
|

|
| |
Perihan Baykal
İLLA'H!
gülü düşünür gül olurum bülbülü sen
insan bir pagan rüyadır bazen
tanrının gördüğü
i(di)l…
taylar suvarıyorum içimde kıvrak, doru
değiyor gazelim bengi suyuna
diriliyor yeşil, hâreleniyor ebrû
dışarıda yüreği ağzında felfelek nisan
amber dilli, bela dilli, santuri
ah o dizgin tutmaz küheylan, o mavi
gecenin satenine yıldız diken kılaptan
ve illâ'h
papirüs kıyısında sır kokan nil
ağzının buhurundan süzülen
o sonsuz lil…
bütün kiplikleri kıran sırça teber!
lâ
başkaldıran bir eda var sesinde -ama kime-
o hep yanıtsız soruya yanıt -ama hangi soru-
tadın damlıyor içime
-şıp, şıp!-
akan suyun billursu serinliği
bu gece üç kat daha bilge bizden
tenimiz: bütün dilleri bilen dilsiz
çıkar batıklarımı derûnumdan, çil çil
birer birer
hadi ov lambayı, çıksın cin!
biledim bütün dilekleri
âh!
dilini unutmuş bir ezberim şimdi
ezberini unutmuş bir leylî
ve illâ'h
bir gülün iç çekmesi
aşk ile iç çekmesi bir gülün
kızıl bir uçurumun tarifsiz derinliği
A.Uğur Olgar
DÜNYA EVİMİZ, BİZİM DEV GEMİMİZ
Dünya, ikliminin hızla değişmeye başladığını geçtiğimiz kış oldukça hissettirdi.
Bu konuda her gün yazılı ve görsel basında boy boy haberler yer aldı. Kış aylarında
baharı, baharda yazı yaşadık. "Baharı görmeden yaz geldi geçti" şarkısı gerçek oldu
sanki. Şimdi de kavurucu çöl sıcakları bekliyor kuzey yarı küre insanını. Küresel
ısınma nedeniyle susuzluk kapımızda, yağmur duasına çıkmak Anadolu insanının gündelik
eylemlerinden biri oldu. Barajlarda, göllerde su düzeyi en düşük konumunda. Irmaklar
daha cılız akmaya başladı. Kuzey kutbunun güneyinde bir yerde ilk kez bir kumsal
ortaya çıktı buzların erimesiyle. Koskoca Groenland adası sürekli küçülmekte.
Bu gidişle çok uzak olmayan bir gelecekte deniz düzeyinin yetmiş santimetre daha
yükseleceği söyleniyor. Kutup ayıları binlerce yıllık geçmişlerinden beri ilk kez
kış uykusuna yatamayıp ne yapacaklarını şaşırdı. İklim değişikliği nedeniyle
etkilenen arılar birden yok olmaya başladı, bu ise polen taşınamaması ile birlikte
meyve ve sebze üretiminde büyük bir azalma tehlikesi doğurdu, bu nedenle de dünya
insanının beslenmesi konusunda önemli boyutta darlık ve sıkıntı yaşanması çevre
gündeminin ilk sıralarında yer almakta. Bütün bunlar ilk aklıma gelen saptamalar.
Ayrıntılarda daha bunlar gibi binlerce tehlike ve tehdit var yazılması gereken.
Doğal olarak dünyanın karşı karşıya kaldığı (beklenmez olmayan) bu yeni durumdan
kurtulmak, hiç olmazsa etkileri en aza indirgemek için dünyanın birçok ülkesinde
şimdiden büyük önlemler alınmaya başlandı. Ya henüz Kyoto Sözleşmesini imzalamayan,
imzalamamakta direnen üç büyük ülkeden biri olan Türkiye ne yapıyor? Doğa
harikalarının tam ortalarına nükleer santral yapma uğraşı içinde. Genel ya da
yerel yönetimlerin genel dünya çevre politikalarından haberi yok. Bir ülkenin
akciğerleri görevini üstlenen ormanlar eğitimsizlik ve mevzuattaki boşluklar
nedeniyle sürekli küçülmekte. Kasıtlı ya da kasıtsız yangınlar da cabası.
Basit bir şekilde ele aldığımız genel tablodan sonra bir çevre örgütüne değinmek
istiyorum: Greenpeace. "Esperanza" adlı gemisi ile dünya denizlerinde, limanlarında
bir dizi eylemde bulunan uluslar arası çevre örgütü. Geçtiğimiz günlerde, iklim
değişikliğinin yaratacağı (yaratmaya başladığı) felaketin üzerine dikkatleri çekmek,
siyasi iradenin harekete geçmesini, küresel ısınmanın iki derece daha düşürülmesi
konusunda çalışmalar yapılmasını sağlamak, iklim felaketini önlemek ve temiz
enerjilerin hayata geçirilmesi için öncülük eden çevre örgütü. Bugünlerde
Ağrı Dağı'na Nuh'un gemisini inşa ediyor ve "Dünya evimiz, bizim dev gemimiz.
Onu korumak için hep beraber çalışalım !" sloganıyla gemiden bütün dünyaya
haykırıyor: "İklimi kurtarın, hemen!" İnternet sitesinde açılan kampanyada
insanların, inşa edilen gemide yanlarına sevdiklerini de alacak şekilde yer
ayırtmalarını istiyor. "Mesajlarınız gösteriyor ki, kimsenin bir gemiye binip
kendini kurtarmaya niyeti yok. Hepimizin gelecek planları ve hayalleri var.
Hepimiz, çocuklarımız ve tüm canlılar için aydınlık, yeşil ve barış dolu bir
gelecek istiyoruz. Dünya bizim evimiz ve bizim dev gemimiz. Onu korumak için,
hep birlikte harekete geçme zamanı geldi."
Biz de, Andız dergisi olarak herkesi bundan sonra daha çok çevre bilinci ve
duyarlığı içinde yaşamaya, davranmaya çağırıyoruz. Yerel ve genel yönetimlerin,
sivil toplum kuruluşlarının, yediden yetmiş yediye herkesin dikkatini bu yaşamsal
yeni oluşuma çekmek amacıyla; şair ve yazarlarımızın çevre, iklim değişikliği,
küresel ısınma gibi konulara daha çok eğilerek şiirler, yazılar yazmalarını ve
dergimize göndermelerini bekliyoruz. Andız'ın bundan sonraki sayılarında çevre
ile ilgili daha çok şiir ve yazı yer alacağını umuyoruz.
Yeşili daha yeşil, mavisi daha mavi bir dünya için kalemlerimizi, klavyelerimizi
hazır tutalım, şiir ve yazılarımızı biraz da yaşlı gezegenimizin bugünü ve geleceği
için yazalım. Dünyanın şair ve yazarlara ihtiyacı var..
Özlem Tezcan Dertsiz
KENTİ BASAN AL YALNIZLIK
uzak adalarla dolu bu oda
yanındayım,
görmüyorsun iyice
tuşları kıskanıyor unutulmuş ellerim
gözlerin bütün bahar
ekranla sevişince
çet(e)leşiyor kent aynı hızla
kül rengi yalanlar uçuşuyor havada
şarkımı söyleyemem güneşine bakmadan,
menekşelerim açmaz,penceren kapalıysa
yankılanıyor düşüm ıssızlığına çarpıp
sürükleniyor giderek
sözcüklerim isyana
saatler sürüyor,yoruluyorum
tüm kenti basıyor bir al yalnızlık,
kollarını kavuşturmuş bize bakıyor yarın,
kolay sorularıma
bunca çetrefil yanıt
şifre kalbimdi;kırdın!
Halim Yazıcı
KIRMIZI BİR KAR YÜZÜNDEN
kırmızı bir kar yüzünden
serçelerle yarışma
uç dalından
incir yaprağından
çünkü ölümüm
gözlerin daha büyüktü
kırmızı yüzünden
ne olduysa oldu
kırmızı bir kar yüzünden
düşen ay yüzeyinden.
Ahmet Günbaş
DİPNOT
55. sanat yılı nedeniyle
Özcan Yalım'a
- Özcan Abi, nerdesin?
- Burdayım.
Açlık sınırının altında...
Birkaç dize daha ekliyorum hayata!
Ahmet Günbaş
ÇAĞDAŞLIK ACISI
ÇAĞDAŞLIK ACISI (*)
Size, uzun bir şiirden can alıcı bir bölüm aktarmak istiyorum:
"Zoe'ydi adı
ismim tanya dedi onlara
(tanya;
bursa cezaevinde karşımda resmin
bursa cezaevinde,
belki duymamışsındır bile bursa'nın ismini
bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
bursa cezaevinde karşımda resmin
sene 1941 değil artık, sene 1945
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler "
Evet, Nâzım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan aldım bu dizeleri.
Yıl 1941. Sovyetler, tam anlamıyla Alman Faşizminin ablukası altında.
20 milyon insanını yitirmiş İkinci Paylaşım Savaşı'nda koca ülke. Neredeyse
birkaç ülkelik nüfus!.. Kıyım kıyım bir acı!..
Ön saflarında dövüşen erkekler azaldıkça sivillerle kapatılıyor
savunma cephesi. Yaşına başına, cinsiyetine bakmadan herkes fabrikada,
cephede üstüne düşeni yapıyor kısaca.
Nâzım'ın sözünü ettiği Tanya da bunlardan biri. Sonuçta ergen
bir kız. Erkek kılığına girmiş partizan kimliğiyle faşizme karşı tüm
gücüyle savaşmış. Bu arada sabotaj yoluyla birçok Alman tankına ve
askerlerine ağır kayıplar verdirmiş. Tam bir halk kahramanı anlayacağınız...
Faşistler burunlarından soluyor öfkelerinden.
Ne var ki Almanlar onu bir yerde kıstırıp ibret olsun diye köy
meydanında sallandırıyorlar.
Bu acı, Fransız direnişinin ünlü isimlerinden Gabriel Peri
örneğinde olduğu gibi aynen ulaşıyor Nazım'ın antenlerine. Büyük şair
o sırada Bursa Cezaevi'nde tutuklu ve yirminci yüzyılın destanı
sayılabilecek Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazmakla meşgul.
Büyük bir disiplin içinde - adeta sancılanarak - her gün belli sayıda
dizeler eklemektedir destanına. Dolayısıyla destanının ikinci bölümüne
Tanya'nın öyküsünü de sıkıştırıyor. Belki de herhangi bir Sovyet
şairinden önce anıtlaştırıyor Tanya'yı.
Şimdi, şiirin biraz başlarına gidelim. Şu empatiye bakın hele:
"Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet'inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş,
ay ışığı gibi,
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine."
Nazım, Tanya'nın fotoğrafını hapisteki arkadaşlarına gösterip
onların düşüncelerini de şiirleştirdikten sonra devam eder:
"- Tanya,
sen öldün,
ne kadar namuslu insanlar öldürüldü ve öldürülmekte
ama ben,
söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana,
ama ben
yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koymadan
hapiste de olsa bal gibi yaşıyorum."
İşte Nâzım'a Tanya'nın öyküsünü yazdıran nedenlerin başında,
ona karşı duyduğu hayranlık yanında çağdaş bir utanç da gizlidir.
Olması gerektiği yerde olamamak utancıdır bu. Kendini son derece
aciz hissetmektedir. Tanya'yı destanlaştırarak diyet ödemektedir adeta!
Çünkü şiir insandır, insana dokunmak zorundadır.
Çünkü insana bir şey olmuşsa, şiire de olmuştur; bilinir.
Çünkü şiir, insanı insana gösterme sanatıdır. Tüm sanatsal
türler için geçerlidir bu.
Çünkü şiir, en keskin vicdan, en gelişmiş ahlaktır.
Çünkü çağdaşlık acısı, acıların en büyüğüdür.
