ve izi kalır, yürek daralır da sabah vakti
horozlar nerdedir şimdi ve süt nasıl sağılır kuşlukta
hadi aşk da masal oldu desinler, peki yaşanan hayat?
Yarım bırakılmış her şey bir sancıdır yüreğimde
devrim ve savaşım ve aşk ve ayrılık ve sevişme
kendime söz geçiremediğim saatler vardır elbette.
Bir çocuğun kırgın bakışlarını gördüğüm zaman
gözyaşının insanı bir yontuya dönüştürdüğü anlar.
Yalnızlık yarım kalsa keşke, rüyalar hiç bitmese
kediler miyavlamasa sabahlara dek gece ayazında
bölüşmeler çoğalsa, payıma düşen hiç şey/aşk olsa!
Sen dağlara da çıksan dinmeyen eski özlemlerinle
ben peşine düşsem sonra, döner miyiz gençliğimize?
Sen gittiğin zaman bütün aşklar da yarım kalır ve
ben kendimle cehennemimde ölürüm yokluklarda
nasılsa birlikte ölemeyeceğiz, o zaman sen de git!
Ben son bir yolculuğu eskitemem kör dönüşlerle
ayrılık benim değişmeyen yazgımdı eskiden kalma.
Aydın, 26 Ocak 2003
Carl Sandburg / Nice Damar
BENZERLİK
Kardeşim
Okyanusun ateşiyim ben.
Buluşmayacağım seninle
Yüzlerce
Binlerce yıl geçse de.
Ama sonra yakacağım seni
Sararak.
Sen de değişeceksin
Binlerce yılda.
Türkçesi: Nice Damar
Carl Sanburg
BEYAZ OMUZLAR
Anımsıyorum
Güçlü omuzlarını
Ve neşeni.
Gülücükler
Dökülüyordu
Omuzlarından.
Türkçesi: Nice Damar
A.Uğur Olgar
SİZ HİÇ MUGAM DİNLEDİNİZ Mİ?
Teknolojinin yararlarını yadsımamak gerek. Digital uydu alıcılarının verdiği
olanakla, evimde rahat koltuğuma kurulup Azerbaycan Devlet Televizyonunu
(Az-Tv) açarak haftanın her salı ve perşembe akşamında Mugam Yarışmasını
izliyorum. Bugünlerde büyük finali yaklaşan bu yarışmanın bende tam bir
tiryakilik yaptığını söyleyebilirim. İçimden yüce dağlara doğru yüzümü
çevirip elimi kulağıma atarak avaz avaz, bağır-çığır mugam okumak geliyor.
Azerbaycan'da salı gününe "çarşamba akşamı", perşembe gününe ise "cuma akşamı"
ya da pratik olarak haftanın 2. günü, haftanın 4. günü diyorlar. İşte bu 2. ve
4. gün akşamları, bizim saatle 19.00'da (Azerbaycan saatiyle 21.00, çünkü odlar
ülkesinde güneş iki saat erken doğuyor) bizim evde akan sular duruyor, tüm aile
Mugam Yarışmasına kilitleniyoruz.
Kaynağını ve köklerini halk geleneğinden alan, yüzyıllar içinde olgunlaşarak
günümüze ulaşan ve uzmanlaşmış profesyonel müzisyenlerin icra ettiği oldukça
üst düzeyli bir sistemin birikimi olan mugam sanatı, günümüzde en güzel
örneklerini Elibaba Memmedov, Arif Babayev, Zabit Nebizade ve Alim Qasımov
adlı Azeri sanatçıların verdiği, eski bir Azeri makamı. Hatta geçtiğimiz
yıllarda Unesco tarafından Alim Qasımov'a bu tür müzik konusundaki başarılı
çalışmaları nedeniyle müzik başarı ödülü verildi. Şaşırtıcı duygusal yoğunlukta
ve biçimsel çeşitlilikteki mugamların apayrı bir dünya olduğu, dinleyene bir
Bela Bartok tadı verdiği söylemleri vardır. Kronos Quartet'in Rahman Asadollahi
ile birlikte yaptığı mugam çalışmalarını da anımsatmak gerekir.
Derken yarışma (Azeri dilinde müsabiqe) başlıyor. İlk gözlemim bizdeki pop-star
yarışmalarına hiç benzemediği, her şeyin çok ciddi anlamda ele alınıp düşünüldüğü
ve uygulandığı.. Bir kere, "münsifler heyeti" denilen ve içlerinden bazılarına
"aksakal müellimlerimiz" diye hitap edilerek ayrı bir saygı gösterilen son
derecede bilgili, vakur, ölçülü, ciddi bir seçiciler kurulu var. Her yarışmacının
ardından bu 8 kişilik kurulun üyeleri tek tek o yarışmacının performansı hakkında
konuşup tartışıyor, yorum yapıyor, sonra da puan veriyor. Yarışmacının elenip
elenmemesi sadece bu kurulun verdiği puanların toplamına göre belirleniyor, cep
mesajlarının değerlendirmeye hiçbir etkisi yok. Münsifler heyetinde herkes
birbirine son derece saygılı, kimse kimseyle bizdeki gibi kavgaya tutuşmuyor,
kimse birbirine kırıcı bir tek söz etmiyor.
Aslında kökü çok eskilere dayanan ve kaynağını halktan alan bir müzik türü olan
mugam okumak o kadar kolay değil. Yaşları çok genç olan yarışmacılar, ki
Elmeddin İbrahimov adlı yarışmacı daha 11 yaşına yeni bastı, bu zor işin
üstesinden gelmeyi başarıyor. Her mugam yaklaşık 15-20 dakika sürüyor. Yerel
ve geleneksel giysiler içinde sahneye gelen yarışmacılar, ellerinde bizim def
dediğimiz kavallarıyla, saz heyetinin yanındaki yerlerini büyük bir ciddiyetle
alıyor. Dikkatimi çeken bir husus, seçiciler kurulundan bir üye, yarışmacı
gençlere ne denli kızarsa kızsın, eleştirirse eleştirsin, hatta yerden yere
vursun, yarışmacıların sadece hafif bir tebessümle yanıt verdiği, hocalarıyla
diyaloga, polemike girmediği, oldu. Bizim pop-star yarışmasında yaşanan
diyalogları (örneğin: İbrahim Tatlıses'in yarışmacı Aylin ile yaşadığı çirkin diyalog)
anımsadıkça Mugam Yarışmasını daha çok seviyorum.
