
|

|
| |
A.Uğur Olgar
ŞİİRDE ADALETSİZLİK DUYGUSU
"
"İnsanların çoğunda adalet sevgisi,
adaletsizlik korkusu yüzünden vardır."
La Rochefoucauld
Adalet nedir? Gerçek adalet var mıdır? Adalet tanrıçası Themis,
Türk şairlerine yeterince eşit davranabilmiş midir? Bu sorulara
yanıt verilebilmesi adalet kavramının kökenbilim anlamının ve y
apısının incelenmesine bağlıdır. Bu açıdan baktığımızda adalet
kavramının gerçeğe ve ülküye yönelen başlıca iki yönü olduğunu
görürüz. Herkesin (her şairin) insan olma onuru ile yaradılışına
dayanan iç ve düşünce temizliğinde hak, töre ve insanlık duygularına
karşılıksız bağlanışında beliren ülküsel anlamda adalet, hukukun
ulaşmaya çalıştığı yeri belirtir. Gerçek anlamda adalet ise tümüyle
bir uygulama sorunu olup, yasalarla ve yasaların uygulanmasıyla
yakından ilgilidir ve burada amaç toplum (şairler) için en yararlı
sonucun gerçekleştirilmesidir. Kuşkusuz kavram, gerçekliğe yönelen
yanı ile daha geniş ve kapsamlı olarak geçerlidir.
Toplum içinde barış, uyum, eşitlik, haklılık ve düzen yaratma gibi
görevleri olan adalet, hukukun özü ve amacıdır. Herkesin (her şairin)
yasalarla tanınmış hakkını vermek, yasalarla verilmiş haklara ilişmemek
gibi sözlük anlamları yanında hukuku uygulayan devlet örgütlerini ve
eşitlik ilkesini de betimleyen adalet, çok yönlü ve göreceli bir kavram
olup, sözlükte verilen açıklamalar adalet kavramını tam olarak
karşılayamamakta, adaletin yasalar ötesindeki boyutlarına ışık
tutamamaktadır. Çünkü yasaların (şiir teamüllerinin) tam ve doğru
uygulanması bir anlamda adaleti sağlar, ama her anlamda adalet
için yeterli değildir.
Doğal hukukçuların geliştirdiği bir kavram olarak toplumda yerleşen
adalet duygusu ile birlikte gelişen karşıt bir duygu olan adaletsizlik
duygusu ise günlük yaşam deneylerinden ortaya çıkan çok daha güçlü bir
duygudur. Yaşam gerçekleri ve uygulamadan doğan sorunlar bu duyguyu sürekli
beslemekte ve geliştirmektedir. Bu ise, adaletsizlik duygusunu doğuran
nedenleri ortadan kaldırmak ve aksamaları önlemek konusunda adaleti önemli
kılmaktadır. Adaletsizlik duygusu genel yasaların ve özel kararların canlı
bir yapıcısı ve biçimlendirici unsuru olup, kaba güce karşı hukukun galip
gelmesine yardım eder.
Bu açıklamaların ışığında, Türk şiirinde gerçek anlamda adaletin var
olduğunu söyleyebilir miyiz? Büyük kent-taşra ayırımının yapıldığı,
zaman zaman taşranın acımasızca yerden yere vurulduğu, şairlerinin
köylü kurnazlığı ile suçlandığı bir şiir ortamında eşitlikten ve
düzenden söz edilebilir mi? Büyük kentte yaşayan şairlerin her türlü
şiir etkinliğinde ve ürünlerinin dergilerde yer bulması konusunda
taşradaki şairlere göre birkaç adım önde olduğunu söyleyemez miyiz?
Taşrada yaşayan bir şair - kentli bir şair olsa da, çünkü bir kavram
olarak taşralılığı şiirdeki sığlığın ve hamlığın betimleyicisi olduğunu
bilsem (yine de taşra yerden yere vurulmayı hak etmiyor) ve taşrada
yaşayan birçok değerli kentli şairin varlığından haberdar olsam da - ağzı
ile kuş tutsa büyük kentin eski ve önemli bazı dergilerinde kendine yer
bulabilir mi? Bazı dergilerce genç şairlere önem verme adına, şiire
sonradan başlamış daha yaşlı fakat yüreği ve şiiri genç şairlerin ürünlerine
- ne denli güzel ve çağcıl olsa da - yer verilmediği/verilmek istenmediği
bir gerçek değil midir? Ne yazık ki, bugün bazı yayınevleri genç şairlerin
dışında kimsenin kitabını basmamaktadır, ki bunun mantığını anlamak güçtür.
Önemli olan fiziksel yaş değil, şiir yaşıdır. Ülkemizde ve dünyada şiire
kırkından sonra başlayan ve yeni şiirin izin süren yüreği çok genç şairler
vardır. Bir şiirin yalnız tek bir dergiye gönderilebileceği, bir dergide
basılan şiirin artık asla başka bir dergiye gönderilmemesi gerektiği,
gönderildiği takdirde bunun etik olmadığı, yalnız gönderildiği derginin
malı görülmesi gibi burjuva-mülkiyetçi bir anlayışı da şiirdeki
adaletsizliklerden saymalıdır. Kanımca bu, son derece benmerkezci,
sahiplenmeci ve ipotek altına almacı gerici bir yaklaşımdır, Şairin
özgürlük alanını, iyi bir ürününü birkaç yerde yayımlatarak daha çok
okurla buluşma, paylaşma isteğini ortadan kaldırmaktadır.
İşte genel anlamda ve özel olarak da şiir bağlamında diyebiliriz ki,
artık toplumun her kesiminde adalet duygusu yerini yavaş yavaş adaletsizlik
duygusuna bırakmaktadır. Şiirde de, eşitlik ve düzeni etkileyecek olan,
büyük kentin eski, köhne, kalıplaşmış, şaire üstten bakan, yanaşılmaz
gücüne karşı hukukun galip gelmesine yardımcı olacak olan ve adalet
duygusuna adaletsizliğin önüne geçilebilmesi için önlem alma içeriğini
kazandıracak olan bu adaletsizlik duygusudur ve bu sürecin işlemesini
beklemekten başka yapacak bir şey yoktur.
olgar33@gmail.com
http://ugurolgar.sitemynet.com
Ahmet Günbaş
KAMAŞIK
Ay mı öptü acep kim?..
Islığımın ipiyle
söküğünü dikiyor serçe
bahçenin kanadığı mevsim...
Dallarıma tırmanıvermiş akşam
balkonumun tırnağını keserken
Geç fark ettim...
Bir şiir aralığı bıraktım hayatla arama
Ordan sızıyor gün ışığı kedi kuyruğuyla
gümüşünü parlatarak anıların
Kuş seslerini eliyorum bütün gün
çocuklar sabahla koştursun diye
Güllerim kıkırdıyor telaşıma
Sardunyalardan almışsındır haberi
- hem göz hem çene -
Nasıl mıyım?
İyiyim, iyiyim! Yok bişeyim!..
Ara sıra çay bardağımda bir fırtına!
yelken açıyor eski bir kedere
Adaaaaammm sen de!..