Şirölçerimiz bunu gösteriyor.
Ha Bruno, ha Hallac-ı Mansur!..
Ha Sacco ile Vanzetti, ha Rosenberg'ler!...
Ve bir şairin, "Şairler bütün cinayetlere tanıktırlar" (
Cenk Koyuncu) dediği gibi...
Büyük insanlığa sıkılan her kurşun şairi tarumar eyler.
Vietnam, Filistin, Irak, Halepçe, Saraybosna, Hocalı!..
Hiç fark etmez. Ülkesi, yurttaşı birdir acının.
Ve tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi!
Evet, kurşun doğrudan büyük insanlığa sıkılmıştır.
Hem de gözümüzün önünde, güpegündüz, bağıra çağıra!..
73 şair bu yüzden ortak bir şiir yazmışlardır geçenlerde
"bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulayarak" adını
Yetimler Ağıdı koymuşlardır.
Linç kültürüne egemen çevrelerce kıyamet kopartılmıştır anında.
Tek tek sıgaya çekilmek istenmiştir şair kardeşlerimiz.
Hem de düşünce ve yaratı özgürlüğüne aykırı biçimde!..
Onlar için 'satılmışlar' ifadesi bile kullanılmıştır.
Dedik ya, şiir insana değmek zorundadır.
Salt insan olmak böyle bir acıya sahip çıkmaya yetmez mi?
Kaldı ki biz bir ağıt toplumuyuzdur!
Kaldı ki kahpece öldürülen kişi de bu toprakların çocuğudur.
Yani ağıt toplumunun seçkin bir üyesidir.!
Ve şiir yaşamla doğrulanmak zorundadır. Yaşamla doğrulanmayan
şiirin yarınlara kalma şansı hemen hemen hiç yoktur.
Şimdi öykümüze kaldığımız yerden devam edelim:
Tanya'da kalmıştık, öyle değil mi?
Yaşamının on beş yılını hapishanelerde geçiren
( ve bunu bile utanç sayabilen) Nâzım, gün olur afla
"şapkayı yana yıkarak" dışarı çıkar.
Yazmak ve yaşamak birbirini dengeleyen unsurlardır, bilinir.
Ne var ki sudan bir bahaneyle onu yeniden askere almak isterler.
Sabahattin Ali örneğinde olduğu gibi öldürülmesi de an meselesidir.
Yurtdışına kaçmaktan başka çaresi yoktur gayrı. O da öyle yapar.
Bir kayıkla açıldığı Karadeniz'de, bir Romen şilebine atlayarak
hasretliğe adını yazdırır.
İlk durağı Bükreş'tir bu netameli yolculuğun. Son durağı
ise SSCB!.. Neden sonra Odesa'ya doğru gemiyle yola çıkar.
Daha gemisi varmadan ünü ulaşmıştır büyük şairimizin
varacağı yere. Odesa limanına gelişine yakın saatlerde hıncahınç
bir kalabalık limanı boydan boya doldurmuştur. Ama o kalabalığın
en önünde elinde çiçeklerle yaşlı bir kadın durmaktadır. Sıkı mı
biri onun önüne geçsin?.. Ne mümkün?.. Aksine herkesten saygınlık
görmektedir yaşlı kadın ve dalgın bakışlarla ufku yoklamaktadır.
Derken Nâzım'ı taşıyan gemi uzaktan görünür ve salına salına limana
doğru yaklaşır. Gemi limana yanaştığında ve Nâzım'ın güverteden
kalabalığa el sallayan sureti belirdiğinde bir sevinç çığlığı
sarmıştır Odesa limanını. Ancak o durumda bile kimse yerinden oynamaz.
Eli çiçekli yaşlı kadın hıncahınç kalabalığın en önündedir yine.
Gemi yanaşır, köprüler uzanır; Nâzım, alkışlar, uğultular
arasında limana ayak basar. Onu gören yaşlı kadın tüm enerjisini
toplayarak şairimize doğru koşar ve elindeki çiçeğe ona verir.
Nâzım şaşırmıştır olup bitenden. Şaşkınlığı geçtikten sonra
o da yaşlı kadına sarılır ve elinden öper. Ama sormadan da edemez:
"Affedersiniz teyzeciğim, adınızı bağışlar mısınız bana?" der.
Yaşlı kadının yanıtı oldukça kısadır.
"Ben mi?.. Ben, Tanya'nın annesiyim!"
Hapiste yazdığı şiir yaşamla doğrulanmış, ta Odesa'lardan
karşıcı çıkmıştır Nazım'a.
Ben ne zaman çağdaşlık ya da çağdaş duyarlık konusu açılsa
bunu anlatırım insanlara!
Tanya'dan Hrant Dink'e değişen bir şey yoktur aslında!
Bir kez çağdaş acıyı özümsediniz mi gerisi gelir.
Satılmışlık mı, vatan hainliği mi?..
"Vatan çeklerinizse, çiftliklerinizse, kasalarınızsa..." evet!..
Bu konuda ustamız Nazım Hikmet'tir zaten. Azıcık umarsız kalsak
onun kapısını çalmıyor muyuz? Şiirinin düşünsel sağlamlığı asla
sarsılmıyor, paniğe kapılmıyor!
Ne yazık ki birileri rahatlıkla 12 Eylül mantığıyla uzlaşabiliyor!
Anımsarsanız, geçmişte bir Aydınlar Dilekçesi yazılmıştı cunta makamına
da orada imzası bulanan herkes vatan haini yerine konulmuştu!
Şunu da sözlerime eklemek istiyorum:
Piyanist Fazıl Say, "Benim vatanım piyanomdur." demiş!
Ben de aynı koşutlukta şöyle diyorum
"Benim vatanım de şiirdir! Bu konuda zerre kadar kimseye
verilecek hesabım yoktur!"
Üstelik dünya, kıyameti çağrıştıran sorunlar yumağıyla her
geçen gün kendini bir tek ülke gibi düşünmemizi dayatırken...
Bizi linç kültürüne doğru yuvarlayan gündelik bilinç çağdaş
bilinçle yer değiştirmek zorunda. Hem de hiç gecikmeden...
Ötesi yok!
Ötesi, çağdaşlığı dünyanın sonunu hazırlayan bir silah gibi
kullanan ve bizi bencil sınırlar içinde gözetimde tutan ilkel insana
yenik düşmektir.
Şiir yoksulu kabızlara önemle duyurulur.
(*) Tanya'nın öyküsü, Türkkaya Ataöv'ün yıllar önce
Vatan gazetesinde yayımladığı bir yazı dizisinden belleğimde kalmış.
Tarihini anımsayamıyorum.
Ayşe Çekiç Yamaç
ŞİİRTÜVEN'DE SAVRULMAK
Aydınlığıyla gelip karanlığımı ışıtıverdi Şiirtüven'den savrulan dizeler.
"Ben öte yana düşsem de
Sen bu yana düş" diyordu çağrısında. Dizelerindeki amansız savruluşla
ben de savruluyordum.Gökçüllerdeki kuş kokusu oluveriyordum birden.
Dizelerin tılsımıyla çözmeye çalışıyordum düğümleri. Çiriş otlarının
izi kalıyordu boynumda; günle güneş oluyordum.
Gökyüzünden güller dökülüyordu. İda'nın eteği örtülüyordu üşüyen
sevgiliye. Göğsündeki gülü sürüklüyordu sevgili,yazları yanına alarak,
yanıyordu insanlığa. Bergama'nın siyanürüne panzehir olmaya çabalıyordu
dizeler. Lidyalılar, Likyalılar yürüyordu sözcük sözcük. İda'nın eteğinde
Kütahya türküleri oynaşıyordu. Bulut, su ve kum ağırlığı yükleniyordu
bedenime, soluksuz kalıyordum.
Yel sürükledi sonra. Ak çakıllı ırmağın mavi suyunda yıkandım. İpi Çürük
Günler'den geçtim; gökyüzünü de peşimsıra sürükleyerek. Dil Yangını'nda
kavruldum; savurdum küllerimi dize dize. Yaşama sevinciyle yeryüzüne
güzellemeler düzdüm.
"Çok sonra öğrendim
Taş nasıl konulur üstüne
Nehir yatağındaki kumun
Söz üstüne söz nasıl" dedimse de söz ustalığına hayran kaldım.
Ülkeme övgüler düzdüm:
"Neyim olsan azdır, ülkemsin
Datça dağ yolu dolambaçlı
Dudağımın gümüldür mührü
Dil/yazmalı anadilimsin
Ham ipeğe benzeyen sevgili
………………"
Sonuna gelmiştim Şiirtüven'in. Dizelerle savrulmaktan hülyalı…
"…………
Son şiirler yerine "sonsuzluk" deseydim
Nasıl da yakın içimdeki çocuk
Sırası geldi mi yoksa, dönüşmenin,
Hayalden gerçeğe, gerçekten hayale
Aşk halindeyken şiirin ruhu"
Dönüp geriye, kendi dizeleriyle sonlayayım dedim, Sevgili Ahmet
Uysal'ın Şiirtüven'inde savrulmayı:
"…………..
Nasıl ötüş… yoktu bu ses
Geçen yıllarda, öğütlenmiş olmalı
Sözcükler sazlığında, o şairi tanıdım
Daha çoook kuş
Barındırır gizli ağında
…………."
Gönlünüzden savrulan Şiirtüven damlaları hiç eksilmesin
Sevgili Ahmet Uysal.
26.11.2006
ESKİŞEHİR
Ahmet Uysal
YANA YANA KALDIM / GAZEL
uzak yazlara savrulup gitsem de bu yana kaldım,
yozgatlar'dan sivaslar'dan döndüm sana kaldım
bozkır yangını da neymiş, "madımak"ta
haddeden geçti sözcüklerim, yana yana kaldım
bir kaya parçasıydım hitit toprağında, sonra
yüzyıl devirdim, kibele anama kaldım
aklım o yüzden ören yerlerindedir; kim, nasıl yaşamış,
nasıl koymuş üst üste taşları, şaşkın dona kaldım
çok tutkulu bir yalnızlığa da kapıldım, söğüt dalı
gibi eğildi karanlık yüreğime, bedenimle ona kaldım
sonunda ağına düştüm işte gazellerin,
aşk ve şiir ardında, ida dağına kaldım
belki de soluğum yok benim, yaban otlarıdır soluyup
koklayan bedenimi, ondan böyle sonsuzluğa kaldım
Metin Dikeç
EĞRİ SÖZ
aldı hebenneka:
yükselin ey kapılar
ve işitin kullarım
varsa kaytaran
kılıncımın izzetinden
ya da buyruğumun şaşı hikmetinden
onun söndüreceğim ocağını
aldı müneccimbaşı:
ilkin şairleri boğmalısın devletlim
yaşamın fiyakasını bozan
çünkü kırık bir düş gibi
ölümü yansılayan bir gülüş gibi
öylece dururlar a'rafta
sonra kahhâr kılıcınla
dokunmalısın kaburgamıza
bak nasıl açarız bir bir remilleri
kan kusup kızılcık niyetine
ah bir dokunsan
pırıl pırıl oluruz
aldı kara budun:
korkarız haşmetmeap
geceden, yalvaçlardan
gündüz düşlerinden çok korkarız
ekmek ve et isteriz haşmetmeap
ve şarabın en kızılından
güvercin şehvetine yorulup
yârin göğsünde soluklanmak isteriz
sonra gelse şahmaran
câna dokunmayan
yâr bize bir eğlence
aldı mansûr:
gül çarpılmış
söz eğrilmiş
ve çakal
buyurmuşsa şehrin yasasını
im'di kalbim
yürürsek yangın oluruz
durursak kepâze
Van -2006
Osman Namdar
ELBİSE
üstnot: cızırtılı bir radyo spikeri;
'edepli olunuz!' diyor davudi sesiyle,
'elbiselerinizi düzeltiniz!'
ciğeri beş para etmez ezberci
Eğilip bakınca eşyanın çirkefine:
dağların eşkıya morundan bir çürüme
karakan rengine döner üstündeki leke
söz geçiremez hiçbir kuş kalbine,
meddücezirlerle aşınıyor kıyıları gövdemin;
yalpalayıp duruyorum tekilden tüme, tümden tekile
ulurken yalnızlığını çakal sürüsü
kimse benzemiyor kendine!
ah! tenim bile dar gelirken gövdeme
başkalarının süsü üstümdeki elbise.