3 Ocak perşembe akşamı bu yarışmada sahne alan ve bence yarışmanın mutlak favorisi
olan Güllü Muradova diye bir genç kız, bir "Sarı Gelin" seslendirdi ki şimdiye
dek hiç bu kadar güzel bir "Sarı Gelin" dinlemediğimi itiraf etmeliyim. İşte
"bunun klipini yapıp 'you tube'a kesin yüklerler" diye düşünerek beklemeye
geçmiştim, ki ertesi gün bu beklentimin boşuna olmadığını gördüm. Güllü'nün
"Sarı Gelin"ini dinlemek isterseniz lütfen yazının altındaki siteye konuk olunuz.
Haftanın 2. ve 4. günleri yaklaşıyor. Mugam Yarışması izlemeye ne dersiniz?
Subhi-zade Aziz / Kevser Tuna
1. Söyle te'sir itdi ışkun bülbül-i mestâneye
Şem'i suziş şule-i âvâz ider pervâneye
Ey gül! Aşkınla sarhoş olan bülbül nasıl etkilendi biliyor musun?
Nasıl ki kelebek mumun aşkıyla yanan ateşin etrafında avaz ederek
yanıyorsa işte bülbül de sana olan aşkından böyle yanmaktadır.
2. Tut ki âlem gül-sitânmış neylesün sensüz gönül
Hande-i gül nâle-i zincirdür divâneye
Diyelim ki bu dünya bir gül bahçesi olsun; ama gönülde sevgili
olmayınca tek başına bir gül bahçesinin anlamı olmuyor. Aşkından
deli olan aşığa, gül gülüşlü sevgilinin yokluğu, zincirin iniltisi gibidir.
3 Her ser-i muyına bin sad-pâre dil olmuş fedâ
Açma sırr-ı perçemün öz başun içün sâneye
Sevgilim! Saçının her bir teline, bin parça olmuş bu gönlüm, feda
olsun. Bu yüzden Allah aşkına perçeminin sırrını tarağa bile söyleme;
çünkü seni taraktan bile kıskanıyorum.
4 Cismi nâzük söyle kim âguşa çekmek de muhâl
Çillesin ebruların çekmek de bilsem yâ neye
Söyle ki senin nazik cismini bile kucağıma çekmek imkansızken,
kaşlarının çilesini niye çekiyorum inan ki bilmiyorum.
5 Çeşm-i guyâsın nikâtun ol dem anlarsın Aziz
Tur hele kulkul disün minâ leb-i peymâneyem
Ey Aziz! dur hele, kadeh, şarap şişesine vurup ses çıkarınca,
sevgilinin gözlerinden çıkan ince manalı bakışları işte o zaman
anlarsın. Yani içmeden sevgilinin bakışlarının manasını anlayamazsın.
(Failatün / Failatün / Failatün / Failün)
Türkçesi: Kevser Tuna
Kevser Tuna: 1985 Silifke doğumlu, Süleyman Demirel Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Mersin Silifke'de yaşıyor.
Subhi-Zâde Aziz: 1735-1784 Yılları arasında yaşamış ve musiki
alanında da kendini göstermiş bir divan şairi.
Qeşem Necefzade
ÖLÇÜ
Her şeyi seninle ölçtüm,
yağmuru duyuyor musun, dedim
televizyon seyrediyor musun, dedim.
Heceyi dudağınla ölçtüm.
Çiçeği burnunla ölçtüm
Rüzgarı saçınla ölçtüm
Hasreti küsmeyinle ölçtüm.
Ayaklarından öğrendim
yolların uzunluğunu,
gözlerin kırın yerini nişan verdi
kollarınla havayı arşınladım,
Sessizliğinle sözün büyüklüğünü ölçtüm.
Canımın tatlılığını bildirdin bana,
canımı seninle ölçtüm
Beyaz beyaz sayfaları elinle ölçtüm.
Sözün tatlısını dilinle ölçtüm.
Ayran çorbası
içtiğimde sen bunu
nasıl tadarsın dedim,
şiir yazdığımda sen buna
ne söylersin dedim.
Güzel elbise gördüğümde
sen bunu giyersin dedim.
Bir kez yüzüme bakmakla
gitmeyimi, gelmeyimi
bilirsin dedim.
Qeşem Necefzade: 1959 Yılında Azerbaycan Cumhuriyetinin İmişli
bölgesinde doğdu. Eğitim Fakultesi mezunu. Azerbaycan Yazarlar
Birliğinin 'Azerbaycan' dergisinde şiir bölmesi başkanı..
Tefekkür Üniversitesinde baş öğretim görevlisi.
'Sevginin Sonunu Söylemeyin Bana', 'Uyuyan Deniz Resmi',
'Bir Gelin Dalgayla Yan Yana', 'Sevmek İstiyorum Yeniden',
'Gülümseyen Ağaç', 'Şiirimin Demeti', 'Seni Hatırladığımda',
'Elveda Dünyaya Gelene Kadar', 'Kendime Doğru', 'Alın Yazıma Tadilat'
kitaplarının yazarıdır. Şiirleri yurt dışında, Rus, Gürcü, Özbek,
İngiliz dillerinde basıldı.
http://qeshemnecefzade.net
Elnare Şems
ÖLÜREM MEN
Eşkinle senin, sevgili canan, ölürem men,
Bir eylemedin derdime derman, ölürem men.
Kan yaşla dolan gözlerim, ağlar gece gündüz,
Aşkare yanıb ateşe pünhan, ölürem men.
Yaprak gibi esdim feleğin fırtınasında,
Derdim demeye olmadı imkan, ölürem men.
Bir defe ederler canı cananeye kurban,
Min defa olub yarıma kurban, ölürem men.
Bakdım o kadar yollara, yollar da yoruldu
Bir gelmedi o gözleri ceyran, ölürem men.
Ey bad-i seba, son sözümü yara yetir sen,
Eşkile o yarın de verib can, ölürem men.
Kismet, gözelim, olmadı bu Şemse vüsalın,
Can koymadı mende kemi-hicran, ölürem men.
01.04.2006.Bakı
**
ÇIKMAZ EŞKİN ATEŞİ
Çıkmaz eşkin ateşi bir dem canından aşıkın,
Çünkü bir cevherdir o, gitmez kanından aşıkın.
Kemden özge aşıkın yokdur vefalı hemdemi,
Gölg? tek izler her an, gitmez yanından aşıkın.
Gül yakasın cırmağı öğrenmiş ehli-eşkden,
Bülbüli-şeyda nevani efğanından aşıkın.
Eşk meydanı cefakeş aşıkın meydanıdır,
Ey cefaya dözmeyen, çık meydanından aşıkın.
Canını etsin feda canana, yetsin vesline
İsteyi ancak budur öz cananından aşıkın.
Sadık aşık kalbi bir mehrü vefa ümmanıdır,
İbret al, ey Şems, sen de ümmanından aşıkın.
Elnare Şems: 1973 Azerbaycan doğumlu. Bakü'de yaşıyor.