Yeni unutuşlar koydum küçük dalgınlık-
lardan örülü sepetime
Üç kez çitiledim yalnızlığımı
bekleyişlere serdim
Ah bu karanfil / kamaşık aşık
son dizede boynunu bükmese!
ahmetgunbas@hotmail.com
Aziz Kemal Hızıroğlu
UNUTULMA VAKTİYDİ
kaybolan yüreğimi
arama hakkını hangi uçurumdan
mutluluk kitaplara sığınmış
usum sulara çağrılmışken
titreyen ellerimi
omzuna dokundurma cesaretini nasıl
ömrüm acının vazgeçilmez çıkını
ayaklarım gelgit dansındayken
tipilenen alnımı
kır anımsatan çağrılarla nereden
sabrım geri dönüşler yüzleşmesi
kentler saçtan tırnağa köprüyken
gizlenen güncelerimi
yakma iznini kimin tarihinden
denizden çekilme sancılarım
tuz dağlarına mesken kurmuşken
kazıda bulunan kül sözlerimi
semenderle tanıştırma ruhsatını ne zaman
dalına dönemeyen yorgun yüzüme
güz yıldızımdan lifler ağarken
tam unutulma vaktiydi işte
nerden çıktı bu özge aşk...
azizkemalhiziroglu@hotmail.com
Hakan Sürsal
KIRLANGIÇ GÖÇÜ
aşklar yağmaz oldu kent tohumlarına
kollar yutkunuyor kavruluyor dudak
çırpınıyor bataklıkta tekneler
susuyor yengeçler su ıslanmıyor
aşklar yağmıyor kaktüste nem
aşklar yağmazsa parmaklar diken
aşklar yağmaz oldu kuytularda his
yalpalıyor likör kusuyor bayram
dilenci harlanmış sadaka pimli
aşklar yağmıyor kemancı kırık
aşklar yağmazsa nihaventte sus
aşklar yağmaz oldu gelinlik mecaz
perdeler karartma camlarda mazgal
önlükler kavlanıyor bahçeler beton
saklambaç gizleniyor bulunmazlığa
aşklar yağmıyor sokaklar irin
aşklar yağmazsa evlerde pas var
aşklar yağmaz oldu sevdalar yatık
camide kavuşmuyor ayrılıkçı mahyalar
sakiler mezarlık sohbetler bitkin
selleniyor lağım kaldırımlar ağlıyor
aşklar yağmıyor yaşamak sünmüş
aşklar yağmazsa kırlangıç dönmez...
Mustafa Ergin Kılıç
AKORDEON
yarım kalan isminin tamlaması var bende
kurduğum aşk cümlelerinin zamiri dert çeken fiil
dizelerin yükünü çeken yüklemden çok özne!
hangi şiirime seslensem gül kayalıklarım da
uçurum edinmeden açan
ömür düşüğü bir zaman adı sarp!
şimdi elimizde kalan sen ve ben elde
çarptıkça büyüttüğümüz acı işlem
bölemeyen yazgı!
vazoya kırıldığını hissettirmeden kuruyan gül!
denizin dalgası nasır kıyıya sürülmek ten
açılır akordeon yaram güller açtıkça
kapanır a ç ı l ı r
kapanır a ç ı l ı r
Bülent Güldal
YOL HARİTASI
Uzun aşklar koşucusu bir adam
ay avlusundan geçmiş gibi yorgun
karakalem resmini yapıyor ömrünün
yumuşacık harflerden söze hırka biçerek
incecik motifler işliyor titreyen elleriyle
dost yüzüyle gülümseyen simli çerçeveye
Sevdalardan izler taşıyor bu derin kesik
çaktıkça çivisi çıkan bu çürük tahta,
kıyısız nehrinin türkülü girdaplarında
inleyen bir tek ney'dir kim nereden bilecek,
yâr bilip de göğsüne sığındığım eyy
şimdi renk değiştiriyor ateş güz avlusunda
Dut böceğinin ipek yolundaki macerasını
bülbülün avazını bir'e sevdasından sanırsınız,
çağla çiçeğe durduğunda, gül patlamasında ya da
öz suyundan çizer kendini o yol haritası,
izbelerde anlatılanları bırak yerinde kalsın
billur sularla şakıyan şadırvanlara dön yüzünü
zaman da sevgilidir demedim mi ben sana
Biraz yanardağ, heyelan biraz ve ortasında ben
öyle bir sarkaç ki her yanıma eşit mesafede
birbirini tetikleyen iki pınar giz ve anlam,
yolların kucağında yükü aşk olan seyyah gibi
inleyerek çıkıyorum menzile doğru merdivenlerden
her basamaktan derin yaralar düşüyor payıma
sanmayın ki dünya gözüme ilişen kadar
Ekim 2006
Osman Bolulu
BABAM ÖLMEDİ BENİM
Muska yazmaz
Kurt ağzı bağlamaz
Arkasından söylenirlerdi
Gavur imam
Bakıyorum da şimdi imamlara
İyi ki 'gavuru' sevmiş anam
Cephede son azığını aşırır da arkadaşı
Yıkılmaz İsmail Hocanın kaşı
Niye sövmedin ona, derdim
Acı su tadında
Belli belirsiz gülümserdi
Oğlum, o da açtı derdi
Babamdan bana ne mal ne mülk
Benden torunlarıma ne kalacak
Babamın resmi kalıtım olacak
26 Ekim 2006
Ahmet Uysal
YOK OLMUŞLUĞUM KALIR
geldin ya böcek, yaz kalışlım ol,
olmasan da dokunuşun kalır,
haz yerine gazel bırakır haziran,
kalırsın, yok olmuşluğum kalır
bir gazel daha demişti ustam;
bir şiirle geriye yüzyıl kalır
yarım yüzyıl sürükledim aşkımı,
öteki yarıya sarhoşluğun kalır
söz gelir gece bedenime sarılır
bölünür bin parçaya ay seninle
ayağıma dolanır yıldızlar
yay kırılır boşluğum kalır
yay gerginse kırılır
kırılır hemen kırılır
dokunur dokunmaz kırılır,
kırık bir yayla vuruluşum kalır
bu gazel de biter unutulur,
iki dizesi ya kalır ya kalmaz,
“adın bilirdim unuttum”
benim karacaoğlan oluşum kalır
sana verdiğim isimler
dağılır ülkemin coğrafyasına,
her eskil kaya sana dönüşür,
belki de geriye, bu, tek buluşum kalır
gelir geçer olan neydi,
katkımız var mıdır sonsuzluğa,
vardır açıklaması olmasa da ne çıkar,
aynı ırmakta iki kez yıkanmışlığım kalır
sonunda ulaştım işte,
o büyük uzaklığa, ben hep ordayım,
bu aşk biter, yaşam bitermiş gibi
görünse de kırmızı bir gülde doğuşum kalır
ahmetuysal1@hotmail.com
Necmettin Sarı
ŞİİR KARAKTERİN ZIRHIDIR
Şiir karakterin zırhıdır.Yaşantımızın içrek yanıdır.