Uluer Aydoğdu
M.Mahzun Doğan: En iyi tanıdığı insanlar ARASINDA sis gibi yayılır
Oluş'larla kurtarabiliriz kendimizi yazar olmaktan ya da şair olmaktan
ya da iyi bir insan olmaktan. Şimdi-burda-oluşu kök salıp dallanıp
budaklanmanın zıddı olarak söylüyorum. Orda, kendi ortasında oluş.
Ayaklanmak ya da ayak edinmek, evet bir akış edinmek. Kapmak için,
çalmak için, rastlamak için. Yapıların "bir geçmişi ve bir geleceği,
kökleri ve çatısı, bütün tarihi gelişimi, bir evrimi vardır…
" Oysa rüzgar, şimdi, buradadır, hep kendi ortasında. Rüzgarda
dalbudaksalmaları, kökleşip yerleşmeleri göremezsiniz. Eser geçer,
şimdi, burada oluşur. Bütün yerleşkesi şimdi, burada oluşu'dur.
Öyledir, "… kafamıza ağaçlar ekildiğinin şüphe götürür hiçbir yanı
yoktur; hayatın ağacı, bilginin ağacı vs. Herkes kök istiyor. İktidar
daima ağaç kılığındadır. Ağaç görünümü şemalardan geçmeyen çok az
disiplin (sıkıdüzen) vardır…" Soyağacı, şiirağacı, öyküağacı,
iyilikağacı, insanağacı, darağacı... "Uzun zamandır edebiyat ve
hatta sanat 'ekol' halinde örgütlendiler. Ekoller2 ağaç görünümlü
tiplerdir. Ve bir ekol, daha şimdiden tüyer ürperticidir: her zaman
bir Papa, bildirgeler, temsilciler, öncü (avant-garde) tanıtılar,
mahkemeler, aforozlar, küstah ani politik değişiklikler vs… Ekollerde
işin en kötüsü de yalnız çırakların kısırlaştırılması değil
(bunu hak ettiler), ama daha da iyisi, aynı anda veya daha önce
geçenlerin hepsinin ezilip, boğulmasıdır - sembolizm nasıl XIX'uncu
yüzyılın sonundaki korkunç zengin şiirsel hareketi boğdu, nasıl
gerçeküstücülük uluslararası dada hareketini ezdi vs… Bugün ekoller
artık paralı değil, ama daha da karanlık bir örgütlenmenin yararına
çalışıyor: bir çeşit marketing ki orada kar yerinden oynamaktadır
ve artık kitaplar üzerine çalışmaz ama gazete makaleleri, yayınlanan
programlar, tartışmalar, kolokyumlar, varlığı gerekli bile olmayan
şüpheli kitaplar üzerine yapılan yuvarlak masalar üzerine dikkatini
toplamaktadır." Yazar ya da şair olmak böyledir şimdilerde.
"İktidarın servis yaptığı" yazar ve şairlerin ötesinde ise bu yazar
ya da şair olmak işlevinden kurtulan "üreticilere veya yaratıcılık
işlevlerine" rastlamak giderek azalsalar da hala mümkündür. Örneğin
M. Mahzun Doğan, kendini "kurulu iktidarda veya başat imleyenlerin
düzeninde tanıtmak ve özdeşleştirmek" zorunda duymaz, böylece şair
olmaktan kurtarır kendini, "köksap türünde, genel biçimlere uygun
olmayan" şiirler üretir:
ATTİLÂ İLHAN EVDE YOK
Anımsarım. Anımsamak, değiştirir manzarayı
koluma girer Pia
son durakta bir otobüs penceresi
dudağıma nefes, saksıya güneş
Attila İlhan evde, ırmağın ders saati
Yüzü duman içinde, bir kadeh uzak
insanın insana verebileceği
Bilmem ki daha... Hüzün
raksediyor gözbebeğinde Tanrı'nın
Gülümsese, ıssız bir dağ yolu
Bilsem ki yağmur başlayacak, bilsem ki eylül
unutulmuş bir kasaba
"Attila İlhan evde yok, sinyal sesinden sonra..."
Ders bitti! Balkon
kalbini neyle yıkasa?
(11 Ekim 2005, Ankara) 3
Attila İlhan'la bir rastlaşmasıdır bu şiir. İki şair-oluşun kesişmesi.
Hokkabazlık yok, ama "insanın insana verebileceği" tılsım ve titreşimler,
bir ölümün suda oluşturduğu halkalar… "Bilmem ki daha… Hüzün". Gelişen,
ilerleyen ya da gerileyen bir şey değildir bu, M. Mahzun Doğan bir ölümü
çalar yalnızca. Ordadır, anlatılması güç olan budur işte, orda oluşur.
Kendiliğinden mi, elbette öyle, ama bir o kadar da kapma. Bu ne
ilerlemektir ne de gerilemek. Orda oluş'tur. "Oluş, gittikçe daha basit,
daha kanaatkar, daha çöl biçiminde olmak ve o sayede dopdolu olmaktır."
Dopdoludur işte M. Mahzun Doğan. Dopdolu ordadır, lüzumundan fazla
bir şey taşımadan, bir ayrık otu gibi. Taşarak, fışkırarak, kolaylaşarak.
Zariflik... Bu zarafetten yeni ilişkiler doğar. Henry Miller "Ot,
ekilmemiş büyük alanlarda bitmekte, boşlukları doldurmakta, diğer
şeylerin arasında büyümektedir. Çiçek güzeldir, lahana faydalıdır,
haşhaş çılgınlık vericidir. Ama ot taşmaktadır ve bu ahlaki bir
derstir." Öyledir, M. Mahzun Doğan bir insan-oluş, bir şiir-oluş,
bir köksap-oluş, bir hayat-oluş olarak taşar kendi ortasından.
Virginia Woolf'un dediği gibi "en iyi tanıdığı insanlar ARASINDA
sis gibi yayılır."
Fulya Bayraktar
Kürsüdeki Adam ve Yasemin Kokusu
İzmir Caddesinin, henüz, kimsenin el sürmemesi gereken çiçeklerle,
basılmaması gereken çimenlerle bezenmediği, yiyip içemeyenlere
aldırış edilmeden, bir sürü yeme-içme yerinin kondurulmadığı
zamanlarından birinde, sıcak sözcüğünün yetersiz geldiği,
Ağustos ayının bir Pazartesi günündeyim. Karımla ayrılışımızın
üçüncü haftasına girmişim. Salına salına geçen zaman, bana her
fırsatta geçmişten yasemin kokulu bir bahar gününü hatırlatıyor.
Elime kalem almadan, bilgisayarda çalışıyormuş gibi yapıp,
düşüncelere dalmış, öğleyi etmişim. Allahtan patron bir şey
demiyor bu aralar bana, yoksa istifayı basıp gideceğim,
işyerinden, evden, Ankara'dan, … "Başaramadık işte" deyip,
gözlerim yerde, ayaklarımın sürüklediği yere doğru gidiyorum.
İlk defa giyilmiş hissi veren bir polis gömleğinin yakası
batıyor yanağıma, sıçrıyorum. "Önüne baksana" diyor, genç,
yakışıklı ve temiz yüzlü polis, görüntüsüyle uyumsuz kaba
ve aşağılayıcı ses tonuyla. Polis olduğunu bir tarafa bırakıp,
özür diliyorum, gözlerinin içine bakarak. "Neyin var?" diye
sorar belki, yasemin kokularından başlayarak anlatacağım, ama
sormuyor. "Cadde kapalı, görmüyor musun, aranmadan geçemezsin
buradan." diyor, onun yerine. Kollarımı kaldırıyorum önce, sonra
ter kokumdan rahatsız olup, biraz indiriyorum. "Haydi geç, geç"
diyor, gevrek gevrek, biliyorum dercesine.
Bir grup siyah giysili genç, ellerinde neye ve kime ait olduğunu
bilmediğim bayrakları sallayıp, öfke içinde seslerini kalınlaştırmaya
çalışarak, karşılarındaki düşmanı savaşa davet ediyormuşçasına
sloganlar atarken, biraz ileride orta yaşlı, kadınlı erkekli bir
başka grup, kulak tırmalayan davulun ritmine hiç uymayan bir türkü
tutturmuş halay çekiyordu. Bir otobüsün üzerine sıralanmış, koyu
renk takım elbiseli bazı adamların ise, ellerindeki mikrofonu
ağızlarının içine soktuklarından mıdır nedir, ne dediklerini anlayamadım.
Kendime boş bir alan bulup, alçak bir duvarın üzerine çıktığımda,
herkesten yüksekte, orta boylu, topluca, çimen yeşili takım elbise
giymiş yaşlı bir adamın, elindeki su şişesini mikrofon yapıp, tok
bir sesle bir şeyler anlattığını fark ettim. "Bu maaş kime yeter"
diye bağırıyordu. Bana doğru dönünce, heyecanla yanıp sönen yeşil
gözleri ve her cümlesinde, sanki havalanıp tekrar inen gri saçları
dikkatimi çekti. Yüzü, susuzluktan çatlamış toprak görüntüsünde.
"Bütün milletvekillerine mektup yazdım, ama hiç birisinden cevap
gelmedi, bizi kandırıyorlar" diyor, reverans yapıp. "Açlığı tokluğu
sordum onlara, neler yediklerini, kaç paraya geçindiklerini".
Ardından, "Adil bir Türkiye istiyoruz" diye bağırıyor, alkışlar…
Etrafı biraz boşalınca, alkışlanan adamın, bir taburenin üzerinde
durduğunu, eğreti çakılmış, yüksek, ahşap bir masayı da kürsü gibi
kullandığını görüyorum. Bunaldıkça, elindeki su şişesinden avucuna
biraz su döküp başını ıslatıyor. Benim de başıma dökülmüş gibi
ferahlıyorum.
Kalabalıktan laf atanlar var, "Olmaz ki kardeşim, memleket kan
ağlıyorken…" diye başlayınca birisi, "şaşaa içinde yaşanmaz ki"
diyerek cümleyi tamamlıyor kürsüdeki adam. "Demokrasi yok ki,
memleket meselelerini konuşmaya başlayınca yanımızda polisler
bitiyor. Ama ben biliyorum bunlara kimlerin emir verdiğini."
Göstericiden çokmuş gibi görünen polislerden bir bölümü hareketleniyor.
"Hadi artık, in aşağıya" diyor içlerinden biri, copunu göstererek,
"İnmem" diyor, "Bu insanların doğruları öğrenmesi gerek." İki polis,
sakin tavırlarla adamın yanına gidip, kollarını kıvırarak, onu
tabureden aşağıya indiriyorlar.
"Ne yaptı ki adam, nereye götürüyorsunuz onu?" diye bağırırken,
nereden geldiğini anlayamadığım bir el, başımı göğsüme doğru bastırıp,
sesime engel oluyor. Tam el kol hareketleriyle hesap soracakken, sus
işaretiyle sakinleşiyorum.
"Sen ilk kez görüyorsun herhalde bizim Hüsnü Amca'yı" diye söze başladı,
benim yaşlarımdaki adam. "Bizim mahalledendi, çocukluğumuzun en otoriter
ve saygın öğretmeni, en anlayışlı babası, en yardımsever komşusu, henüz
okula gitmeyenlerin sevgili Hüsnü Amca'sı. Her zaman temiz ve bakımlı,
tane tane konuşan, mahalleye ilişkin her kararda danışılan yakışıklı adam".