Hukukşinas.Şems Edebi Kadınlar Meclisi üyesi. Şiirleri,
gazelleri şimdiye dek Azerbaycan'dabirçok jurnal ve
gazetede, Türkiye'de Antoloji.com'da yayımlandı.
Ayşe Çekiç Yamaç
AŞKIN RENGİ DÜŞMÜŞ ZARFLARDAN DİZELERE
Aşk Rengi Zarflar'ın dizeleri arasında gezinirken, aşkın rengini düşündüm
uzun uzun. Yalnızlığın mı, yoksa sessizliğin mi rengiydi aşkın rengi?
Gözlerinden yağmurlar dökülen bir adamın hüznü müydü yoksa? Vurulup
düşen bir martının çığlığı mıydı, bilemedim. Dizeler arasındaki
gezintimi sürdürdüm.
Mektup yazabilen, mektup alabilen; hem de "pulsuz damgasız", gönülden
gönüle yazılan mektupları alabilen kaç şanslı insan kaldı, diye
düşündüm bir ara; özellikle de;
"Mektuplar gelir gider pulsuz damgasız
Sevgi mi yüklüdür sitem mi bilinmez
Paylaşılır durmadan
Göz gözü görmez
Her gün görüşülse de
Mektuplar gider gelir
Pulsuz damgasız
Onsuz edilmez" dizelerini okuduktan sonra.
Yaşlı bir yüreğin sevda dağının kanını gördüm dizelerde, "közü içinde
dumanı içinde/ sanki bir düşü soluyordu" Bir martının uçuşunda, bir
denizin maviliğinde, aşkını arıyordu. "Aşk yol bulmuş, akıyordu"
"sevincine fırtınalar yüklemiş
Bir gezgin gibiyim seni düşünürken" diyen şair, yollara, dağlara kendini
vuruyor, dizeler, hüzünlü akışını sürdürüyordu. Yıllar geriye sarılıyor, sevgili;
"an an görünüyor yeniden
Kimi bir zeytin dalı
Kimi çalışkan karınca
Ye da pencere camında unuttuğum
Bir göz gibisin
En başından beri beni seyreden" dizeleri oluveriyordu.
Belki de hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bu mektupların; ozanın, "hurdalıkta
unutulmuş" gençliğinin kendi kendine söylenmesi olduğunu okuyor; her dizede
biraz daha hüzne boğuluyordum. "Kars'a düşen kar" şairle birlikte bende donuyor,
"İzmir'e düşen deniz" sevgiliyle birlikte bende seviniyordu. Ferhatlar, Şirinler,
Keremler, Aslılar geçiyordu aşk öykülerinden dizelere sızmış. Ben de karışıyordum
aralarına; aşkın rengini bulmaktı niyetim.
Şairin araya girmesiyle kopuyor dizelerim. O mektupları taşıyan,
İzmir Kahramanlar'daki hurdacıyı düşünüyordum; karasevdalı, mektupların
asıl sahibi hurdacıyı ve o mektupları o eve bırakan saçlarında aklar
çoğaltan kadını…
Ölü yapraklar kımıldanıyor yüreğimde. Eski evlerin duvarlarına sızmış
nice askın dillendirilemeyen dizeleri olan Aşk Rengi Zarflar'ın son
yaprağını çeviriyorum. Zarfın üstünde pul da yok, damga da… Ve biliyorum
artık; aşkın rengi sonsuzluk…
AŞK RENGİ ZARFLAR, H. HÜSEYİN YALVAÇ
ŞİİR, 80 SAYFA
SONE YAYINLARI, KASIM 2006 İSTANBUL
Anıl Cihan
YEŞİLİN BELİ
-avazı çıkıyor ormanların-
beli kırıldı yeşilin
kan karası
orman uğultusunda
ve ateşten
bir çentik atıldı ciğer-
lerimize
mevsimleri soluyan var mı
şimdi / pusulasız
günlerimizde
ya da bir nefes
dikenimiz
toprağın kuytusuna
ovacık / 2007
M. Mahzun Doğan
KIR DÜMENİ
"Gördün mü kaygusuz zulmün vaktini" (*)
Öptüm bir dudağı
coğrafya eskidi
Haritalar yeniden
Kalp üşür, kalp üşür, kalp
Niçin?
Koynumuzda saklanır
en hoyrat rüzgâr
Ömür, temize çekile çekile, ömür
bula yitire, bula yitire...
Dümeni kır! Dümeni kır! Kır dümeni Mahzun
Yalnızlığın yaratacak yeni ülkeni
Aralık 2004, Ankara
(*) Nâzım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı'ndan
Mehmet Oktan
ZAMANA KARŞI
uzanır coğrafyamın ucunda bir nehir
uçuruma çağırır beni
hızla kaybolan çorak ülke
ayaz sızar bacadan
dipsiz kıyıların derinliğine
kırdık zamanın kadehini
saçlarının gece renginde
kızılcık şurubu yudumlarken
her yeni güne
gözlerine bakarak
mayhoş bir elma tadında
bıraktık zamanı
Sedat Kısa
Bakışları Kaçırma Ayini
onu dün gördüm tenhaydı
ince bir sis gibi dağıldı
o şehrin sokaklarında
buğulu bir veda
parçalanan şarapneldi
onu dün gördüm tenhaydı
saçları aralıksız uzun
beli ben baktıkça inceldi
sarılıp sıktım kendime
babası yanık barut gibi
eksildi şakaklarımda
onu dün gördüm tenhaydı
kadındı
saydım bana birkaç adımdı
kendime uzun bir ara verdim
gökyüzünde
serbest bıraktığım dolunaydı
ey firar
kimi sevsem
kendini çeken bir cezaydı
Metin Dikeç
kaybedilmiş babalar için martaval
ne çok öfke gördük babamız
taşlardan
güllerden
çürük mevsimlerden
toprağında kamunun
ne çok sürdük
küçük esnaf hazlarını
baktıkça yaramızı kanatan
sevdası tuhaf
kara balçık adamlarının
yollar hep ketumdu
diller hep çatal
kimden konuşsak ağıt
kimi sussak ilenç
ne çok ürktük
ağacının gölgesinde
yeğinlerden
eblehlerden
tıslayarak acımızı ayartan
ateşten muaf
kapı kullarından
ah! anahtar cebindeydi hep
ne geç bildik babamız
ne çok öldük
ne çok güldük
01.09.2007 - Van
Ahmet Uysal
EYLÜL SONU
eylül de geçiyor işte bak,
kan izi saklayan otlar
savruluyor uzak kırlarda,
otlara sor, denizlerin adını.
onları beklediğim kısığı
unutmadım, ay ışığında
gizlenir mi alaşımlı bakış
yozgat yolları uzundur
çapraz geçişli yıldızlarda
takılıdır amansız gece,
unutulmuş uzak bir şiirde
kalmıştır aşkın büyük acısı.
kırağı erken düşer kırlara,
ben oradayım çocuklar,
tanırsınız kapımda nazlıca
salınan che ikonundan.
ne alır yolların acısını,
bir bardak demli çay mı,
ya da bahadın bağlarından,
anasonsuz boğma rakı.