Bakışların dövündüğü olanca parlaklığına rağmen, göz bebeklerini
küçülten ışığı dışarıya öksürmenin adı.Yani hangimizin maskesi yok?
Şimdi bunları buraya kusan insanın yüzünde ne var sanıyorsunuz?
Etimizi inciten kızgınlığına rağmen, ruhumuzun soğuk karakterini
rahatlatmanın en öznel yoludur şiir.Kısıtlayan, kısıtladıkça özelleştiren;
özgür kılan, serbest bıraktıkça içine çeken başka ne var ki?
Kendimizi gerçekleştirme yolunda çok sık uğradığımız
durakların ulaştığı yerdir şiir. Formatının kısıtlayıcı bencilliğine
kapılmanın hiçbir anlaşılır tarafı yoktur.Sözün esnediği aralık,
kelimenin yürüdüğü yoldur.İster şarkıya kendini pazarlayan notalara
susasın ve isterse romanın hırsızına adını versin; önemli olan içindeki
evreni iletiştiğin diğerine sunma becerisidir.Bu açıdan bakıldığında
karşımdaki 'sen'in içimdeki 'ben'i anlama derecesi şiirin de
kişiselliğini tartışmasız kılıyor.Şair ile okuyucu arasındaki bağın,
iletişimin ruhunu yadırgayan yönü yok.Ancak yadırganan şiirin, şiiri
yadırgayan ile şiiri yaratan arasındaki iletişimi koparacağına inanmak
gerekir.Bir dergiye şiir yollama kararlılığını şiirsel bir sanat
anlayışının belirli bir yerine oturtmak, o karalılığın bizzat kendisine
'yeter artık' demekten farksızdır.Bu şekilde kendini şiirle ifade eden
insanları nötralize etmekle kalmıyor aynı zamanda onların zırhını da
elinden almış oluyoruz.Karakterin dışarıya karşı korunmasız varlığını
sıkı korunanların insafına terk ediyoruz.Tartmak gerek iyice; şiirle
hayatını takip eden bilinçli kitleler mi, şiire umutlarını kilitleyip
uzaklaşan kalabalıklar mı?Şiir otorite kabul etmez.Tabi bu, art arda
sıralanan bağımsız sözcükleri kabullenmek demek değil.Aralarında anlamlı
ilişkiler kurma becerisi taşıyan kelimeleri, bir sayfada akrabaya
çevirebilen herkes zırhını yaratmıştır.Ne ifade ettiği, okuyanın
gülmesiyle, kızmasıyla, aşağılamasıyla, eleştirmesiyle, öfkelenmesiyle
anlaşılacaktır.Kendini bir cümlede somuta çeken her şey insanın
kendisine dairdir ne de olsa…
Zırhtır, iki şekilde.Birincisi; başlangıçta olmayan ancak
daha sonra karakterin tam da üstüne oturacak şekilde yaratılandır.
İçsel donanımını yaratma aşamasında birey, içindeki madende ne varsa
alır ve zırhını yaratır.Bu zırh spesifiktir, katıdır ve hareket
alanını kısıtlayıcı nitelikte bir öfkeye sahiptir.Savunma amaçlıdır
ve 'iç'in dışarıya karşı yalıtımından sorumludur.Birey yarattığı
zırhın içinde kaybolma pahasına kendini eleştirilere kapatır.Zaten
önemli olan karşıdakinin ne anladığı değil, içerdekinin kendini
ne ölçüde ifade ettiğidir.Kirlenen, incinen, sevinen her şeyi alır
ve o karmaşalığı birebir taşıyan bir zırh yaratır.İçinde elini kolunu
sallar, dışarıda elini var olan her şeyden çeker.İhtiyaçları bireyin
niteliğinin önündedir, yüzü bireyin arkasında.Yarattığı zırh ise bireyin
her tarafında.Böyle bakınca her şiir tıpkı parlayan bir zırh gibi
içeride imdat çeken bir ruhun yansımasıdır.
İkincisi; zaten hep var olandır.Karakterin çocukluğunu
izlemiştir.Böylece ona hareket alanı bırakacak şekilde yerine oturmuştur.
Zırhın içlerine doğru gidildikçe ruhun ihtiyaç duyduğu alana sahip olduğu
anlaşılır.Kişiliğin kemikleşme sürecinde bu alanı koruyacak nitelikte
bir saygı taşır.Dışarının şiddetine karşı koymakla birlikte dışarıya
açılmanın güvenlikli yollarını tespit eder ve iletir.Bireyin
ihtiyaçlarının farkındadır ve koruduğu kaleye hizmet etmenin,
ruhun kendini ifade etmesine katkıda bulunmakla olacağını bilir.
Parlaktır ama ışığını uzaklara taşıyabilmek adına…Karşıdakinin
kendisini görmesini engellemek gibi günümüzün gerekli ve sıradan
anlayışına kapılmadan…Bu, içeride bağıran ruhun yansıması değil o
ruhun kendisidir.Daha samimidir, esnektir ve enginlere açıktır.
Dileyene ve bencilken bile umut edene…
Ortada kalan ruhlar adına; çarpıklığı canımızı yakan
bir karaktere sıkışmadan önce haykıralım.Karakterin kendini savunma
ilkelliği yüzümüzü maskeleme hatasına düşmeden, şiir olarak var olmak
isteyen sözcükleri uçuralım.Bunları yazanın zırhında kirlenenler,
bu yazıyı okuyanın ruhunda aklansın.Bu ruhta kaybolanlar; o zırhta
yenilensin…
sarinecmettin@yahoo.com
Mehmet Yıldız
İNSAN YARATICILIĞININ KANITI: SANATÇILAR VE OZANLAR
Doğaya koşut olarak insansal yaratıcılığını sürdüren varlık
sanatçılar ve ozanlardır. Her sanatçı, her ozan kendisine az
çok fizikçi veya gizemcidir. Ozanın düşün simgelerini, ağzından
çıkan sözcükler belirler. Ozan kendi duygu ve düşünceleri ve
çevresinin yansımalarından oluşan evrensel bir dünyanın gizemcisidir.
Şiir yalnız bir sezgi işi değil, özdeş zamanda o sevgiyi
yalınlayacak olan bir çalışma, bir istek bir niyet işidir.
Bu nedenle ozan bir yandan gizemcileri, öbür yandan kuramcı
fizikçileri andırır. Ozan şiirindeki dizeleri, düşün dünyasında
yakaladığı simgelerle oluşturur. Ozanlar hem kendi iç
dünyalarında, hem de kuramcı fizikçiler olarak atomlar
dünyasında vardır.
Bilinçaltı birikimler yalnız iç dünyanın yankıları değil,
onların uyumlarıyla dış dünyanın gerçeklerini yansıtır.
Bilinçaltı birikimler bu dolaşımla ve onların birbiriyle
uyumu ozanın vazgeçilmez günlerini oluşturur.
Her şey bir şeyden oluşuyorsa; ya şiir neden ve nasıl oluşuyor?