Aklım, apar topar götürülen Hüsnü Amcada, anlatılanları dinlemekte
zorlanıyorum. "Karısını ve çocuklarını bir trafik kazasında kaybetti"
deyince, dikkat kesiliyorum. "Yaz tatili için memleketlerine gidiyorlardı,
şoför uyumuş, bir tek Hüsnü Amca kurtuldu. Ondan beri……"
"Başka bir şey istemem" demişti, diye başlayıp, ben de yanımdaki adama
anlatmaya başlıyorum. "Sade bir gelinlik giymiş, saçlarına da yasemin
serpiştirilmesine izin vermişti. Burnumdaki yasemin kokusu, o bahar
gününden kalma." "Yasemin kokusu mu?" diyerek, şaşkınlıkla yüzüme bakıyor
adam. "Çocuğumuz olmadı diye, kendini işe yaramaz hissetti, sen de
çocuksuz kalacaksın benim yüzümden diyerek, benden uzaklaştı, beni de
kendinden uzaklaştırdı." dedim, bir çırpıda. Yoksa kimsenin soracağı yoktu.
"Artık çocukları kucaklayıp sevemiyorum" dedim, ellerini çaresizce havaya
kaldırıp, "Hayırlısı" dedi.
"Madem tanıyorsun, neden sahip çıkmadın Hüsnü Amca'ya?" diye çıkışıyorum
adama aniden. "Merak etme" diyor, "Polislerin hepsi tanıyor onu, miting
bittikten sonra hemen bırakırlar. Hem işlerine karışacak olsam, bana o
kadar iyi davranacaklarını sanmam."
Kalın sesli bir adam, hoparlörden "Dağılın, güç kullanmak istemiyoruz." diye
göstericileri azarlarken, başka bir hoparlörden, bağırmaktan olsa gerek,
sesi kısılmış bir adam "Gün, birlik günüdür, yerlerinizden ayrılmayın" diye
yalvarıyor. Yanımdaki adama el sallayıp, duvardan atlıyorum.
Öğle tatilinin bitmesini beklemeden, içim Hüsnü Amca'nın götürülüşüne kırgın,
ağır adımlarla işyerine doğru yürüdüm. Büronun girişindeki kalabalık bir
kadın grubu, beni görünce cin çarpmış gibi sağa sola dağıldı. İçlerinden
birisinin, "Nasıl söyleyeceğiz?" diye fısıldadığını duydum. Kararan
gözlerimle kime doğru baktığımı bilemeden, "Yasemin mi?" dedim, dudaklarını
büzüp, başlarını önlerine eğdiler.
Ne mi yaptım? Masama doğru yürüyüp, çalışırken ayaklarımı üzerine uzattığım
tahta tabureyi alıp, davul zurna seslerinin geldiği kalabalık alana doğru
hızlı adımlarla yürüdüm, burnumda Yasemin kokusu....
Ayşe Keskin
GÜN ÇOKTAN KIZDI
kızardı aşkın!
külleyip kanadı
saçını buran
atımı şimdi soluksuz sürmeli
topuğundan vuran zamanı düşle;
aş(k)tık!
duraksız merdivenden
O'ydu sağrımıza yakışan
maviyi renkleyen pembede
eşi gözümüzden akan…çığ
sesimiz kesti de kesemedik
nefesi bilekten!
çıplaktık;
Zaman terleten kızgınlığımız
yarım kanadımızla
aş(k)tık!
dağlara sürüldük sefa niyetine.
Osmaniye Özgür
ACILI KALDIRIMLAR
bebeğin bıngıldağında köpek dili
süte yansıyan uzak görüntü
ve ölü bir atın uçsuz bucaksız koşusu
bozkırın ortasında serili yelesinde
bırakılan mizansendir hayat
unutulmaz imgeler
bucak bucak kaçırırlar gerçeği
ölümlü bedenim: yazık olur cayarsan
vaktinde yaşama düşüncesinden
ah! zaman en açık yalanısın yaranın!
bitmeyen yolumda hudutların kanunu yazılıyor
doğa koşulları ağır aksak yürüyen bir panik içinde
insanlar açamayan tomurcuk gibi dertli
gelenekler toprağa bağlanmış ıssız tarih
önyargılı şiddet
biçimden bilince bir umut
olaylar çok, durumlar karmaşık
seyirci yolunu şaşırmış bir gemi
duyguların limanı öyle güçlü
mendirek o kadar yüklü ki martılarla
insan insanın kurdudur
ne kötülük görmüşsem kendimden
çelişen kor ateşlerini tutmuşum nasırlı ellerimde
içimden bir sürü hasret geçiyor
hayat, nefesini tutuyor damarlarımda koşarken
bir kadın eziliyor, yoksulluk pankartını taşıyor doğu
et, kan ve sinir yeniliyor yoğun sessizliğimde
Hasan Taşçı
LAMBALARI SÖNDÜR SEVGİLİM
İskele önü kalabalık Burgaz ada
18.05.vapurunu kaçırdık- teknik arıza
Kalpazan kaya da Sait Faik inzivada
yüksek gerilim hattında iki martı
ölüm korkusunun olmadığı bir yer
melekler düğün yapıyor davul zurnalı
şavkıydı ayın evvel zamanda
lambaları söndür sevgilim
geç çekilen bir resim siluetin
tahta tarabalı bir evin önü
zakkum çiçekli karınca duvarı
kim bilir kimden kalmış
kafa kağıdı eski
kimine göre madam Eleni
kimine göre Kirkor efendi
Burgaz ada sevgilimin nü resmi
sesimin satır araları kapalı
gece gündüze kürek çekiyor
aklıma zarar tinimi silkeliyor
cesedi sorguda gün ışığının
lambaları söndür sevgilim
geç çekilen bir resim siluetin
26.HAZİRAN 2006
Mehmet Oktan
DÜŞÜNMEK
karlı yolda yürürken
katacak düşlerimiz var
yıllara
şubat soğuğunda
çatlayan ellerin
solan yüzün yandığı
ağustos sıcağında
düşünce ekleyerek
her yeni güne
sönmeyen bir yanarca
uzak ara yaşamda
hayatı adımlamak
sonrasında dragon'un
tanıdık yaz demleri
aziz kemal hızıroğlu
kıyısız pencerede tekerlekli sedir turları
geçip gidiyor düşlerini yenmiş ölü ordular
aşksız postallar altüst edilmiş sin
avluma uğrayan ne bir ses ne bir kaygı
adres geçidini kapatmış portatif yüzlü dost
gülüşümün mazgalında unutuyor alıcısını
işte yalnızım uzak ülkelerin gül bahçeleri
ulaşılamayan duruşum burada bekliyor
pencerem uykusuzluğunu sürmüş kavuşulmayana
misinalara tutunmuş karabasan kolluyorum
çünkü düşler küflendi aynalı sandıklarda
dar sokaklarda sağdan sola sarı yapraklar
utangaç ağaçlardan bozkır saklamak için
rüzgârın ıslığına umut giydiriyorlar
onlar da benim gibi onlar da yalaz şöleninde
uzayın ters dönecek saatlerine kadar
umarsızlığımla flörtte yaşlı uzak kıyılar
ağaçları zorla dans ettiren kabadayı bir esinti
süpürüyor ölü ordular sokağını
fısıltılar olmalıydı şimdi evrene diklenişi muştulayan
fısıltılar olmalıydı göğün eteklerini koynuna alan
bedelini ödeyeni bekliyor göğün etekleri
gözlerimi yaslıyorum ömrümü dokuyan kitaplara
yağma yakışmaz biliyorum çölün vaha meseline
mekik coşkulu ikindiler biriktirdim, ah fısıltılar olmalı
sonra gelirse gelsin gece
yemek kokularıyla akmasa komşudan çocuk şırıltıları
dünyayı ıssızlık bilecek sözcük mezhepli yalnızlığım
mangalında bırakmadığı külle
uzanma vaktin geldi geçiyor der, diyecek
'saatleri ayarsız bir zamana çevir yüzünü
son kez yönet parmak uçlarındaki dil şölenini'
çünkü
gecelerden bir gece ne koku ne çocuk şırıltısı kalacak
ne de yalnızlığın mangalında kül !
çünkü karakış
kıyısız pencerelerde tekerlekli sedir mevsimini kapatacak
Selçuk Erat
Mustafa Ergin Kılıç ile söyleşi
1)
Sevgili, Mustafa Ergin Kılıç;
Edebiyat dünyasına mensup kişiler arasında çirkinlikler son
dönemlerde sıklıkla yaşanmakta. Birbirinin arkasından konuşmalar,
çekememezlikler, ikiyüzlülükler... Özellikle internetin bu alana
girmesi ve sanal dünyada "rahatlığından ve serbestliğinden" ileri
gelen "dik başlılık, sorumsuzluk, dışa vurum" gibi tutum ve davranışlar,
daha çok sergilenir, alenen yapılır ve çok kısa sürede yayılır oldu
diye düşünüyorum.
Hiç şüphesiz aynı ortamı paylaştığımız bu dünyanın böylesine kirli
olmasının, önce bireylere, sonra da edebiyatımıza çok ciddi darbeler
vurduğuna inanan biri olarak, şunları sormak istiyorum:
Sizce bu kirlilikten söz etmek mümkün mü, böyle bir tablo var diyor
musunuz siz de? Bu pencereden baktığımızda, sizi mutsuz kılan neler var?
Nedir Türkiye'de edebiyatı çirkinleştiren, kimlerdir ya da? Oysa
edebiyat, hem sözcük, hem de anlam bakımından, başlı başına bir güzellik…
Şimdi her daim söylediğim bir şey vardır. Hayatın her noktasında olduğu
gibi edebiyat alanında da insanı ele almak gerekir. İşte hayatın
zorluğu da burada. Ben hep insanın mayasıyla ilgilendim bugüne kadar.
Çünkü yeryüzünün ve doğanın altyapısını atan bunu temellendiren insan
mayasıdır. Bazen hamur ekşiyebiliyor. Hâlbuki annelerimiz yoğurduktan
sonra mayalanması için hamurları sıcacık sararlardı. İşte bozuluyor
demek. Sonradan ne oldu PAKmayalar çıktı. Hazır mayalar. Hazırlanamayan
mayalar hayata ve insana! Kirliliği yaratan insan egosu ve insanın
yenilmezliğidir. Oysa ne demiş Max Jacob "Şair Olmak İçin Öncelikle
Bir İnsan, Sonra Şair Bir İnsan Olmak Gerekir"
Sanatın her dalında olduğu gibi edebiyat özellikle şiir bir rehabilitasyon
merkezidir insan için. Ki tüm bu sıkıntıları çıkaran edebiyatçılar
dolayısıyla şairlerse, bu incelikli dizeleri yazan, adeta yeniden
yaşanılır kılınacak hayatlar üretmeye çalışan; hayat mühendislerinin
sorumsuzca davranıp birbirlerini yıpratma politikalarını onaylamak
olanaksızdır. İşte söz yeniden her şeyin temeli insandır kavramına
gelip dayanıyor. Şimdi zamanımızı bu gibi lüzumsuz şeylerle meşgul
edeceğimize bir çiçeğin bunca global iklim değişikliklerine, bunca
sıcaklık farklarına, bunca zamansız düşen kırağıya rağmen direnip;
insana bir ders verircesine açmasında bir anlam arasak diyorum.
Dağların altında madenler arayacağımıza içimize verilen insan
cevherini çıkarsak, bunu işlesek diyorum. Yapa ve yalpayalnız
nesiller yetiştireceğimize biraz daha tutsak birbirimizin elinden.