Osman Bolulu
YİĞİT
Habire beygir koşturur denizde
Şiddetinden nalçasını çıkarır
Böylesi yiğitler çoktur ülkemizde
Yellenirken kalçasını çıkarır
SENİN GÖZÜNLE
Sen bana hiç gözüyle bakarsan
Elbet karşında bir hiç görürsün
Kendini aynalara sokarsan
Resmi çekilmiş bir piç görürsün
BALTA SAPI
Vazgeçtim, bir baltaya sap olmaktan
Baltaların sapı kıvrılmış sapılmaktan
SANA SÖVEMEM
Anana küfersem, o belli
Babana desem, hangisine
Bilmiyorum, nasıl sövmeli
Senin gibi yüz deliklisine
DÜRÜSTLÜK
Sanma ki bunlar tamamen sahtekâr
Kapılarına, her gün yazıyorlar:
"Dikkat, içeride azılı köpek var!"
Dürüstlükleri, olacak o kadar
AÇIK FİKİRLİ
Bu adamlar mı açık fikirli
Başları, diplerinden de kirli
Koç değişti mi kıç değiştirir
Kıvırtarak verip veriştirir
AKIL
Kimi akıldan piyade, kimi akıldan jet;
Bir aklı karar görmedi gitti şu memleket
EKSİLDİKÇE BÜYÜYENLER
İçini boşaltarak kazdıkça
Boyut kazanıp genişler çukur
Hırsızlıkta, rüşvette azdıkça
Kimileri büyük adam olur
Osmaniye Özgür
KURUTULMUŞ BOŞU BOŞUNA
Boşuna diyerek yuvarlak dünyanın ortasında takılıp kaldı yaşamı. Düşler
bile boşuna, hayatımızın son durağı sizce nerde, ne zaman? Kayıp ruhlar
loş bir gece kendisiyle hesaplaşmaya başlarken. Boşuna kayıp olan
karanfilleri toplamaya gelen gözler. Bir anlık hevesti gülüşler,
donuk kaldı nefesler. Her bir ayrı dünyada yaşayan insanlar barış
için kadehlerini çarpıştırsalar. Mavi ile bakan gözler hiç solmasa,
masal daha yeni başladı ve hiç bitmese. Demir parmaklıklar arkasında
yatan ömür boşu boşuna. Soframa davet ettim yıldızları, milyonlarca
renkli kaşıkla süslediler, ayı davet ettim loş bir gece için, yedi
renkli kuşakla dans ettirdi, bu defa düşte değildim, gerçekten k
ahramanca uçuyorum göklerde. Aslında hayatla anlaşamayışım boşuna
değil. Gözlerimdeki pişmanlığı fark edecekler diye o kadar çok
korktum ki insanlardan, gerçeklerle dudaklarım vedalaşırken, hiç
sormadı kanlı yaşam. "Lanet olsun Aslanım sana!" Ömürden güzel
sermaye mi olur? Düzlükte siyah, sessiz bir boşluk ve her şey boşuna.
Asfalt yolunun ölüme boylu boyunca uzanan sokakta üşümüş bir yıldız
bulunuyordu. Belki de bu yüzden sadece bu yüzden imkansız birini
sevdim. Mutluluğunun yerine hayatı yaşayan, ağlayanlardan ödünç a
ldığı düşleri, bitmeyen karanlıktan bıkıp dışarı çıktığında yağmura
yakalanır. Bazen de mutluluk taştığı zaman gecenin alacası peşinden
koşturur öfkeyle tükürür gülenlere;
Boşuna ağlamak, gülmek, hatta kazanmak, çığlık çığlığa bağırmak.
Her memleketin, her dağın, her yurdun; insanı her yerde aynıdır.
Değişen nedir? Sadece kıyafetleri ve görüşleri farklıdır. Öldürmek
ve sonra kazandım demek boşuna değil mi?
"İmkansızlıktan kaçarken aklımda kalanlar bunlar".
"Yarının ne olacağını merak eden, ama gizliden gizliye de olsa
yarının güzel olacağından umudunu kesmeyen insanların mutlu gözleriyle
dolaştım kendimle. Tüm kapılar kendiliğinden kapandı. İstasyon yeniden
kaynamaya başladı. Geceye terk edilmiş yolların tenha uzantısı doldu
gözlerime.
"Boşuna bilinmeyen tüm güzellikler"
Bütün savaşı sırtıma yükleyip, deve çiçeklerinin, kurumuş kayaların,
hışırdayan yaprakların arasından saçlarını rüzgara bırakarak bilinmedik
bir vadinin kıyısına inebildim. Orada bütün soruları cevapladılar
ihanet kuşları. " Farkına vardılar, bütün kötülüklerin boşuna
yapıldığını. Sokaklar tenha, yazmak istediğim ama yazamadığım
aşk öykülerini anlatamam belki de. Eski, karanlık duvarların b
ulunduğu sokağa doğru yürüdüm. Güneş küçülüyor; dalgalar büyüyor,
savrulup dağılıyor, kokusu yitmeye başlıyor mazide kalan yolların.
Kötülük kulesi öyle dimdik ki. Uzaktaki binaların üstüne güneşin
ağır ısısı çökmüş. Serseri gençlerin bağırışları uyandırıyor dalmış
olduğum hayalden. Yaşadıklarımın bir rüya olduğunu düşünüyordum
nedense. Yürürken sık sık yüzüme baktı kirli duvarlar. Saçları
iyice günden güne dökülüyor ve ben günden güne soluyorum. "O yani
avucumun içinde saklayıp da kimseye söyleyemediğim, o hiç değişmemişti.
Eski devrin soğukluğu yankılanıyor, karanlık yüzlü gülenlerde.
"Umutlanma boşu boşuna insanoğlu"
Karanlıkta belli belirsiz ağaçlar geçti ellerimin arasından, sadece
ayaküstü uyuyordu çaresizler. Acaba hangi rüzgar atmıştı bütün acıları
kapımın eşiğine.Yok artık, bende kalanın hepsi bu. Dumanlı, tuhaf bir
sisin ardından kayboldu çocukluğum. Göksu köprüsünden geçiyorum, sular
aşağıda masmavi uyuyor ve ben nefes almak istercesine bağırıyorum. Ah,
çırpıntılı bulanık mavilikte uğuldayan köpüklü dalgaları soluyabilmek.