Bu soruya en doğal yanıt: Beyin gözeneklerinden! Atomlar dünyasının
oluşturduğu gözeneklerden yani! Düşüncemizi, imgemizi, duygularımızı
oluşturan atomlar dünyasının sürekli devinimi değil mi? Oluş, devin
ve değişimden ibaret değil mi?
Adına insan dediğimiz varlık, düşünen varlık olarak beyni olan
yaratıktır. Beynimize sormadan hiçbir şey yapamayız; hatta şiir
de yazamayız. Yani şiir de insana değgin, insanca bir şey!
Beyin, evreni oluşturan eşözdekten yapılmıştır. Bütün
yapıp-etmelerimizi beynimize danışırız. Bu nedenle düşünce
evrenseldir. Evrenin bütünlüğü içinde doğa, toplum ve düşünce
durmadan nasıl gelişip değişiyorsa; şiir de böyle bir eytişim (
diyalektik) izler.
Şiir bir tutkunun yansıması, bir tutkunun eylemidir belki de.
Başka başka etkenlerin de oraya girmesi koşuluyla! Şiir salt
tutkuyla, merakla yürümez. Ozan tutkusuna ve şiirine egemen olmuş
kişidir. Tutkusu yeteneğinden değil, yeteneği tutkusundan büyük
olan kişidir ozan!
Kuşkusuz, insan yaratıcılığının en belirgin niteliği,
onun doğanın bir türevi oluşuna dayanır.
31.10.2006
0324 7121961
Özcan Yalım
BİLSEN
Vişneçürüğü üzünç gölü
Tarazlanır aramızda
Sen o gülü bilmezsin
Üzüncü - vişneçürüğünü de
Karanlık çağımın kara kuğuları
süzülür karabasanlarla
Sen karanlığı bilmezsin
Karabasanı - kara kuğuyu da
Kara kuğular doğuya ağar
Ağarır vişneçürüğü üzünç gölünde
Sezer gibi olursun o zaman
Gene de - ah - bilsen
Foça'2005
Necdet Tezcan
SARI - YAZ
Ayrılıkların uykusuz gizlerini
Koynunda solduran sarı-yaz
Gurbetçi türkülerin kilim desenlerini
Güz/sınırda şoklar
Peşin alışverişlerin akşam yel/ine
Aşk gülünü söyletir
Alnında ıslak bir rüzgar
Abantın al/benisi
Cebimde kurutulmuş
Mor hercai
Aradığını bulamaz
Tüm teleşların yalazıyla
Hem gider hem terini okşar
Nasırlı beşler
Ve dudaklarında henüz bestelenmemiş
Uzunçalar
Sisli tepeler çatır çatır ovalar
Nasırlı iç çekmeler
Uykulanmaz ninniler
Sarı sarı sarı-yaz
odertsiz@mynet.com
Aydan Yalçın
VAKİT ÇOK GEÇ - Nostalji
gözlerinizin loş odalarını gezdim de
uzadı gölgem tünelinde hayatın
siz !
takvim geçişlerinde rastladığım kadın
ben sizi şahane elbiselerinizden değil
yağmura gebe bulutlu bakışlarınızdan tanıdım
biliyor musunuz !
yüzümü kesen güz'dü pusulasız gidişiniz
yıkılmaya yüz tutmuş bir örene gibi
yıllarca nöbetini tuttum sessizliğin
ki bu yüzden hiç bir mevsime uyanmadı iklimim
dağ kapladı gölgemi zaman zaman
tipilerle savruldum
bir resim oldum
yırttım kendimi geceden sabaha
ve
şimdi siz
bunca yıldan sonra
üstelik de bakır renkli bir günbatımında
aniden çıkıp geliverdiniz
olsanız da biraz ürkek biraz tedirgin
bakın !
gözlerimdeki taş plaktan sesleniyor size
Munir Nurettin
"Dönülmez akşamın ufkundayım vakit çok geç"
economist92@mynet.com
Mehmet Aydın
SOLGUN SORU
Geriye ne kaldı diye
Şimdi soruyorum kendime
İçimde koca bir yangın
Başımda uğultulu fırtınalar
Zaman oldu umudun
Parıltısına koştum coşkulu
Sürgit sırıtıyor çevrede
Kara bir tutku
Önünde isli bir perde erdemin
Gün oldu ilkyaz düşleri
Avuttu beni
Gezindi içimin atlasında
Kırık yaşamların büyüsü
Gecelerim sanki anılar uçurumu
Gündüzlerim iş ve gönül yorgunu
Seni hep yüreğimde büyüttüm
Ey kutsal sevi
Sabırsız beklentiler de
Uçup gitti elden
Çırpınıyor azgın suların
Dalgalarında gemilerim
Sus kalbim sus
Aşılamadı acıların
Kaynakları ülkemde
Bir ömür durmadan
Aşırtlara yekindi
Geriye ne kaldı diye
Soruyorum şimdi
Büyük bir şaşkıyla
Düşünüp kendi kendime
Atilla İnan
BETONA ATILAN İMZA
Şu gördüğün merdivenin
Harcını terle kardım
Adım Mustafa TOLU
Tarih iki bin iki
Betona işaret parmağımla
Böyle yazdım
Geçtiğin bu yolun
İşi yarım bırakan müteahhitlerini
Bilmem kaç el değiştiren sahiplerini
Kimse bilmeyecek
Öyle sağlam iş yaptım ki
Betona attığım imza
Kıyamete kadar silinmeyecek
Adil Okay
TAŞRA DERGİLERİNE SELAM - ÜTOPYA UFKA BENZER
E. Galeano, ütopyayı ufka benzetir. ''Ben iki adım atıyorum,
O, iki adım geriye gidiyor. Ben on adım atıyorum, O, on adım
ileriye gidiyor. Ufuk erişilmezdir. O halde neden ütopyalara
ihtiyacımız var? Şu nedenle: Yürüyüşü sürdürebilmek için. ''
İşte iki yıldır taşra dergileriyle çıktığım ütopik yolculuğun
özeti. (Lül: Adana'da 4 yıldır yayınlanan, Nisan 2006'da yayın
hayatına son verme kararını tartışmaya açan, Amik Hatay'da
35.sayıya kadar ulaşabilen sanat-edebiyat dergisi) Üstelik bu
yolculukta ne avam kamarası vardı, ne lortlar. Yazarı, yazı
kurulu ve okuyucusuyla hepimiz küpeşte yolcusuyduk. Ortak üretip,
ortak üleşmeye, sınıfları-sınırları ortadan kaldırmaya çalışan,
Adnan Yücel'in dediği gibi, 'Yeryüzünü aşkın yüzü yapmaya'
soyunan Donkişotların yolculuğu: Taşra yolculuğu.
Lül ve Amik gibi taşra gemileri, gün geldi fırtınaya yakalandı,
gün geldi karaya oturdu, güç kaybetti ama ufuk çizgisini hiç
yitirmedi. Pusulasını şaşırıp sermaye sınıfına ve onun edebiyat
alanındaki kalemşorlarına övgüler dizmedi, post totem tapınaklarda,
postmodern muskalar yazmadı.