Bakınız camın pervazına sofra bezinden döktüğünüz üç beş parça
kırıntıyı nasılda beş güvercin paylaşıyor. Bizler insan olarak
somunların peşine düşmüşüz. Hem de bir edebiyat dünyasında! Oysa
insanı ve şiiri kırmak yerine, kucağımıza istiflemek istediğimiz
ve kalbimizde körüklediğimiz ego sorunundan kırsak biraz, suların
nasıl daha berrak ve potansiyelini kinetiğe çevirerek heybetli
aktığını görürüz o vakit.
Buradaki ana sorun, bireyden başlayan egoizm ve benmerkezcilik.
Bu toplumları da direk etkiliyor dolayısıyla. Toplumsal tehlikelere
ön ayak oluyor. Dünya haritaları çıkıyor, reserv yerleri belirleniyor
ve ülkeler bölüşülmeye başlanıyor. Bugün Amerika'nın tutumu önüne
geçilemez bir üst ego, sahip olma dürtüsü ve yaparsam olur
yaklaşımından başka nedir ki. İşte dünya insanları olarak bu tip
modellerin temelini çoktan atmışız bile. İşte şiir ve edebiyat
ve sanat burada devreye girip ve şair olarak bizler kendimizi
ehlileştirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü edebiyatın çirkinliği insanın
çirkinliğidir. Ham maddeden başlamalı değişim. Yoksa ürün daima
kötü olacaktır. Nesiller boyu bunun önüne geçilemeyecektir.
Şöyle demiştim 20'li yaşlarda ilk şiirlerim yayınlanmaya başladığında
"önce kendimi ehlileştirdim hayatı anlamak için, sonra hayatı
ehlileştirdim kendimi anlatmak için"
2)
Neler yapılmalı Türk Edebiyatı'nın geleceği için? Yeni kuşaklar nasıl bilmeli, nasıl öğrenmeli edebiyatı?
Edebiyat bir birikim işidir. Bir donanım. Öğrenmek istemekle de öğrenilesi bir şey değildir. İnsanın DNA sarmalında olması gereken, genlerine işlenmiş bir veridir. Tabiî ki buna aile, çevre ve eğitim çok etken olacaktır. Ancak temeli okumaya dayanan bir sosyal bilimin, aşısının çocukken yapılması gerekmektedir. Bir insan gençlik yıllarda tamamen kendini popüler kültürün ellerine teslim etmişse; Tanzimat'ı, Cumhuriyet Edebiyatını, İkinci Yeni'yi bilmiyorsa; James Joyse (Ulysses), Kafka'yı (Yabancı), Hesse'yi (Siderta), Dostoyevski (Karamozov Kardeşleri), Paz'ı, Çehov'u dünya edebiyatını özellikle Rus edebiyatını bilmesini bekleyemezsiniz. Diğer bir yandan edebiyat şiirden de ibaret değildir. Bugün yeni nesilden kaçı Hasan Ali Toptaş'ı, Cemil Kavukçu'yu, Selim İleri'yi, Nedim Gürsel'i, Burhan Günel'i, Vecihi Timuroğlu'nu biliyor.
Bugün PATİKA'nın toplantılarına dışarıdan davet ettiğimiz arkadaşlara hangi edebiyatçıları okuyorsunuz diye sorduğumuz da Yılmaz Erdoğan, İbrahim Sadri, İclal Aydın, Yaşar (sanatçı olan), Güler Kazmacı cevabını alıyoruz ( Oysa Enis Batur'a İclal Aydın'ı sorduklarında "Böyle bir yazar mı var Türkiye'de. Yok. Olsa önce ben bilirdim" dediği gibi. O vakit siz koskoca Haşim'i, Nazım'ı, Süreyya'yı, Ayhan'ı, Uyar'ı, Berk'i, Berfe'yi, Anday'ı nereye koyacaksınız ve ne diye tanıtacaksınız.
Dolayısıyla birileri bir takım kütüphanelerden çekip çekip kitapları yalnızca göz dolgunluğu için daha çocuk yaşta belli başlı eserleri çevremize koymalı. Sobanın kenarındaki minderin yanında, kaloriferin üstünde, cam kenarında, mutfak masalarında. Ve dolayısıyla ilk bellekte bilinçlenme ve beyinde kabullenme süreci başlamalı. Tabi hepsinden önce toplum olarak bu kültür seviyesine erişmemiz gerekmekte. Onlarda haklı aslında hangi yazarı takip edeceklerini şaşırıyorlar. Her yeni gün beş on tane kültür mantarı beliriyor çevremizde! Toplum bir kültür şizofreni geçirmeye başlamış!
3)
Genç şairlere (ki sizi de aslında bu sınıfa koymak mümkün) baktığınızda, onların şiir anlayışlarında ve poetik duruşları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kendine nasıl bir izlek belirleyen ve neler yapan gençler Türk şiirinin geleceğinin temellerini oluşturacak?
Bu sorunun cevabını PATİKA genç şair soruşturmasında da vermiştim. Ancak oraya geçmeden önce şunları belirtmek gerekmekte. Bugün Türkiye'de 30 yaş altı çok başarılı birçok şair sayabilirim size. Her şeyden önce genç arkadaşlarımız yazdıkları yenilikçi şiirlerin yanında, bir sinerji yaratarak farklı tarzlarda şiir anlayışlarıyla da edebiyattaki yelpazeyi genişletmekteler. Bugün Türkiye'de var olan somut şiir diye bir kavramı kimse yadsıyamaz. Yine divan şiirinin peşinden giden, bunun çok modern ve başarılı örneklerini veren genç arkadaşlarımızı kimse yok sayamaz. Yine kendi içlerinde toplumcu imgeci şiirin başarılı örneklerini veren (ki bende bu konuda öncü şiirler yazdığımı düşünmekteyim) Şiire daha yenilikçi bakan, sürekli ivmelenmesi ve devinim halinde olması gerektiğini söyleyen ben ve benim gibi birçok arkadaşım şiir bayrağını bir yerlere taşıma derdindeyiz. Yine Lacivertsanat oluşumunda bulunan birçok genç şair arkadaşın şiir konusunda ne kadar emek sarf ettiğini yalnızca bir şair değil dergici olarak da gözlemlemek de ve yakından takip edebilmekteyim.
Ben kendi şiirimin dinamiklerini nelerin oluşturduğunu MODERN ELİT DİNAMİK ŞİİR BİLDİRGESİ adı altında sunacağım yakında. Aşağıda genel duruşu ile ilgili açıklamalarda mevcut.
"Bir bahçe hep aynı kalmamalıdır. Geçen bahar begonvilse bu bahar çitlembik açmalıdır. Şimdi buna iklim ve toprak müsaade eder mi diyeceksiniz. Burada Pavese'nin yine şu sözleri cevap olabilir: "Şiirin başlıca temeli, daha şiir başlamadan şairin imgeleme yetisinde tohum olarak yaşayan o duygudaşlık bağlarının, o biyolojik saplantıların önemini bilinçaltı bir duyarlıkla sezmektir". Dinamik şiirin dinamizmini tetikleyen de budur işte. Bir tarla pamuk ve pirinçten sonra, tütün de verebilmelidir. Dinamik şiirin temel ilkesi çeşitliliktir. Anlamda, kavramlarda, dilde, şiir yapısında, imge örgüsünde, seste çok çeşitliliktir. Dinamik şiir yaşayan bir şeydir"
Şunu söylemek istiyorum benim üzerinde çalıştığım bu şiirin geleceğin şiiri olacağı konusunda hiç tereddüdüm yok. Bu konuda yenilikçi davranan arkadaşların da 2000'li yılların şiirinde öncü olacağı kanaatini taşımaktayım. Çünkü bu sıradan kalıpları kırmadıkça, imge de özgünleşemedikçe, şiirin kalıpları zorlayıcı, yıkıcı yeniden yapıcı, yıkıcı yeniden yapıcı olduğunu kabullenmedikçe, şiir meşalesini gençler olarak bir yere taşımak olanaksızlaşacaktır.
4)
Şiirin o kutsal sularına yelken açalım ve şiiri tanımlayalım dilerseniz. Nedir şiir sizin için?
Şiir bir iç kanamadır. Şiir yalnızlığınıza örttüğünüz bir örtüdür. Şiir bir başkalaşımdır. Şiir insanın karanlığıdır. Işık aldıkça fenalaştığı, soludukça kendinden sızdığı ve yavaş yavaş eksildiği bir yanıdır. Şiir aslında evrensel kümedir.
Şair gözünden bazen şiir boş kümedir! Sen eksilirsin o tamamlanır. Sen bölünürsün o çoğalır. Sen kısalırsın o uzar. Ve yekun aldığında bir çift göz çıkar ortaya. Kalbine iliklediğin bir çift söz. Ama şiiri doyuran okuyucudur. Bu da bu ülkede mümkün olmadığı için şairin yalnızlığını şiiri de çeker!
5)
Şiirlerinizde yer yer toplumcu imgeci tutumlar, yer yer modern şiirinde kalıplarından sıyrılarak farklı bir izlek sürmektesiniz. Şiirde sözcüğün ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini, şiirin ahengi ve mihengi olduğunu gösterme çabası sezmekteyim. Sözcük de, dize yapısında ve bir bütün olarak şiirlerinizde yenilikçilik gözlenmekte. Neler söylemek istersiniz bu konuda? Neler anlatır şiirleriniz?
Tespitlerinizde tamamen haklısınız. İşte tüm bunlar dinamik şiirin dinamikleridir.
Modern Elit Dinamik şiirin altyapısı her sözcüğün şiirde anahtar olma eğilimidir. Dize içerisindeki sözcükler kendi anlam ve içeriğini zorlayarak şiire bir doğurganlık getirir. Burada amaç her sözcüğün başlı başına bir şiirin yapı taşı olduğunu sergilemek ve bir sözcüğün bünyesinde barındırdığı nitelikleri ortaya çıkarabilmektir. Sözcüğün şiirdeki etkisini ve yaratıcılığını vurgulamaktır. İnsanın hücre yapısının önemi gibidir. Uzun vadeli yaşamak için (bir şiirin kalıcılığı ile bağdaşır) nasıl hücrelerinin kendini yenilemesi gerekirse, şiirde de hücre sözcüktür. Hep kendini yenileyen anlam olarak büyüyen bir boyut kazandırmalıdır. Her okunulduğunda yaptığı yeni çağrışımlarla belleği zorlamalıdır. İmde şiirin kalıtsalıdır. Şiir her okunduğunda farklı bir anlamla bizleri selamlamaktadır.
Dinamik şiirin derdi insana her dizeyi motif motif işlemektir. İğneyi batırmaktır. Renk renk ipliklerle farklılığını insan belleğinde kayıt altına almaktır.
Dinamik şiir kendi içerisinde dizeler arası ve sözcükler arası göndermeler yapar. Böylece şiiri daha akıcı, sözcükleri daha kalıcı ve şiiri de bütünsellik açısından akılcı kılar. Şaşırtıcılığı da buradan gelir. Şiir her dize de yenilikçiliğiyle yaratıcı imgeleriyle, anlamdaki çok çeşitliliğiyle ön plana çıkar.
Aslında ben şiirimi çok geniş bir perspektiften ele alırım. Şiirim yeryüzünün bir yansımadır. Şiirim hüznün bir yansımasıdır. Şiirim yalnız başına ama çok gür insanın insanda akmasıdır. Şiirimin temelini aşk, insan ve toplumdur. Çünkü duyarsızlıktır hayatta beni çıldırtan. Eğer insansanız ve eğer bu yeryüzünde yaşıyorsanız, dünyadaki her olaya kulak vermek zorundasınız.