"Boşuna hayalin ardında giden yol"
Bana anlatın gerçekleri çürümüş sözcükler. Küflenmiş, unutulmuş göllerin,
yüzündeki acıyı hiç kimseye anlatamadım. Kurutulmuş bir acının mevsimindeyiz
artık. Sadece kendimizi dost olarak biliyoruz kötülerin iklimi. Hatırlıyorum
yedi gece yedi iklim hiç çıkmadı aklımdan mavilikle söyleştiğim gün.
Dalgalar sadece can alıcı olduğunu söylediler ve bir daha sevilmek istercesine.
Boşuna tüm acı, tatlı, güzel olan her şeyi topladım avuçlarıma. Denizin çirkin
suratlı maviliğine üfürdüm ve geride kalan boşu boşuna ölümlü bir yaşam sadece.
Akın Zayim
KISA CÜMLELER
sayfaların ortasında, yalnız bir liman
içinde kaybolan bir nehir,
ellerinden geçen bir çizgi
kendini arayan,
ardında konaklamış
adı konmamış şehirler
şimdi kardelenlere yürürüm,
kısa cümlelerinde yiter aşk….
etrafımda kuşatılmış zamanın
solmamış bir çiçeğisin ,şaşkın bakışlarında
sen de açar gülüşlerim,
gecelerim akıyorsa,gündüzlere
sorulmamış soruların cevabı olurum,
kendimde büyür gençliğim….
baharın göçüşünde
mevsimsiz kalırım,gidişlerinde boy verir
cümlelerim,
umutlarında patlar gökgürültüsü,sağanak
yağış olur-gözyaşlarına sürme olur gençliğim,
gitmelere döner yol hikayelerim….
şimdi,
ceketimden sırılsıklam yalnızlık akar,
sarıya döner lambalar,
üstümde üşür maviler
kısa cümleler olur gidişin….
sarılırım kaybedilmiş zamanlara…
24 temmuz 2007
silifke
Yaprak Ünvar
ÇIĞ
Koca bir çınara rastladım
Dün akşam
Baktı
Baktım
Yüzünde coğrafyalar gezdim
Ezildim horlandım yıkıldım!
Her çizgide tarifsiz acılar
Zehir tadında
İçtim
Tanrım!
Konuşabilir miydi?
Dil yokken
Yüz
Bin
Yıl
Gümüş elleri
Yüreğime batan nasırlarıyla
Baktı
Baktım
B/aktı
B/aktım
Umudun kalbine
Atilla Kaya
HİCRANSIZ
az kalsın
yok olacaktı
granitin
arasında uzanan
bir şiir dalına
tutundu düşerken
uçurumdan
kurtuldu
şiirler büyüttü
düşerken tutunduğu
şiir dalının
ellerinde açtığı yaralarda
hicransız
Aslan Quliyev
PAYIZ (SONBAHAR)
Kapı gıcırtıyla açıldı, menteşesine yağ sürmeliydi, yoksa kafa
şişiren gıcırtı sinirlerini tırmalıyordu. Yakındaki ormanın bekçisiydi,
bu beyefendiden başka kimse onu yad etmiyordu, yazar kendi kulübesinde
unutulmuştu. Bekçi ise ara-sıra onu hatırlar, ona uğrardı. Sakin, güz
kederi içinde çırpınan taşrada yazarın yalnız bir okuru kalmıştı.
Orman kütüğü çizmelerini yine mi içeride çıkarıyordu? Kaç kere
demişti, hayrı yoktu, bildiğini yapıyordu. Çizme de çizme olsa bari,
tam dizlerine kadar. bataklık, çamur, çürümeye başlayan yapraklarn
kokusunu duyar duymaz yanılmadığını anladı.
Bekçi içeri geçti. Sırt çantasını masanın üstüne koydu, çantanın
bağlarına dolaşmış armut yaprakları masanın üstüne dağıldı. Yapraklar
alev rengindeydi.
- Votka getirdim, - bekçinin sesi uzaktan geliyordu.
- Ne ile içelim? - yazar sinirli-sinirli sordu, kendisi de içmek
istiyordu, ancak çizmelere göre bekçiye kızmıştı.
- Orman armudu da var.
-Orman kütüğü! Sen armutla votka içen eblehi nerde gördün? Lanet
çizmelerinle, armutlarınla ilhamımı söndürüyorsun! Sen edebiyatın
katı düşmanısın! Peki, şaşırma nerede senin o matahların?
Bekçi çantayı açıp litrelik şişede votka, bir torba da armut
çıkardı, bir anda odayı orman armudunun hoş kokusu bürüdü. Yazar
şişeyi aldı kadehine votka süzdü:
- Otun, taşın, duvarın şerefine! - dedi ve içti.
- İnsanın şerefine! - Bekçi suratını astı, taş-duvar kadar
sayılmaması ona dokunmuştu.
- Olsun! - Yazar yine de kadehine votka döktü. - O insan çizmelerini
evin ortasında çıkarmıyorsa.
- Sence ev mi bu? - Bekçi yüzünü buruşturdu. - Bu olsa-olsa ayı
ini, hem de öyle bir in ki, burada kış uykusuna yatmayı her ayı
kabul etmez.
Sapsarı armutlar küçük olsalar da, tatlıydılar, ancak armutla
votka içmek hiç hoş değildi, votka koyuydu. İçtikçe ağzından
ejderha gibi alev çıkıyordu, armutsa şipşirindi. Kadehini masanın
üstüne koyduktan sonra bekçiden sordu:
- Horoz kesip pişirebilir misin?
- Boğa bile kesebilirim. Nerde senin horozun?
Orman adamından daha ne bekliyorsun ki? Ona sadece sordular
ama o şimdiden horozu istiyor. Nerde? Çürük ağaç, laf olsun diye
söyledim, sana şimdi deseler ki, tank kullanmayı biliyor musun, cevap
vermek yerine, tankın nerde olduğunu mu soracaksın?
Sinirli halde dışarıya çıktı. Komşunun ısırgan içinde yitmiş çiti
alçaktı, çitin üzerinden zıpladı, elini, ayağını ısırgan daladı.
Ufuldaya-ufuldaya komşuya seslendi. Evin köşesinden komşunun kafası
gözüktü, yazarı gördüğüne sevimmediği her halinden belli oluyordu,
ancak onun horoz almak istediğini duyunca canlandı, yalnız kafasını
değil, vücudunun tümünü evin arkasından gösterdi.
- On manattan bir kuruş daha aşağı vermem!
- Ben yirmi manat veririm! - itinasız halde dedi.