'postmodernizm moda şimdi/ unuttuk şiirin halelerini/ post totem
tapınaklarda/ zil takıp oynar/ şair katilleri/ ah yalelelli...' 1
Önce insan dedi Lül ve Amik. Küreselleşme adıyla aklanmaya çalışan
emperyalizmin yürüttüğü savaşlara ve ülkemizde 12 Eylül darbesinin
ardından, adım adım uygulamaya konulan insansızlaştırma - yozlaştırma -
tektipleştirme politikalarına karşı tavır aldı. Banka sermayesinin
kirli elini edebiyata bulaştırmasına tepki gösterdi. Lül ve Amik'i
taşra dergisi diye küçümseyen 'tekel ve devlet aydınlarına', 'Evet' dedi,
'Evet amatörüz, evet çocuğuz, evet ütopyalarımız var, evet insanı
merkez alıyoruz...' Kimi zaman popülizm ve postmodern söylemler,
'taşra' yazarlarını etkilediyse de bu durum geçici oldu. Lül ve
Amik kayıp vererek ve kan kaybederek de olsa kendini toparlamayı
bildi. İlkelerine sahip çıktı. Yani onlar, güzeli, doğruyu,
insansalı bulma iddiasıyla yayın hayatını sürdürdü. 'Bu güzellikleri
buldular mı?' diye bir soru geliyor hemen akla. Evet. Yerel düzeyde,
taşrada evet. Lül ve Amik aksayarak yayın hayatını sürdürürken, aynı
zamanda bir okul işlevi gördü. İnsana sırtını dönmeyi reddeden yazar
ve şairler doğdu, gelişti. Birbirinden güzel insanlar, pırıl pırıl
gençler kendilerini Lül'de, Amik'te ve diğer taşra dergilerinde
ifade olanağı buldular.
'Şiirlerim çok okunsun/ Kitaplarım çok satsın diye/
Okurun bilinçaltında/ Solucan görülemem ben/
Postmodern bir aferin için/ Gerçeğe allık süremem/ Aydınlığa uygarlığa/
Arkamı dönemem ben...' 2
Günümüzde küreselleşme çılgınlığı yaşanmaktadır. ''İnsan insan olmaktan,
sanat sanat olmaktan çıkarılmıştır. Burjuvazi doktoru, avukatı, bilim
adamını nasıl kendi ücretli emekçisi haline getirdiyse, maalesef sanatçıyı
da bu hale getirmiştir. Ücretli kölelik düzeni beyinleri tarumar etmiş,
melekelerimize bizi yabancılaştırmıştır. Halbuki sanat karşılıksızdır.
Çiçek sularken ya da aşık olurken herhangi bir karşılık beklemeyiz.
Öyleyse kendini güzel ifade etmek olan sanattan niye karşılık bekleyelim.(...)
''Büyük tekeller sanatçıları ellerinde bulundurma yarışında coşmaktadır.
Nice ünlü yazarlar, banka yayınevleri arasında transfer olarak cukkayı
doğrultmaktadırlar. Halbuki bu bir zenginlik değildir… Sanatçının
zenginliği parada değil insanlığın toplumsal mirası, "kültürde"
yatmaktadır. Ayrıca bu toplumsal miras gerçek sanatçılar ve bilim
adamları sayesinde oluşmuştur.(...) ''Daha çok kitabın satılması,
oyunun izlenmesi, kaset-CD satışlarının rekorlar kırması, filmlere
milyonlarca kişinin gitmesi ile estetik performans arasında doğru
orantılı bir bağ yoktur. Satış, estetik performansın ölçüsü değildir.
Estetik nesne-estetik özne ilişkisi değildir...'(Özgür Başkaya. Piyasa
sanat ve sanatçı, adlı makalesinden. Özgür Üniversite sitesi.)
Ernst Fischer: 'Sanat için, sanatın gelişmesi için elverişli bir ortam
yaratmaz kapitalizm. Ortalama bir kapitalist, sanata karşı bir
gereksinme duyarsa, bu ya özel hayatını süslemek içindir ya da iyi bir
yatırım yapmak için' der ve bu yatırım da vergiden düşülür, yani devletin
parasıyla reklamları yapılmış olur. Bugün kapitalizm vahşi yüzünü,
'postmodernizm, çok kültürcülük, küreselleşme' gibi kulağa şirin gelen
tanımlarla halktan gizlemeyi başarmış görünüyor. Bu olumsuz sonuçta,
kendini demokrat-aydın olarak lanse eden, paralı asker-yazar ve
sanatçıların affedilmeyecek payı var. Kültürü 'endüstrileştiren',
sanat eserlerini metalaştıran sermaye, sadece kendi yandaşları olan,
çok satılır az okunur 'yazarları' değil, muhalif yazarların da eserlerini,
eğer kar getirecekse yayınlamak için sıraya girer. Nitekim Nazım'ı da,
her dönem çoksatar diye ve-ama sansüre uğratarak yayınlamışlardır.
Nazım'ın politik kimliğini ifade ettiği şiirleri yok sayılmıştır.
Postmodern söylemler sanatta kafa bulanıklığı, muğlaklık yaratırken,
siyasette de yanılsamalara yol açar. 'Kapitalizm kendini onarıyor,
düzeltiyor' diye sahte umutlar yayılırken, derin sermayeden ve derin
sermayenin metalaştırdığı sanat ve sanatçılarından söz edilmez.
"Sermaye insanların çalınmış emeğidir/ diyor temel kitaplar/ ve bu
eşkıyalık hala sürüyor yeryüzünde/ bir ateş gibi sarıyor insan aklını /
sermaye bu zamanların delisi…" 3
Cristopher Caudwel, "Sanat Pazar değerleri yerine kullanım değerlerini
getirir. Sanat ucuz şeyleri değerli kılar; birkaç boya lekesini toplumsal h
azine haline getirebilir. Bu yüzden pazar sanatçının en büyük düşmanıdır.
Pazarın kör çabası güzelliği katleder." der. Evet, Temel Demirer'in
sözleriyle, 'Yabancılaşmış insanın küresel sermayeye kodlanmış değer ve
umutları iflas ediyor. İnsana, "Tüketiyoruz o halde bireyiz" dedirten
totaliter egemenliğin iç yüzünün kavranması artık zor değil. Toplumsal
çürümeden kan alan "uygarlık krizinin", yabancılaşmanın pazar ve mal
kültürüyle beslendiği "vahşet kesitinde" insanlık kişiliksizleştiriliyor.
İnsanları hesapçı, korkak, çıkarcı ve tüketimin nesnesine dönüşmüş
konformist- mülkiyetçi ahlaksızlığa mahkûm ediyor.' Ama bu çürümeye
direnen insanlar var. Yazar ve sanatçılar var. Lül ve Amik yayın hayatına
son verseler de, gerek İstanbul ve Ankara merkezli, gerekse taşrada,
kirli banka sermayesi ile iğdiş edilmemiş onlarca sanat-edebiyat dergisi
ve yerel gazete var. Lül ve Amik yolcuları, dergileri kapanınca kenarda
sessiz kalmayacak, seslerini muhalif seslerle birleştireceklerdir.