Bakınız Damar'ın Ocak 2007 sayısında yayınlanan Bağdat Bağdat' karşı şiirim nasıl bitiyor
fışkırmak için yarık beklemezken su
güneşe bükmezken ay çiçeği boynunu
çocukların gazozu sökerken iliğini
duruyor insanlık
ölüm(ün) saatini kuruyor
Ve yine hangi çocukluk isimli bir şiirimin son kısmını burada sizinle paylaşmak istiyorum:
x
Türk bir çocuk Kürt
Kürt bir çocuk Türk
aynı harflerden yapılmış
doğada saf bulanan
ve birleşik ve bütün
119 derecede eriyen
444 derecede kaynayan kükürt
çocuk yaşamın dudağında uçuk
ikindinin dudağında büyüyen morluk
akşamın kucağında
kauçuk yürekli
ve bir misket gibi
yuvarlayan dünyayı!
Şimdi şunu söylüyorum bugün yeryüzünün dengeleri değiştirilemeye çalışılırken siz bir şair olarak buna sessiz kalırsanız, tüm toplumun vicdanın sesi olmayı başaramazsanız bu içinizde yara olarak büyüyecektir. Çünkü sanatçı topluma nefer olmalıdır. Topluma önder. Gönderi bayrağa çekmek sanatçının, bayrağı dalgalandırmak ise toplumun görevidir (tabi sanatçının da)
Şiirimin bir yanı aşka ve doğaya diğer yanı toplumun dinamiklerine dayanır. Dinamik şiirin temeli doğaya bağladır ve doğadan beslenir. Doğadaki süreğenlik ve akıcılık dinamik şiirin merkezini oluşturur. Bu hareketlilik doğanın temel bir yansıması olarak şiirin içinde belirir. Temel öğeleri doğanın içerisinde bulunan sözcüklerdir. Şiirin inşasını bu sözcükler teşkil eder. (bir dalın salınması, bir kuşun devinimi, uzun vadede de olsa bir toprağın usul usul kayması, bir nehrin doğanın rehberliğini üstlenip yeryüzünü gezmesi yine denizin kendi içerisindeki anafor gibi, yağmur tanelerindeki irili ufaklı ifadeler dinamik şiirin meşguliyetidir.
6)
"Şiirde arayışı çok severim" diyorsunuz. Bu arayış nedir? Ne olmalıdır size göre, açabilir misiniz?
Genç şiirin dinamizmidir. Yazılabildiği iddiasıdır. Eskiyenleri atmak ya da yamalamak değildir amaç. Yenisini dikebilmeyi bilmektir. Farklı formlarda ve modellerde her insanın ruhuna oturabilecek şiir beklentisidir. Her rengi kullanmayı bilmektir. Renkler arası geçişleri ve renkleri karıştırarak yeni yapıları elde etmeyi becerebilmektir. Amaç toplumun doygunluğu değildir. Ama beslenme ve şiirdeki çıkış noktası hayat ve toplumsa, toplumun şiirsel açlığına yanıt bulmasını bilmek gerekmektedir. Bir şair gökkuşağındaki tüm renkleri bünyesinde barındırabilir. Çok çeşitlilikteki kasıt şairin şiirini tüketmemesidir. Dinamik şiir geleceğe kalmak için çabalar. Bünyesinde hep bir soru işareti barındırır. Bir çözümsüzlük ve bir çıkışsızlık içerir. Dil ve anlamda hep yeni olanı dener. Çünkü var olanı tekrarlamak ve tekrar olanı var etmeye çalışmak, değişik formlarda sunmak günlük edebiyatın beklentilerini karşılayabilir. Şiir şairinin geleceğe bırakacağı en büyük yengi olmalıdır.
Dinamik şiir buluş öğesini şiir ve sözcük temelinde çok önemser. Şiire sürekli bir katkı ve sürekli bir çağrışımlar bombardımanı sağlamayı ilke edinir. Anlam örgüsünü, bütünlük yetisini ve imge tütsüsünü şiirde yakmayı unutmadan, en ince zekayı işlemeye gayret eder. Bu yüzden geniş bir perspektifi olan ve üzerinde çalışıldıkça kendini ele veren bir şiir ortaya koymaya çalışır.
Duyargaları sonuna kadar açılmış, toplumsal izlekleri içinde barındırmaktan korkmaz. Bir ressamın doğanının renklerini hassasiyetle işleyişini, bir heykel traşın her darbede yeni bir buluşa çığır açışını, bir sanatçının sesini çok çeşitli kullanışını, bir bahçıvanın gülü yeniden var etmek için budayışını kendine izlek edinir.
Sözünü İlhan Berk'in "Şiir duvarcının elinden düşürdüğü tuğlanın yere düşmesinde değildir/ havada asılı kalmasındadır" dizelerindeki yalvaçlığıyla, dinamik şiirde de neyi aradığını vurgulamak ister.
7)
"Şair, bana yağmurdan bahsetme, yağdır!" diyor Victor Hugo. Ne demiş olmalı sizce?
İşte şiirin gizemi ve efsunu da buradan gelmekte. Şiir anlatılmaz yazılır. Mallerme'nin dediği gibi "şiir sözcükler dinidir" . Şiir çatılır, ortaya çıkarılır ve doğum geçekleşir. Artık bu çocuğu her okuyucu kendinde farklı besler, büyütür ve benimsetir. Kimi yıllar sonra Yılmaz Odabaşı'nın Feridesi olur. Kimi yıllar sonra Nazım'ın Hürriyet Kavgası. Kimi Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı. Kimi Necip Fazıl'ın Kaldırımlar'ı. Kimi Atilla İlhan'ın Ben Sana Mecburum Bilemezsin'i. Kimi Orhan Veli'nin İstanbul'u. Bakınız herkes farklı sahiplenir ve farklı solur şiiri kendinde. Ve şiir şairinin önüne geçer. Ondan çıkar, bizim olur.
Demek ki şiir yazılır ve sahibine teslim edilir. Artık üzerinde düşünmesi gereken üzerinde yazması gereken okuyucudur. Şair annelik görevini tamamlamış ve şiirini doğurmuştur. Şimdi sıra okuyucudaki büyütme işlemindedir. Oğuz Atay'ın dediği gibi "Ben buradayım sevgili okuyucu, sen nerdesin"
8)
"Şiirde mühendislik gerektiğinin farkında. Salt ilhamın bir olumluluk içermediğini kanıtlıyor, Mustafa Ergin Kılıç" demiş, Hüseyin Avni Cinozoğlu. Evet, salt ilham şiirin doğması, oluşması ve tamamlanması için tek başına yeterli bir öğe değil! Sanırım bu tanıma sadece tuğlalardan örülmüş bir evi örnek göstermek yanlış olmayacaktır. Her halukârda ev örülmüş, fakat tamamlanmamıştır, öyle değil mi?
Şiirdeki bu mühendislik kavramını açabilir miyiz? Nedir mühendislik? Gençler nasıl birer mühendis olabilirler?
Bakınız aslında Cinozoğlu hocamla ile çok geniş şiir söylemlerimiz, şiir üzerine çalışmalarımız olmadı. Yalnız ne kadar gerçek bir şair olduğunu benim şiirlerimi okuduğunda anladım. Şiirimi benden daha iyi analiz eden biriyle karşı karşıyaydım.
Burada söylenmek istenen ilhamla şiir yazılmayacağıdır. Şiirin bir söz işçiliği, dize bekçiliği, zaman törpüsü, ömür eskisi olduğudur. Çünkü insana bir sevinç, bir aşk, bir ölüm şiir yazdırabilir. Ancak bu iç döküşten, kişisel bir günlükten öteye geçemez. Şiiri şiir kılan yazıldığından sonra üzerinde çalışılan süreçtir. Mühendislik konusu da buradan gelir. Temelinde şiir bir proje ve plan doğrultusunda yazılmazmış gibi gelse de, kaba hat çıktıktan sonra, taş taş örülür. İç aksesuarları ve cephe aksesuarları yerleştirilir. Mesela şiirde isim başlı başına bir iştir. Tüm bu detaylar da bir mühendislik inceliği, bir hesap duyarlılığı gerektirir. Şiiri yazdıran duygular değildir.
Bugün olduğunu kabul ettiğiniz bir şiiri üç ay sonra elinize aldığınızda şaşırabiliyorsunuz. Bu da her zaman şiirin hep bir süreç işi olduğunu göstermez. Bazen doğru bileşenlerin ve parametrelerin olduğu bir ortamda on dakika çıkan şiir yüzyıllık olabilir.
Ancak şiirin bir bilim olduğu muhakkak. Buradaki mühendislik mecaz. O hassasiyet ve yaklaşım gerekmekte. Bakınız şiir insandır. Bugün by pass ameliyatına giren bir kişiyi hayata döndüren nasıl 3-4 damarının değişimiyse, sizin de şiir diye yazdığınız şeyi, 1 yıl sonra elinize aldığınızda hayata döndüren 3-4 sözcük değişimi olabilir. Sonra şiir şiirliğini soluduğunu ve yeni bir yaşama başladığını fark eder. İşte şair de burada kalemini neşter gibi kullanabilendir. Ben çok şiirimi yıllar sonra dize dize silip geriye birkaç sözcük bıraktığımı bilirim.
9)
2006 Eylül ayında çıkan ilk kitabınız "Lâlfabe" nin ardından Kasım 2006'da "Beş Duyum"u çıkardınız. Biraz da kitaplarınızdan bahsedelim şimdi de.
Konuyla ilgi değerli üstatlarımızın görüşleri kısa kısa vermekte fayda görmekteyim.
İronik bir dille hayatın değişik koordinatlarını içeren imgeleri, kendine özgü bir buluş tekniğiyle başarıyor. HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU
"küçük harf kırgınlığı var bende" dizesiyle anımsayacağım şair, çağrışımlar getiren dizelere daha çok düşkün. Şiir yolunun başında, kararlı adımlarla yürüyen şaire selam olsun. AHMET UYSAL
"geçmişimi topladı sular bir kıyıya / düz ovada patika bulan kaygıya // küçük harf kırgınlığı var bende / büyüsem de bir cümleye başlasam / kendine yetmediğini anlatsam noktaya" (z), yüzündeki alfabeden kalanlar, lâlfabe... Ne güzel bitmiş şiir (ya da ne güzel başlıyor yeniden). Eline, yüreğine sağlık. Anlaşılan o ki, daha pek çok kez ellerimin arasına bir gül gibi konuverecek kitabın.
AZİZ KEMAL HIZIROĞLU
Oldukça duyarlı, nesnel bir adamın feryadı gibi. Hem benim uzağında olmadığım bir şiir. TUĞRUL KESKİN
"Mustafa Ergin Kılıç'ın kitaplarından önce şiir dosyalarını okumuştum. Her dosyasıyla ilgimi çeken bir şair oldu. Galiba en sevdiği dil, şiir dili. Kelimelerle halvetinin hiç bitmemesi, onlardaki anlamı iyice açığa çıkarma çabasının yanı sıra, onlara yeni anlamlar yükleme isteği de özellikle dikkat çekici. Kelimelerle ne zaman sevişip ne zaman savaştığımızı ayırt etmek doğrusu pek kolay değildir. Zaten Kılıç'ın şiirleri de bunu kolaylaştırmak için yazılan türden değil. Şiirin kelimelerle yazıldığını bilen bir şairle karşı karşıyayız. Hem kelimelerin büyüsüne kapılmayan bir şiir de yeterince çalışkan bir şiir sayılmaz. Mustafa Ergin Kılıç'ta bu çalışkanlığı gördüm. Bu özenli tutumunu sürdürdüğü sürece onu hep iyi bir şair olarak okuyacağımıza inanıyorum."
HAYDAR ERGÜLEN
Ne mutlu. Yeni şiirin yazılmakta olduğunu lâlfabe ve Beş Duyum'la bir kere aha gördüm.