Bir azdan horoz koltuğunda geri dönüyordu, savaştan zaferle dönen
asker görkemi vardı, ancak ısırgan askerin gözünü korkutmuştu, çitin
üzerinden zıplamaya cüret etmedi, beletten geçti. Bekçiyi çağırdı
horozu ona verdi ve içeri gelip yatağa uzandı. Pencereden komşunun
bostanında elek eleyen genç kıza bakıyordu, kız elek eliyor, şarkı
söylüyordu. çingiltili, saf sesle okunan şarkıda gizli hasret, yürek
sıkan acı vardı. Uzakta, güz çölünün sonunda daha yeni yeşermeye
başlayan gri tepelere sıska duman çöküyordu. Yazdan kalma, rüzgar
estikçe hafifçe titreyen boymaderen, çobanyastığı gülleri rutubetten
karalmıştı.
Bekçinin horozu pişirmesi uzun sürmedi. Yeniden masa arkasına
geçtiler, bu başka, votka keyif veriyordu. ??yiflenmiş bekçi bir az
daha oturup ayağa kalktı, gitmeye hazırlanırken onun son kitabı
hakkında fikrini demeyi de unutmadı.
- Keşke bekçiyi öldürmeseydin !
- Ben kimseyi öldürmedim! - itiraz ?tti. - Sen eleştirmen misin,
yoksa bekçi mi ? Çık git ormanına, nereden geldiysen, ?r?ya.
- Her şeye rağmen öldürmemeliydin! - bekçi onu duymamış gibi
cevapladı.
- Öldürmedim, ancak böyle giderse öldüreceğim galiba!
Bekçi yalpalaya yalpalaya çıkıp gitti. Bekçinin arkasından
bağırıyordu. Beni dinler misin! Sen orman adamısın, biz seninle
olsa-olsa ağaçlardan, otlardan, yağmurdan konuşabiliriz! Kesilen
ağaçlardan, kütüklerden! Bu kadar!
Ufukta beliren güz güneşinin altın ışıkları pencereden içeri
süzülüyor, tozlu döşemenin üzerinde oynaşıyordu. Masanın üstündeki
kızıl armut yaprakları kızaran ufukları hatırlatıyordu. Kız şarkısına
da, çalışmasına da ara vermiş, bostanın kenarındaki iri taşın
üstünde oturmuştu. Bakışlarında güz hayalleri dalgalanıyor, saçlarında
güneşin altın ışıkları oynaşıyordu.
Komşu bahçeden ona sesleniyordu, adamın yapışıksız sesi vardı,
sanki paslı boru dövüyorlardı. Onun cevap vermediğini görünce içeri
geçti, horozun parasını almaya gelmişti. Komşuyu tatmin etmeye
çalışıyordu, merak etme, ödeyeceğim. Dergiler yazılarımı yayımlasınlar,
paramı aldığım gün, sen de paranı alacaksın. Belki hiç almayacaksın,
komşu tatmin olmuyordu, işin arap saçına döndüğünü anlamıştı, horozu
bedavaya verdiğini kabullenmeye başlamıştı, sadece yakınlık hasıl
etmek istiyordu.
Votka da kalıyordu, et de, komşuyu masa arkasına davet etti.
İçtiler. komşuya sarılıp ona anlatmaya çaba gösteriyordu. "Sen nasıl
oluyor da, basit hakikatleri anlamıyorsun? Ben yazarım. Danimarkalı
masalcı Andersen gibi benim de kalbimde ne varsa, hepsini eziyorlar.
Kalbime giriyorlar! Biri işte ? enayi orman bekçisi! Çizmeleriyle
sokuluyor kalbime! Çizme de çizme olsa bari, nereden bulduğunu,
Allah biliyor. Ülke daha öyle çizmeler üretmiyor. Galoş üretiyoruz,
her cins yepyeni galoşlar. Anladın mı?"
- Yok, - Komşu gözlerini dikti.
- Def?l!
Komşu ayağa kalktı, kapıya doğru şaşırmış halde gitti,
ihtiyatlı davranıyordu, yazar masanın üstünden bir şeyler
alıp arkasından fırlatır diye.
Akşam oluyordu, tutkun, bulutlu semanın enginliğinden
kazların kakıltısı duyuluyordu, kazlar güneye uçuyorlardı.
Acaba bekçi gidip kulübesine ulaşmış mıydı? Adam güzü sevmiyordu,
ormanda dolaştıkça tüm günü geveleniyordu, güzü, çürümüş kütükleri,
sarı yapraklar içinde yitmiş patikaları, bitmek bilmeyen güz
yağmurlarını lanetliyordu.
……………
Kapı gıcırtıyla açıldı, malum işti, çizmeler içeride
çıkarılacaktı. Bir an için kurumuş yaprak, çürüntü kokusu vurdu onu.
Bekçi içeri geçti sırt çantasını masanın üstüne koydu.
- Ormanda yıldırım ağacı vurmuş, - söylemeye bundan uygun
söz bulamadı, - bir haftadır dumanlanıyor.
- Ben de dumanlanıyorum, - suratını asarak dedi.
- Hani?
- Ne?
-Duman! Ben göremiyorum.
Böyle birine ne desin? Kovsun mu? Hiç olmazsa arada votka
getiriyor, hatırlıyor, yazılarını okuyor, kovacaksan, kim okuyacak?
bekçi ise kendi işindeydi, çantadan votka ve bir elma çıkartıp
masanın üstüne diziyordu. Elmalar altuniydi, sanki rengini güneşin
altın ışıklarından almıştı.
- Votka getirdim, bir elma da var.
- Allah senin belanı versin! Sen bir elma ile votka içen aptalı nerde…
Bekçi çantadan mantar çıkarıyordu, mantarları bilerek sona saklamıştı.
Ya da kızartılmış kömbe de getirmişti. Yardımlaşıp mantarların toprağını
temizliyor, soyuyor, tuzlayıp sobanın üstüne diziyorlardı. Bir azdan
pişen mantarların kokusu evi sarmıştı, başka tüm kokular kaybolmuştu,
nemli duvarlara da, hisli tavana da mantar kokusu çökmüştü.
Yazar pişip sulanmış mantardan yiyip, kadehine votka koydu.
- İnsanın şerefine! - dedi.
- Eğer mağarada yaşamıyorsa! - Bekçi kadehini boşalttı.
Yazar yutkundu, votkayı sonuna kadar içemeden kadehi yere koydu.
- Orman kütüğü! Ben mağarada yaşasam da, büyük işler görüyorum!
- Tanrım sen bizi koru! ?avu? kümesi bile yapamıyorsun, hangi
büyük işlerden bahsediyorsun?
Sohbetleri bir türlü olmuyordu, fakat bekçi yine onun kitabını
müzakare etmeye kalktı.
- Sen onu öldürmemelisin!
- Kimi?- durakladı.
- Orman bekçisini.
- Söyledim sana, biz seninle yalnız ağaçlardan konuşabiliriz.
Ormandan, mantardan. Edebiyattan değil, sen bu ilme uzaksın.
- Her halde öldürmemeliydin.