'Evet, yalnız başına konuşur entelektüel ama ancak kendisini bir hareketin
gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde ortak
olarak koşanlarla birleştiğinde yankı bulur sesi.' (E. Said, Entelektüel
sürgün, marjinal yabancı, Ayrıntı yayınevi)
Sonsöz: Lül ve Amik, su ve sabuna dokunarak yaşadılar. Bu nedenle hep
pak kaldılar, kirlenmediler. Lül ve Amik'in arkasından, 'Hayat devam
ediyor' v.b. gibi avuntu sözler yerine, 'Yürüyüş devam ediyor - edecek'
demek daha doğru olacaktır.
Bir İspanyol atasözüyle Lül ve Amik yolcularına veda etmek istiyorum:
'Ey yolcu unutma; yol yoktur; yollar yürüyerek yaratılır...'
Şiirler: 1/adil okay/ 2/ali yüce/ 3/ müştak erenus
adilokay@hotmail.fr
M.Mahzun Doğan
SÖZ UÇAR
Merhaba!
Sevgili dinleyiciler, geçen haftaki programımızda, taşra kentlerini,
kasabalarını, köyleri anlatan öykü kitaplarından söz etmiştik.
Bu hafta ise, gözümüzü yurtdışına çevireceğiz. Türk yazarlarının
kaleme aldığı, ancak, konuları yurtdışı kentlerde geçen kitapların
sayfalarını aralayacağız. Elbette, söz edeceğimiz kitaplarda,
Tütrkiye'den ve Türkiye'deki kentlerden, kasabalardan da izler var.
Ancak, anlatılan olaylar, serüvenler, Türkiye'deki bir kentten de
başlasa başka ülkelere uzanıyor...
İlk kitabımızın sayfalarını aralamadan önce, bir çiçeği analım. Gül,
karanfil, nergis, papatya, gelincik... Bunlar, ilk usumuza geliveren
çiçek adları... Çiçekler, insan yaşamına renk katarlar varlıklarıyla...
Doğanın bize bir armağanıdır onlar... Güzel duygularla, sevgiyle anılırlar
daha çok. Özellikle de aşkla... Peki, "Agap" diye bir çiçek biliyor
musunuz? Beyaz ve mavi yapraklı mitolojik bir çiçektir Agap. İnsanlar,
"aşk" adını vermiştir, Ege topraklarında yetişen bu çiçeğe.
Agap çiçeğine neden aşk çiçeği dendiğini, ansiklopedi sayfalarına bakarak
anlatmayacağız sizlere. Onun yerine, bir öyküden tümceler okuyacağız:
"Masallara bakılırsa eski İzmirliler sıkıntıya düşünce Agap koklamış;
üzülünce Agap kaynatıp içmiş; yorulunca Agap sarıp tüttürmüş. Agap,
köylülere kim olduklarını, neden yaşadıklarını merak etmeyi öğretmiş."
Evet, bu tümceleri, bir öyküden aktardık sizlere. Öykünün adı da
"Agap Çiçeği" zaten. Dahası, öykünün yer aldığı kitap da aynı adı
taşıyor. Yetmiş beş yaşını geride bırakan şair ve yazar İlyas Halil'in
son yapıtından söz ediyoruz. Kitap, Ürün Yayınları'ndan ulaştı okurlara.
Yapıtın ilk öyküsü olan "Agap Çiçeği", şöyle başlıyor:
"Akşam üstü... Karaip kıyıları ak köpük... Deniz biraz kızılcık... Saat
altı. Güneş uzakta, çivit mor geceye gömülüyordu. Böyle bir günde Küba'dan
Montreal'a dönüyordum. Yanımda oturan yolcu, yol boyu, kayıp mitolojik
bir çiçekten söz etti. Nedense ben de Agap çiçeğinin sihir dünyasını
düşündüm.Taş devri öncesi Agap döneminde var olmak gerçek dışı, ölçü
dışıydı. Agap kokusu, bir varmış bir yokmuş... Masal başlamıştı, Ege
kıyılarında."
***
Sevgili dinleyiciler, başlangıç tümcelerinden de anlaşılacağı gibi,
öykü, Küba'dan Montreal'e bir yolculuğun, anlatıcıya açtığı pencerelerden
oluşuyor. Yolculuğun öyküsü demiyoruz, çünkü, rastgele yanyana düşmüş
iki yolcunun söyleşmesiyle, o kadar çok döneme, ülkeye ve kente düşüyor
ki yolumuz, öyküde bir yolculuk değil, yolculuklar var... Okurken şaşıp
kalıyorsunuz, kısacık bir öyküde, artık geride kalmış bu kadar çok tarihsel
dönem, olay, ülke ve kent nasıl da ustaca harmanlanmış diye... Üstelik,
birbirine zorlama bağlantılarla bağlanan sıçrayışlar değil sözünü ettiğimiz..
Bir günde yaşananları sırasıyla anlatırcasına, birbirine eklenen,
bütünlenen bir süreç çıkmış ortaya...
Agap çiçeğinden söz eden uçak yolcusunun adı, Ozmany'dir. Bulgaristan ve
Yunanistan sınırında, Edirne'ye yakın küçük bir köyde doğup büyümüştür babası.
Bu ad da, o köyün anısını taşımaktadır. Artık o köyden uzakta yaşamaktadırlar
ama, bu ad, hep o köyü anımsatır ona. Yalnızca, adı mı? İşleri ne zaman ters
gitse, o köyün türkülerini söyler babası. Usta şairimiz Edip Cansever'in,
"İnsan yaşadığı yere benzer" dizesini anımsatırcasına, dermiş ki:
"...insanlar doğdukları köyün keçisiyle domatesine benzer..."
Bu nedenle, babasına göre, Ozmany'nin üstü başı inek kokarmış akşamüstlerinde.
Elleri tezek.... Sabahları sesi, köyündeki horozları andırırmış. Bu da,
köyünün türkülerini söylemekten...
Ozmany, Kanada'da yaşamaktadır. Ancak, ailesinin serüveni, yalnız Bulgaristan
ve Kanada'yla da sınırlı değil. Babası, İkinci Dünya Savaşı başlarında,
Yunanistan'dan İzmir'e göçmüş. Bir süre sonra ise, İtalyan bandıralı bir
şileple Kanada'ya gitmiştir denizci olarak... Ozmany, Montreal'de açmıştır
gözlerini yaşama. Ama, "Kanadalı mısın?" sorusuna şu yanıtı verir:
"Yok canım. Saçımın rengi babamın doğduğu günden bu yana Rumeli... Yüz yıldır
köyünün rengi... Konuşurken, dilimin pelteği Makedonya... Su içerken ağzımın
şapırtısı hâlâ köyümün geleneği... Kanadalı olmam için Trakya'nın yağmur ve
toprak kokusunu unutmam gerek. Bunun için yüz yıl isterim. Yüz yıl da
Montreal'de sincap olmak için... Ağaçlara tırmanırken sevinmesini beceremiyorum
daha. İki yüz yaşında Kanadalı olmamın ne yararı olacak bana?"