YAVUZ ÖZDEM
Ancak genel anlamda lâlfabe benim şiirimin üst düzey kitaplarından birisidir. Olgunluğunu çoktan tamamlamış, şiirin altyapısı iyi atılmış bir kitap. Bu kitabın ilk bölümünde sözcüğün şiir üzerindeki baskınlığı ve merkezciliği üzerine denemeler yapılmış, şiiri şairden daha çok sözcüğün yazdığı gösterilmiştir. Sözcüğün içindeki anlam türevleri çıkarılmış, sözcükler doğurganlaştırılmıştır. Diğer kısımlarda da uzun soluklu, iç dengeleri ve dize yapıları iyi kurulmuş, imge zenginlikli şiirler bulunmaktadır. Ancak hepsi farklı dinamikler, yaklaşımlar, şaşırtıcı kurgu ve şiir yapıları içerir.
Beş duyum'da ise toplumcu yüzümü birkaç şiirde öne çıkardım. Genel de kısa örgülü şiirlerden oluşmuş, az sözcükle derin anlam yakalama ve şiirde sadeleşme yolu seçilmiştir. Bu kitapta imgenin özgünlüğü uç noktalara taşınmıştır. Benim şiirimde son yıllarda özellikle su imgesi çok ağır basmaktadır. Beş duyum'da da su önemli bir araçtır şiirlerde.
şimdi suyun ağladığını
kendinden başka kim anlar!
10)
Patika'dan da söz edelim isterim. Nasıl bir dergidir Patika? Amacı nedir? Patika ile ilişkinizi anlatır mısınız bize?
PATİKA dergisi tamamen amatör ruhla 16 yıl önce kurulmuş. Başlangıçta edebiyatın uzağında duran daha sonra merkezine doğru yerleşmeye başlayan ve 50. sayısından sonra yeniden yapılanmasıyla, bana göre Türkiye'de önde gelen edebiyat dergilerinden birisi. Çünkü bu edebiyat ortamında son yıllarda her sayısı ortalama 1000-1100 satan bir dergi.
PATİKA'nın yapısı Türkiye'de hiçbir dergide yok. Çünkü okuyucuya tamamen açık, sahiplenmek ve yer almak isteyeni kabul eden gerçek edebiyat emekçilerini barındıran bir ortam. Her okuyucuya cevap veren gerektiğinde eleştiri yazısı yazan, okuyucuyla diyalektiğini geliştirmiş ve okuyucuya var gücüyle katkı sağlamaya çalışan bir dergi. Bu şu demek: Ben 2000'li yıllarda PATİKA'ya gönderdiğim bir şiir akabinde dahil oldum. Ankara'da yaşadığım için beni dergi toplantılarına davet ettiler. Ve süreç başladı. Bakınız 6-7 yıl olmuş bile. PATİKA bir okuldur. Özgür iradenin yer aldığı.
Son yıllarda yaptığı söyleşiler yayınladığı şiirler, hazırladığı dosyalarla, genç şairlere kapılarını açmasıyla, edebiyatımızda büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Çünkü şair adayların ve yazarların en büyük sıkıntısı, dergilerde karşılarında muhatap bulamamalarıdır. Ancak PATİKA'nın ilk görevi okuyucuyu hiçe saymak yerine, gelen iletileri çok kısa da olsa, mümkün olduğunca kısa zamanda yanıt verebilmektir. Ki gelen ileti sayısı haftada çoğu zaman 150-200'lere varmaktadır.
11)
Ankara büyük şairler çıkaran aslında edebiyatımızda önem teşkil etmesi gereken bir şehir. Zaman zaman Ankara'ya gelsem de pek ısındığımı ve hoşlandığımı söyleyemem. Mustafa Ergin Kılıç'ın Ankara'sı nasıldır? Ankara'nın sosyal ve kültürel yapısını bir şair gözüyle değerlendirir misiniz?
Şimdi siz ANKARA deyince birden bir esikliğimin farkına vardım. 10 yıldır edebiyatın içerisinde olan biri olarak hiçbir şiirimde Ankara adının geçmediğini fark ettim. Tabiî ki birçok şiirimin ana beslenme kaynağı olmuştur. Sanatsal altyapımı attığım şehirdir. Değerli Şair Ali CENGİZKAN'ın Ankara şiirleri geldi aklıma.
KARANFİLLER VE İNSANIN HUYU şiiri nasıl bitiyor bakınız:
…………….
Hepsi bitti. Bir kumru gördüğümde
(Ankara'da ne kadar da arttı kumrular, bilemezsin
belki aşktan, belki ayrılıktan diyorlar)
işte ben bir kumru gördüğümde
haberini alıyorum bahçesindeki heykelin.
Biraz büyükmüş.
Biraz mağrur
biraz sade
biraz ezik
dururmuş öyle.
Bakanlıklardayım elimde kırmızı bir karanfille.
Hangi bakanlık mı, kuşkusuz gönlümün bakanlığı.
Ankara kendi içinde konuşlanmış biraz dışarıya kapalı kendi içinde bir şehir gibi gözükse de son yıllarda yeni açılan (bir o kadarı da kapandı) edebiyat dergileriyle, şiir atölyeleriyle, düzenlenen söyleşi ve şiir dinletileriyle, dergilerin açtıkları kültür sanat evleriyle bir hayli soluklanmıştır. Ama yine de temel sorun Ankaralı şairlerin bir araya gelememesi ve tutkunlaşamamasıdır. Şair çırak ilişkisinin neredeyse hiç yaşanmadığı kendini kanıtlamış Cemel Süreya gibi Ceyhun Atuf Kansu gibi büyük şairler çıkarmış Ankara'nın bir okul olamaması hep üzmüştür beni.
Bugün baktığınıza AHMET TELLİ, ABDÜLKADİR BUDAK, ŞÜKRÜ ERBAŞ, SALİH BOLAT, ÇİĞDEM SEZER, HÜSEYİN ATABAŞ, ALİ CENGİZKAN, SELAMİ KARABULUT, AYDIN ŞİMŞEK gibi daha listesini çok uzatabileceğimiz şairler çıkarmasına rağmen, bir oluşum bir birliktelik bir usta çırak ilişkisi geliştirilememiştir. Bu şairlerin izole olmasından mı, böyle bir katkıyı esirgemelerinden midir bilinmez ama hep bir sıkıntı olmuştur benim için. Son yıllarda birçoğu da Ankara'dan taşınmıştır.
12)
Birçok yarışmada aldığınız ödülleriniz var. Bunları sizden bir kez daha duymayı ve henüz hiçbir yarışmaya katılmayan ve uzun bir süre katılmayı düşünmeyen biri olarak, Türkiye'deki edebiyat yarışmalarına bakışınızı öğrenmek isterim.
Edebiyatın ilerlemesi yönünde gerçekten teşvik edici ve adil olup olmadıklarını söyleyebilir miyiz? Neden?
''2006 Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'' ve "2006 Yaşar Nabi Nayır Şiir Gençlik Ödülleri" yarışması sonucunda; Seçici Kurul adının anılmasını kararlaştırdı. Kocaeli Üniversitesi 2006 Gençlik Şiir Övgüye Değer Ödülünü, 2006 Yunus Emre Şiir Özendirme Ödülünü ve Hasan Bayri Şiir Ödülünü (3.lük) aldı. 7. Safranbolu Uluslararası 2006 Film Festivali Şiir Ödülünde "lâlfabe" isimli dosyası "Mansiyon Ödülü" aldı ve kitaplaştırıldı. Sonra 2007 Atilla İlhan Şiir ödülünde "desibel" isimli dosyam mansiyon aldı.
Şimdi bakınız yukarıda da belirtmiştim insan egosunun yenilmez bir şey olduğunu. Aslında bazı çaresizlikler ve kendini ifade edememe sıkıntıları insanları bu yarışmalara teşvik ettiklerini düşünmekteyim. Önce şunu anlamak için yarışmalara katılıyorsunuz. İyi ve özgün şiirler yazdığınızı düşünüyorsunuz. Dergilerde bunlara cevap bulamıyorsunuz. Sonra dergilerin cevap veremediği bu şiirlere yarışmalardan ödül gelmeye başlıyor. Bir ikilem içerinde, kaotik bir hava solumaya başlıyorsunuz. Adeta çelişkiler ülkesi oluyorsunuz.
Sonra yıllarca dergilerde yayınladığınız şiirleri dosya halinde bir yarışmaya gönderiyorsunuz. Hiç bir şey ifade etmeyebiliyor.
Ya da yıllarca yastık altında biriktirdiğiniz, her sabah biraz daha bahar aşısı yaparak büyüttüğünüz, her gün biraz daha deme çektiğiniz, kiraz yedirdiğiniz, çağla koparttığınız ve hayatın tam ortasında mühür gibi düşeceğini hissettiğiniz bir dosyanızı yarışmaya gönderiyorsunuz. Bu sefer yanılmadınız. Evet ödülü alıyorsunuz. Şimdi şair olarak insan olarak ne beklersiniz. Bu şiirlerin hiç olmazsa birkaçının birkaç dergide yer bulmasını. Bulamıyorsunuz. Bulamıyorsunuz. Kayboluyorsunuz kendinizde.
Tüm bunları anlatma sebebim şudur. Şiir yarışmalarının tamamen öznel bir tutum sergilediğini belirtmek için. Aynı şekilde dergilerinde duruşları ve bir şiir anlayışları olduğunu vurgulamak için. Burada yanlış olan şudur. Eğer gerçekten şairseniz kendi sesinizden, şiirinizden, hayata bakışınızdan kurtulup; karşıdakinin şiirine şiir mi değil mi gözüyle bakabilmeyi becermektir. Yoksa öznel beş tane şairin (kendi ses renklerinden ve biçemlerinden bakarak. Her ne kadar nesneliz denilse de, her şairin kendi yazmak istediği şiiri yazanı daha çok benimseyeceği konusunda hiç şüphe taşımamaktayım. Bugün siz somut şiir için çırpınan 50 yaşında bir şairseniz ve jüride 25 yaşında bir şair somut şiirin en başarılı örneklerini veriyorsa bundan vazgeçemezsiniz. Ancak bu şiir diğer dört şair için ne ifade eder acaba!) seçtiği şair, diğer öznel baş tane şair için sıradan ya da vasat şiir izlenimi yaratabilir.
Özetleyecek olursak, önce şiirin, şiir dünyasının ve edebiyatın dokusunu algılamak için bu gerekebilir. İnsan olarak bir terazi ihtiyacı, bir tartılma içgüdüsü taşıyorsunuz. Çünkü taşıyorsunuz! Ve birilerinin duymasını istiyorsunuz. İşte bu aşamada yarışmalar düşünülebilir. Bir taraftan da yıllardır tarafsızlığı tartışılan platformlar olduğu için hassas dengelerinizi de bozabilir. En önemlisi şiiriniz sekteye uğrayabilir ki, o vakit gerçekten yaranın hasını alırsınız.
13)
Aşkla ilgili de bir sorum olacak. Ben 3 yıldır âşık olamıyorum. 3 yıldır da doğru düzgün şiirler yazamıyorum. Aşkla şiir arasında bir bağ olabilir mi gerçekten? Aslında bir başka gerçekte âşıkken ortaya çıkan şiirler aşk şiirleri olmuyor. Sevgilime de yazmıyorum onları! Şimdi bu durum nasıl açıklanabilir?
Aşk ile şiir arasında var olduğu sanılan bağ bence yoktur. Bir şair şairse eğer yazmak için hiç bir şeye ihtiyaç duymaz. Çünkü şiir duygulanarak yazılan bir şey değildir. Bunlar lise dönemlerinde yazılan ancak hatıra defterlerini doldurabilen birer duygulanımdır. Kalp tayfıdır o kadar. Geçer. Geride hiçbir şey kalmaz şiir adına.