- Öldürmeliydim! Gördüğüm bu ki, öldürmekle doğru yapmışım! Sen de
ölseydin şimdi aptalca sorularınla beni bıktırmazdın!
Bekçi incinmiş halde ayağa kalktı. Yalpaladı, üstünden döşemeye
güz yaprakları döküldü, yapraklarla güz güneşinin alev rengine boyadığı
çöle doğru gidiyordu. Adam güzü, - ormanı, sarı yaprakları, yağmuru,
güneşi ile birlikte onun odasına getiriyordu, kendisi gidiyordu, amma
güz kalıyordu.
?omşu geldi, kapı ağzında durdu içeri bakındı, masanın üstünde
mantarları ve yarım votka şişesini görünce yutkundu. Yazarın kalbinde
ikrah hissi baş kaldırdı, onu masa arkasına davet etti. Komşu içeriye
geçti oturduktan sonra yazar kadehlere votka koydu:
- Köpeğin, kedinin şerefine! - dedi ve içti.
- Bunu nasıl anlamamız gerekiyor? - Komşu boğazını temizledi, sesi
cüretsiz çıkıyordu, mantar ve votka hislerinin önüne çit çekiyordu.
- Nasıl istiyorsan, öyle! - dedi.
Komşu ise artık mantarlara saldırmıştı, aç gözlülükle yiyor,
teklif beklemeden votka içiyordu. Yazar yeniden ona anlatmaya çaba
gösteriyordu. "Ben vatanımı dünyaya tanıtmak istiyorum, amma değerimi
bilen yok, ben dilenmek hukuku bile olmayan dilenciyim! Beni anlamıyorlar,
bense her şeyi görüyor ve duyuyorum. Diyelim, sen pencereden bakıp güz
çölünü, bostanda çalışan kızı görüyorsun, o kadar. Ben bedbahtsa, o kızın
düğün gecesi nasıl giyindiğini, ellerine nasıl kına yaktığını, kızın
arkasına bakıp hasretle ah çeken gençleri, gizli-gizli ağlayan kekilli
oğlanı da görüyorum."
- Dur bakalım, hangi kekilli oğlanı?
- Ben kalbimin, ruhumun diliyle konuşuyorum, - yazar acıyla dedi.
- Fakat beni hiç kimse anlamıyor. İş böyle olunca bu ?lçak yazar
ne yapsın?
- Alçak yazar paramı ödesin.
- Paranı mı?
- ?h, horozun parasını.
- Defol!
??mşu gittikten sonra ayağa kalkıp pencerenin önüne geldi,
bir az önce güneş dünyayı altın rengine boyuyordu, şimdiyse çöllere
duman çöküyor, yağmur çileşiyordu. Gri tepeler, karalmış çiçekler,
ağaçlar, evler yağmur dumanı arkasından hayal gibi görünüyordu.
……………….
Kapı açılır açılmaz orman kokusu vurdu onu. Aman Tanrım, orman
yaratığı yine mi çizmelerini içeride çıkarıyordu?
- Votka getirdim, - dedi. - İnanmazsın, yıldırım vuran ağaç hala
dumanlanıyor. Yağmur ağacı söndür?miyor.
Bekçi hiss?tti ki, yıldırım vuran ağaç yazarı ilgilendirmiyor,
sözü değiştirdi.
- ?zgil de var…
- Sen ezgille votka içen aptalı… - gözü köşedeki çizmelere
takıldığında sözünü bitiremedi. Ayağa kalkıp:
- Çık git, - dedi. - Git ve bir daha dönme.
- Kafanı mı yedin?
- Git! Ben belki de dünyanın en büyük yazarı olacaktım, ancak
çizmelerin izin vermedi!
Bekçi onu hayretle süzdü, kafasını sallayarak çıkıp gitti,
gittikçe de üstünden başından yapraklar dökülüyor, havada uçuşarak
tutkun döşemeye düşüyorlardı.
Bahçede komşu söyleniyordu, adama lafı kaç kere söylerler,
horozun parasını vermiyor. Güya bu büyük adam olacakmış, ancak
çizmeler izin vermemiş. Benim ne işime…
Yazar zar-zar ağladı.
- Çizmeler! - yana- yana söylendi.
Yatağın altından bir ip çıkartıp, ucunu tavana bağladı,
"ama ben yaşamak istiyordum, aman Allah, nasıl da istiyordum" dedi
ve kendini astı.
Komşu kız bostanın kenarındaki yağmurlardan ve çöllere çöküp
çekilmeyen dumandan sonra yeşillenip yosun bağlamış taşın üstünde
oturmuştu. Şeh konmuş saçları üstüne hafif bir hasret seraplanıyordu.
Güz Azerbaycan'da kutsaldı.
Ahmet Yılmaz Tuncer
ÇAKIL TAŞI
Suya öyle vurgun
Öyle sevdalı ki
Gömmüş kendini
Islak yalnızlıklara
Bilmez
Üstünden akan suyun
Kuruyacağı
Güneşin yakıcı sıcağı ile kavrulup
Bırakacağı zamanı bilmez
Üstünden akıp giden suya
Sevdalıdır
Bilmez bilemez
Suyun kuruduğu zamanlarda
Geceleri üstünden
Çakal sürüleri
Geçeceğini
Su zaman zaman buharlaşıp
Çıksa da gökyüzüne
Çakıl taşının gözleri
Semaya paraleldir
Terk etse de su onu
Buhar haliyle
Bir zaman gelir
An gelir
Düşer üstüne
Damla damla
O bekler suyun
Damla damla halini
Bilirde onu bekler
Sevdasını bekler
Suya sevdalı
Çakıl taşı
Hakan Sürsal
dilsiz korsan güncesi
hangi lehçedir susmak
saklısında aysbergin
külçeye çöker sızı
sığ denizde iskandilsiz im
tersine kalyon tornistan liman
çapa yosun tarar adalar ağlar
kıtasal dünya kabuğa yengeç
üstübeç suda ebruli akıntılar
inadına mavi şu aylakçı balık
kara sancağı boya çalsa da
uzak kıyılarda yurtsuz demir
çinko yelkene yağmurlar vira
deltasında bulanan berrağa rağmen
her çamurun etinde albatros yaşam
toprağa çıkamaz susarsa korkar
çığlığın köründe bir karakorsan...