Böyle söyler Ozmany. Doğrudur da... Annesinin ninnilerinden babasının türkülerine
hepsi, o hiç görmediği köyün ekmeğinin, suyunun buğusunu taşır. Başka bir
ülkede doğsa da, o da o köylüdür...
***
Öykünün gelişimi içinde, Ozmany ile Dimitra'nın aşk serüveni de paylaşılır
okurlarla. Zaten, Agap çiçeği de Dimitra'dan dolayı konu edilir... Dimitra'nın
düşüdür çünkü, İzmir'e gidip, Agap çiçeğini aramak, bulmak... Gerçekleştirememiştir
ama...Söz aşka gelmişken, şunu da belirtelim, İlyas Halil, öykülerinde aşkı,
yalın ama çarpıcı tümcelerle ifade ediyor hep... Ozmany'nin Dimitra'yı sevme
nedenini açıklayışını buna örnek verelim:
"Çocuklukta oyun arkadaşım. Genç kızlığında baharı öğrendiğim bahçe. Buz ülkesi
Montreal'de giydiğim sıcak çorap. İçtiğim mercimek çorbası..."
Dimitra'yla evlenme isteğini, ona şöyle açıklamıştır, Ozmany:
"Seni ilk gördüğüm gün. Çocuktum. Çocuktun. Çocuk olduğumuza sevinmiştim.
Görmeyi sana bakınca öğrendim. Güneş doğunca ışık yerine senle doldu dünya.
Sen vardın. Seninle ben var oldum. İkimize yeni soğuyan lavların üstünde,
çiçekli bahçede, basacak gezecek bir yer bulmuştum. Yan yana yürüyecektik.
Elini tutunca soluk almayı, ciğerlerime oksijen doldurmayı becerecektim.
Saçına dokundum, gül dalıydı. Elini öptüm. 'Portakal tutmuşsun' dedim.
Seninle top oynadım. Sana öykü anlattım. Seninle olunca, büyümek kolay oldu."
Ozmany'nin öyküsünü sayfalara taşıyan İlyas Halil, 1930 yılında, Adana'da
açmış gözlerini dünyaya... Çocukluğu ve gençliğini Mersin'de yaşamış.
1964 yılında ise Kanada'ya göçmüş. Türkiye'de yaşarken şiirleri ve şiir
çevirileri yayımlanmıştı. Ancak, yurtdışına gittikten sonra, 1980'li yıllara
dek bir daha edebiyat dergilerinde de yoktu adı. 1980'li yıllarda edebiyat
dünyası onunla yeniden tanıştı. Bugüne dek on öykü kitabı yayımlandı. İlk
göz ağrısı olan şiiri de bırakmadı ama... 1950'li yıllarda, henüz Türkiye'de
yaşarken, üç şiir kitabı yayımlanmıştı. Son yıllarda okurlara sunduğu şiir
kitaplarını ise, Türkçe ve İngilizce olarak yayımlıyor. Programımızda onun,
bu yıl yayımlanan son öykü kitabından söz ettik. Bir öyküsündeki atmosferi
paylaştık sizlerle. Ancak, kitaptaki diğer öykülerde de, böyle, kentten
kente, ülkeden ülkeye sürüp giden serüvenler, birçok ulustan insan portreleri,
insan sıcaklığıyla yüklü sevgi tümceleri bekliyor sizleri...
***
Şimdi ise, bir romandan söz edeceğiz. Pınar Gedik'in romanı
"Herkesin Hikâyesi"nden... Kitap, okurları önce Roma'nın, ünlü Termini
Garı'na götürüyor. O garın atmosferine çekiyor...Otobüsten uçağa,
gemilerden otomobillere hemen tüm ulaşım araçlarını gözünüzün önüne
getirin. Nedense, trenler, ayrı bir duygu dünyası yaratır insanda...
Tren garları da öyle. Yazarın, serüveni tren garından başlatması da
bundan olsa gerek...Yapıtta, Deniz adlı bir kadının serüveni var.
Türkiye ve İtalya arasında geçen bir serüven...
Deniz, İstanbul'dan uçakla ayrılmış, ilk trene ise Roma'da binmiştir.
İtalya'nın bir kasabasına yerleşmiştir. Burada, ev satın almak için
tanıştığı Giovanni adlı bir emlakçı, Restoran sahibi Maria'nın serüvenleri
de girer devreye... Bir de, Anna adlı bir kadının mezar taşı...
İtalyan kasabasında, yeni bir çevreden söz edilirken, geriye dönüşlerle,
Deniz'in İstanbul günlerini de anlatır romancı. Genç bir kızdır Deniz,
İstanbul'dan ayrıldığında... Bir terk ediş, kaçıştır bu. Deniz,
"İstanbul'daki hayatımdan sıkılıp buraya geldim, şimdi buradaki
hayatımdan da sıkılmaktan korkuyorum." der. Yaşamını sorgularken,
bu İtalyan kasabasında tanıştığı Maria ona şu öğütleri verir:
"Her şeyin sırrı burada işte. Düşünce. Hayatını beğenmiyorsan, değiştir."
"Soruyu soruyorsan cevabı bilirsin. Cevap arıyorsan da sorularını.
Renkli düşünürsen kırmızıyı, maviyi çekersin; siyah beyaz düşünürsen
grinin tonları yakana yapışır."
Bu arada belirtelim ki, romanda kırık bir aşk öyküsü de var. Deniz'in
zihninde yarattığı bir masal kahramanı gibidir Daniele. Ancak, rüya
uzun sürmez. Zaten kitabın başında diyor ki yazar: "Bu bir modern
zaman masalı ya da gerçeği."
***
Sevgili dinleyiciler, konusu değişik ülkelerde geçen kitaplara
ayırdığımız programımızda, bir öykü yapıtının, bir de romanın
sayfalarını araladık. Programımızı sürekli dinleyenler anımsayacaktır,
zaman zaman süreli yayınlardan da söz ediyoruz. Bugün de öyle yapacağız.
İlk olarak tanıttığımız öykü kitabının yazarı İlyas Halil'in çocukluk
ve gençliğinin geçtiği Mersin'de yayımlanan bir seçkiden haber vereceğiz
sizlere... "Andız" adını taşıyan seçki, üç ayda bir ulaşıyor okurlara.
Son olarak, yaz dönemini içeren, altıncı sayısı yayımlandı. Seçkinin
ilk sayfasında, yıllardır İsveç'te yaşayan şair Özkan Mert'in
"Ah! Şu Akdeniz Kentleri" adlı şiirine yer verilmiş. Şiirinde,
birçok Akdeniz kentini selamlıyor Özkan Mert:
"Ah! Şu Akdeniz kentleri
yıldızlara asılı
sallanıp dururlar geceleyin
Barcelona! Akdeniz'e fırlatılmış
masmavi bir uçurum
Mersin! Unutma sevgilim
Akdeniz'in en güzel kızı sensin
Bodrum'u hiç sormayın;
Ner'de gecelediği hiç belli olmaz
(...)