Şiir zekayla, donanımla, şiir bilgiyle, genlerle, tanrının bize verdiği yeteneklerle yazılır. Sanatın her dalı böyle değil midir? Duygu bu nokta da çok az bir yer tutar. Çünkü duygunun da içeriği ölüm, aşk, sevinç, yalnızlık, delilik, dışlanmışlık, öz güvensizlik, çaresizlik olabilir. Şimdi bunlardan aşkı çıkarsanız diğer duyguların tetiklemeleriyle de şiir yazılır. Ancak bu tetikleme en fazla şiirin başına oturtur insanı. Şiiri yazdıran insanın şiir donanımıdır.
Bakınız Orhan Pamuk Türkiye'nin ilk Nobelli yazarı. Her gün düzenli olarak, takım elbisesini giyip sabah dokuzda masasına oturup akşam altıya kadar bir memur anlayışıyla yazdığından bahseder. Çünkü yazı bir disiplin işidir. Kendi dinamiklerinizi bilginizi iyi oluşturmuşsanız, aşk gibi yada diğer tetikleyiciler gibi bir dış güce ihtiyaç duymazsınız. Zaten daktilonuzun başına oturduğunuzda (biraz nostalji yapalım istedim) otomatik çağrışımlarla ve hayal dünyanızla yazmaya başlıyorsunuz. Çünkü yaşanmışlığın verdiği birikim, karda ekmek arayan serçe, yaprağın hışırtısı, cama vuran dal, kelebekteki renk cümbüşü, ovadaki uçsuzluk, köy çeşmesindeki bakır maşrapa, annenizin kalaylanmış güğümü, babanızın boğazının düğümü de pek tabiî ki sizi şiire itebilir (aşk gibi) ama yalnızca iter. Kalanını yazmak için şairlik gerekir.
14)
Pekâlâ; aşk mı, yoksa şiir mi diye sorsam… Ama mutlaka birini seçmeniz gerekiyor, tek bir yanıt bekliyorum sizden ve neden?
Tabiî ki şiir. Şiir benim yaşam biçimim. Şiirsiz yarım kalırım ama aşksız şiirle tamamlanırım.
Şiir benim yıllardır her derdimi dinleyen, karanlığıma ortak olan yalnızlığımı bölen, sessizliğime ses veren, uykusuzluğuma uyku olan bir şey. Yıllardır hep yanımda. Ben bırakmak istesem de o beni hiç bırakmadı. Çok sadık kaldı. Ama aşk kaç defa terk etti beni. İşin tuhafı aşkın her bırakıp gittiğinde şiirdi hep yanımda olan. Bu durumda aşkı seçmem şiire ne büyük haksızlık olurdu değil mi?
Birde aşkla hiçbir zaman birbirimizi anlayamadık. Ama şiir hep anlamıştır beni. Yaşama tutunmamda yardımcı olmuştur. Manik depresif hallerimin değişkenliğini dengelemiştir. Tek dezavantaj emeğinin karşılığını alamamak olabilir. Bu da geçtiğimiz yıllarda birçok genç şairi ölüme terk etmemiş midir? (bunu kabullenmek istemesek de bu bir gerçektir çünkü bazılarını tanımaktaydım) İşte şiirin en acı gerçeğidir bu. İşte aşkla şiirin tek ortak yanları da budur belki, hayal kırıklığı!
Tabiî ki şiir. Çünkü şiir üzerindeki aşkın da kirini alır ve şiir belleği en iyi temizleme metodudur. Kalbi arındırma. Ah şiir dur kalbimi yine telaşlandırma!
15)
Gerçekleştirmeyi isteyip de, gerçekleştiremediğiniz hayalleriniz var mı? Bu hayaller neden gerçekleşmedi?
Hayatta birçok hayal gerçekleşmez zaten gerçekleşse hayat biter. İnsan hayatta aradığını bulmaya başladıkça kaybolur. Bakınız PATİKA'nın 57.sayısında Nisan-Mayıs-Haziran sayısında çıkacak şiirimde ne diyorum:
ve aradığını bulamamak
çünkü aradığını bulamamak iyidir
insan buldukça kaybolur!
buldukça insan harp olur
darp olur insan buldukça
İşte kilit burada anahtar burada. İster aç kapıyı gir içeri. İster kal dışarıda. Bu aradığın mutluluğa bağlı. Ben hayallerimden uzak dururum çoğu zaman (bu bahsettiğim şiir ya da hayattaki idealler değil elbette). Ufak şeyleri elde etmem. Bekletirim. Ve bir süre sonra bunu elde ettiğimde bir haz duyarım. Biraz zamana bırakırım zamanı. Biraz kendimi. Böylece özlemeyi özlemem. Çünkü hep bir özlem koyarım nesnelerle ve insanlarla arama. Ve eşyalarla. Bu benim hayat kazancımdır. Bu benim var oluş taslağım ve nihayetimdir.
17)
Sona yaklaşırken sizden bir şiir okuyalım isteriz. Buyurun...
Size lâlfabe'den bir şiirle sesleneyim. Çok önemsediğim ama bir türlü yerini bulamadığını düşündüğüm şu şiirimi. Hala okurken içimi titretir. Bazen böyle olur. Belli şiirler tüm şiirlerinizin üstüne çıkar. Ama bunu diğerlerine hissettirmemeye çalışırsınız! Küstürmemek için diğer şiirlrinizi!
uyusun tüm sular
fark ettim
sarrafta rafların tozuna hiç basılmamış
kitabımın adını yazarken
basılınca daha bir yalnızlaşıyor her kitap!
kendinden menkul en değerli keder
yaraya türev atılmayan nara
yaşama grev edilmeyen küfür
fark ettim
camın önünde kıbleye döner
bir peygamber çiçeği
hayata kriz
an/t/n/em kendi suyuyla çürür
fark ettim
daha samimidir bana sarma tütün nargilen
daha yakın semaver demlikten
yoksa içtiğim sigara ve çay
uyunmuşta sevişilememiş bir kadındır
tavan aramda çözülmemiş esrar
fark ettim
yaşadığını fark edince ölüyor insan
yanmayan mumun anlamını çalışıyor
karanlıkta
sönüyor da yangın
tutuşmuyor bile mum
bir tek kibritmiş dilimden anlayan
fark ettim
özeniyor karşı kıyının ormanları bize
yaşamadılar ama yandılar diye!
ah dudakları acıyan biri
izmaritini tükürse çamların küflenmiş göbeğine
kandırıp izciyi bir ateş gömse kendini geçici küle
yetişmese izcinin matarasındaki su
üst dizede izmaritini tüküren köylüye
fark ettim
bir avcı uyuya kalmış içimizde
göçten henüz dönmüş yorgun
uyandırmaya kıyamamış bıldırcın sürüsü!
bu yaşam cıngılında
uyusun tüm sular
düşmanda
yaşasın ateş gönlünce
ölümdür insana anlam
anlama insan bulamam!
18)
Son olarak okurumuza iletmek istediğiniz bir notunuz var mı?
Önce size notumu ileteyim. Şiirlerinizi okuyorum. Şairi şair şiiri şiir yapan tılsımdır. Ama şifre burada işte. Bu tılsım hiç çözülmemelidir. Son dosyan Toz Yanığı'nı okuyorum. Başarılı şiirler içermekte.
Son olarak okurumuza şiire sahip çıkmalarını öneriyorum. Çünkü şiirin yalnızlığı hiçbir şeyin yalnızlığına benzemez.
Şiir sesimiz olsun isterim, şiir sessizliğimiz. Sizin de hep şiir solumanızı dilerim.
2007
Egemen Arslan
DIŞGÜDÜ
'bölen,bölünen ve kalan:
fark,ben ve zaman'
renklerin cümbüşüne bağlandık: yanıldık
iklimlerin parıltısını çekerken içimize
ölümü uzak zamanların uğultusu sandık
ölüm,yaşamanın en büyük sırrıydı oysa: yakındı
ölüm,maddenin zamanda,
ruhun boşlukta uyuma haliydi
ömrün en yüksek rakımlı tepesi:yaşlılık
inceden alaya alıp zamanı,bir yandan özlemek
ılık baharların tatlı tedirginliğini düşünürken
dalgınlığın hüznünü suskunluğundan öpmek
beklentilerle başa çıkamadık:beklentiler boşa çıktı
yükseliyoruz sandığımız tersten alçalmaktı
aynıydı zamanın ve kalplerin kırıldığı nokta
sınırlarımızı zorladı hep yergi ve yargı: hiçlik
yaşadıkça ölüme çok uzaklardan baktık
renklerin cümbüşüne bağlandık: yanıldık…
Hande Dipligüneş
Yüzün Düşmüştü Suya
Yüzün düşmüştü suya
Suda bir çırpınış, bir kuş!
İlk kez ben gibi bir bakış;
Tarifsiz...
Annem tutmuştu ellerimden
Ellerimde bir öksüzlük, bir yakarış!
İlk kez ben gibi bir bakış;
İmkansız...
A.Uğur Olgar
KIZIL MADIMAK
- otuz yedilerin anısına -
otuz yedi çiy damlasıydınız
madımak yaprağında
akarsu hasret'lerini
altıok'larca sapladınız
çimen denizine
küldünüz: tomurcuğa durmuştunuz tezlenerek
dikenlerin arasından sıyrılıp gülmüştünüz dünyaya
açmak istemiştiniz peçesini kara zaman yazgısının
ay'dınız siz onlarsa ne çok gizlenmişti öte yüzünüzde
siz gökyüzüydünüz
onların utançsızlıklarından kızarmıştı sivas mavisi,
tüterken dumanı can'ların
tarihtiniz: başınızı eğmiştiniz
kaldırmamak üzere..
Aydan Yalçın
YÜRÜYORUM
randevu almadan geldiğim
bu dünyanın
düş yorgunu kentinde
yürüyorum
bir kolumda paslanan umutlar
diğerinde
ucuza giden gençliğim
ıslak kaldırımları
yürüyorum
denizlerim akmış olmalı gözlerimden
gelişin
beklediğim tek ışık
ayrılık
kaybettiğim ellerin
Necmettin Sarı
ÇİRKİN ADAM
" Bu sevgili hanım, niçin aşığı Sergius
karşısında bu kadar heyecanlanıyor? "
Juvenal
Ölüm her canlının acıyla şişmanlayan yanıdır
Kanda kızıl gülüşler boğuldukça çoğalır,
Aşkın siyah gözleri, köklerini insana saldığından beridir,
Sümbül korur rengini, onurun sakinleştiği yerde.
İnsan, bir adamın en çirkin hali
Apollo'da ağladı günahın onuru,
Nil çok kurak bir mevsimin aşkıdır,
Lagos'ta öfkenin susatan teridir üstündeki nam
Bir kadının peşinden aşk gider
içinden utanç geçer kaba ve gerekçesiz
Kimse kendi kalbine aşk duymazken
Yırtılır insan suratından dikilen ölüm
Yırtılır denizin güneş batan gözleri,
İnsan, bir adamın en çirkin hali
aşkın en kadın ifadesi ilk kez dirilir
üstüne kusar ölüm, bir gemiyi terk eder,
vahşi bir boksör yumruğudur Pharos'ta kadın
tahammül ve eziyet dişidir gurur kadar
kanından fışkıran sümbül mü güzel,
üstünde duran cinsiyeti mi çirkin
Hyacinthus bir sümbül ve bir erkektir,
Aşk ne kadar çirkin
Ve çirkinlik ne kadar Apollo ise.
Hayat, çok çirkin bir kadındır
Çamurun rengi
ve bıçağın sesi gibi.
Uyusun Hippia,
sümbül kurusun.
(03.02.2006)
| | |
|