Aydan Yalçın
kafes kuşu
gümüş yüzlü karanlık
indirmiş perdesini sevincin
ve sütten kesilmeyen aşk
kaç tohum biriktirebilir ki
tekerlek izlerinde düşlerimin
nereye baksam yangın
nereye baksam deprem
duvarımda sancılı bir deniz rüzgarı
cehennem alevi gecenin gölgesi
sudan heykel ellerim
ve düşlerim : uzun adımlı nehir
yaşam tellerine takılı kaldım
bemol mü, diyez mi belli değil
bir kafes kuşuyum : tutsak
ikinci yaşamında şafağın
yüzüm toprağa dönük
A. Uğur Olgar
AĞACIN AKLI
bir ikindi rüzgarı alır gider
düşmeyi unutmuş yaprağı
güzden kaçan gemiler
kışa demir atmak üzeredir
doluya tutulmuştur uzak umutlar
yağmurlar kararırken
ah, ateş ayrıca çıtırdar
ömrün eriyen kemiklerinde
neler arar hep çocuk kalan o sevinç
teneke soba üstünde kestane
ağzından bir kaşıklık açılan patates közlemesi
tuza kesmiş suların tez akışlarında
neler bulur akşamın berisinde
güne parmak hesabı düşüren
sessiz hanendeler
yeni yaprak gelir dalın ucuna
nisyanla maluldür ağacın aklı
hayat, ötesine böyle döker kendini
Mustafa Yıldız
FİLOZOFLARA ŞİİRLER
Pisagor
İlkesi sayıdır eşyanın
ruhu Tanrı
güneşin kızlarıdır gezegenler
karşıtların uzlaşmasıyla oluşur gerçeklik
sayı ve ahenktir her şey
Empedokles
tüm varlıkların temelidir dört unsur
su ateş hava toprak
iki ilke eşlik eder dört unsura
sevgiyle nefret
kozmos zaman zaman çıkar ortaya
ya da yok olur
her varlık ancak sevgiyle
kendi kendinin aynı kalır
Ksenophanes
elleri olsaydı / atlar aslanlar da
kendileri gibi çizerlerdi Tanrılarını
sonsuz ve hareketsizdir Tanrı
düşünmekle kımıldatır dünyayı
toprakla sudur her şey
topraktan çıkar toprağa döner
bir ve aynı şeydir Tanrı ve alem
Ali Ziya Çamur
ARZULARIMIZDA KÖPÜREN UMUT
Uzun zemherilerin boğazında
Düşlerimizin uçurumlu kanatlarında
Estirdiğimiz umutlarımızdı.
Martı öfkesinde dalgalı
Derin arzuların burkuk serinliğinde
Yaşanan hasretlerimizdi.
Tüy ıslaklığında hafif
Bulutsu özlemlerin aydınlığında
Şavkıyan alnımızdı.
İnce süzgünlüklerin boy veren şafağında
Yapraklanırken kıvılcımlar
Yüzlerde ışıyan hüzünlerimizdi.
Günlerimizi köpürten ıssızlıklarda
Yıldızlara astığımız
İzdüşümü değil miydi düşlerimizin?
Özlemlerimizin aralık kapılarından
Devrim istasyonunun trenlerine
Yüreğimizi harlandıran buhardı umutlarımız.
Kırdığımızda
İstencin çelik kabuğunu
Bencilliğin buzdan köprüsünde,
Gülüşlenen yarınlarımıza
Fışkıracak her ilkyaz
Yoğurt çiçekleri.......
Nermin Kamal
ÜÇ KADIN
bulvar kafelerinin arabes tüstüsünde
üç qadın
üç küçe qadını
İçdiler
her şeyin sağlığına içdiler
yanlarına gelen kişilerin arvadlarının sağlığına
dırnaqlarındakı boyanın sağlığına
yağışın qarın sağlığına
bizimki bele getirdi
amma acılara öyreşilmez
şeyler var deyişmeli
üç-beş il sonra heyatlarında elbet dönüş baş verecek
amma üç-beş il dediyin şey
asan keçmeyecek
onlar lekelidirler
amma dünyada
var mı çirklenmemiş bir bulud
unut bura qeder oxuduğunu, unut
sonuncu martinini Ahmet Telli'nin sağlığına açdılar
göz qelemi ve dodaq boyasıyla
bir parça kağıza
qalın-qalın köçürdükleri
şerini oxudular
"dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
ömrümüzse karşılıksız sorulardı, hepsi bu"
ay serbesti şer saymayan, quqquluqu,
senin ananı, bacını, neslini, soyunu
gizlet, heç olmasa,
deme bu çatışmazlığını
qadınlar tüpürdül?r
söydüler qoşmabazların zatını
ne gündemdeydi orda
heyat mı içki mi edebiyat mı?
Rasim Qaraca
BİRLER
sürmesi göz yaşına karışmış
hayatı bozuk
canlı
*
balıklar
bizden daha kamil -
her şeyi konuşup kurtarırlar
*
ister sarı saçlı
ister kara…
ölüm -
o şer göz
dokunacak onlara
*
unutma
"gönlüm" kelimesinde de
bir "ölüm" var
*
vurulan kuşlar
yine
kendi göçümlerinden kalmazlar
*
güzel kızlar
göçüp gitse bu şehirden
her şey cehenneme
rüzgarlar
yetim kalacak
*
yüzünde yaltak tebessüm
şişman karınlı ay -
batıp çıkmak gibi
bir ikiyüzlülüğü var
*
ne kadar yokluk çekti
kıştan çıkana kadar bu ağaçlar
artık
bahar gelmese de olur
*
budağından kopup yerlere döşenmiş
üstünden yağış dövmüş
bu yaprakların altında
bir canlı var -
sükut
*
yaşlılar
güneşe çıkarlar -
ölüm onları bulamayacak sanki
bu ışıklıkta
*
hatta
yol kırağındaki mal tezekleri -
köyde ona "çemengül" diyorlar -
insanı geçmişe götürebilir
*
arılar için açmıştı çiçek
ancak nereden bilsin
koltuk ağacına izolent sarınmış bu kadının da
hoşuna gideceğini
*
dolup - dolup taşmak varken
dolup - dolup boşalmak
yok
İlker Gören
ölmeden önce azraile söylenenlerdir.
13. ey sevgili ! saçlarının uzunluğunda kendini asan bir adamın /
romanın bir yerinde annesiyle görüşmesini anlatan mahkumlar /
şimdi beni kırmızı bir geleceğe sunuyorlar.zorluğun insanı
serçeleştirdiği zamanlarda söylenenlerdir.
29. uçurumun kıyısından yaşama dönen insanların acıya dair
ağlamalarında öyle bir masumluk vardır ki / bu masumluğu bir
eskiciye satacak olan kişi kabul etmez eskici gözyaşını.
küser eskici hayata. bir daha toplamaz mutsuzluğu şehrin
varoşlarından.
36. annenin ağlaması gibi geçip gitti tren uzaklara.
trende bir bacağı olmayan adamın gözlerindeki o eski
anlam / şimdi beni gecelerin konuşmayan fahişelerine
mahkum ediyor. mutluluğun bir çocuğun elinden düşüp
hüzünlenmesiyle söylenenlerdir.
2007 mersin
| | |
|