Ne zaman yüzsem Akdeniz'de
ellerime ayaklarıma
çarpar durur şu kentler
dökülür sokakları denize;
Topla toplayabilirsen
bütün gece
***
Mersin'de yayımlanan Andız Seçkisi, bir yılı geride bıraktı.
A.Uğur Olgar yönetiyor. Yayın Kurulu'nda, Olgar'ın yanısıra
Ali Bilir ve Ahmet Gedik var. Şiir ağırlıklı olan seçkinin
bu sayısında ürünü yer alanlar arasında Hülya Deniz Ünal,
Ahmet Uysal, Osman Namdar, Fahrettin Koyuncu, Uluer Aydoğdu,
Ahmet Günbaş gibi şairler var. Osman Namdar, dergideki yazısında
şunları söylüyor:
"Bir sabah evinizden çıktığınızda, yolunuz üstünde bir gün önceki
tomurcuğun çiçek olduğunu; sabahki çiçeğin de akşama solduğunu
görürsünüz. Zamanın akışında, önce taç yapraklar dökülür, sonra
tohumlar olgunlaşır ve toprağa düşer, ardından gövde; yavaş yavaş çürür.
Yerde çürüyen artıklar arasında tohum yeniden çiçeğe dönüşeceği
sürecin işleyişinde bulur kendini."
Sevgili dinleyiciler, şair Osman Namdar'ın çiçeklerden verdiği
örnekle, yaşamın devinimini özetleyen tümcelerini aktarırken,
programımızın sonuna geldik. Haftaya, yine birlikte olmak dileğiyle,
hoşçakalın! Kitaplar eksik olmasın yaşamınızdan... Radyo da...
Bizimle iletişim kurmak, düşünce ve önerilerinizi ulaştırmak,
yaşadığınız ülkede yayımlanan Türk yazarlarının kitaplarından bizi
haberdar etmek isterseniz, adresimiz şöyle:
mahzun@penceredergisi.com
KAYNAKLAR
1. İlyas Halil, Agap Çiçeği, Ürün Yayınları, Birinci Basım:
2006, Ankara. (ISBN: 975-6083-18-2)
2. Pınar Gedik, Herkesin Hikâyesi, Kelebek Yayınları, 2006.
3. Andız Seçkisi, Yaz - 2006, Sayı: 6.
*
Hazırlayan: Mahzun Doğan
Program No: 31 / Tarih: 1 Ağustos 2006
Konu: Konusu Yurtdışında Geçen Kitaplar
Yayın Günü: Salı
Yayın Saati: İlk yayın (Türkiye Saati İle): 00.05-00.20
Tekrar: 13.45-14.00
Yurtdışına yayımlandığı için, Türkiye'den, internet üzerinden
dinlenebilir: www.trt.net.tr adresinden sol sütunlardan tsr'yi
seçin. Canlı dinle bölümüne tıklayın. Karşınıza açılan televizyon
ekranı görüntüsünün altındaki tsr'yi tıklatın... Dinleyebilirsiniz.
Ahmet Gedik
KARŞI KIYIYA SÖZLER
Senin gözlerinin yokluğu kavurur
Yangın yeri sürgünümde
Omzuna yaslandığım bir gece düşlüyorum
Hiç bitmesin düşümün hırçınlığı
Sesini öpüyorum dudağında ölüyorum
Irmağın kıyısında seninle susmayı isterdim
Gözlerim düşer
Kan kusan hayatın yüreğine
Kör dünyada boğulurum
Hadi ay
Kır gecenin camlarını
Sabahın ayazında hayat uğuldar
Geçmişin adımları yüzümü yalar
Ruhumun karşı kıyısında
Canım kanar
Tutsak zamanların düşleri yağar saçlarıma
Yalnızlık ne beter şiir
Hayatımın duvar arası soluğundan sokuldum
Avuçların arasından akmayı isterdim
Anlar yarılır
Gece soyunur
Çıplak hüznüm üşür
Ölümün karşı kıyısında
Beklentilerin savrulduğu kentler
Çoktan dağıldı içimden
Beni umut etmeden
Sever misin kıyı yazgım
Yalnızım yasak sevgilim
Birlikte üşüyelim kar boran akşamlarda
Sabah sussun dudağımızda
Yırtılan kabusumun
Kırık su damlası damlarken
Kara sordum
Unuttuğum adları
Sen oluyordun karşı kıyım
Ağıt yakan her defasında
Kar altında
Bir dokunsan
Ağlayacak tüm hikayelerim
Ne olur yarım bırakma
Dudağımdan akan kanlı akşamları
Sözün düştü canımın ortasına
Karşı kıyım
Ölmediysen bir ses ver
Ne olur
Ekim 2004-mayıs 2006
lirik_72@hotmail.com
Konstantinos Kavafis
KENT
'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim' dedin.
'Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz yargısıyla karşı karşıya
-bir ceset gibi- gömülü kalbim
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün
boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede'
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede koşacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka
bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir
bütün yeryüzünde'
Michael Hofmann / Nice Damar
ANTRAKT
Demokrasi düşmanları destekliyordu onu.
Askerler gitti korkarak kendi askeri polislerinden, kaypakça baktılar
merasim alanına, dökülürken personel taşıyıcılarından,
barış görüşmesi yaptılar iki, üç kişilik gruplar halinde kızlarla kapıda.
Oturdum ve piknik yaptım balkonda, piknik değil,
bakıyorum asfalt yola yerdeki paslı ızgaradan,
fiske vuruyor küller ve hüznümdeki ürküntü gidiyor çabucak,
çarpıyor zemine elli fit aşağıda, arasında nöbetçilerin...
İçerde, duvar birleşmedi ne döşeme, ne de tavanla.
İki ışık şeridi ulaştı odama yan kapıdan,
Amerikalı bir kızın- mezzosoprano ve ateşli-
haykırdığı, 'Gelme, tatlı İsa, şimdi olmaz' diye.
Türkçesi: Nice Damar
tulindamar@superonline.com
Zeynep Güleviz
AŞK
Çöl sıcağında bir ilkbahar esintisidir
aşk
kısa parmağın yetişemediği
iğde ağacının en ucundaki iğde
rüzgârın sürüklediği yeşil bir yapraktır
yarin dudağından düşen bir güldür
dağdan dağa seken özgür bir keklik
ve tutsaklıktır
iğneden geçen ince bir iplik
gökyüzüne işlenmiş yıldızdır
ve yare verilememiş bir mendildir
aşk
28 Ocak 2006
Mersin
Kemal Gündüzalp
YAŞLANIRKEN DE...
Taradım kısa saçlarımı çıktım, beyaz ve seyrek
Çeyrek yüzyıla razıyım hayat bağışlasa ömrümü
Yeni binyılın şafağı gülümsüyor yüzüme kapıda
Çeyrek yüzyıl önceki bir rüyamı yaşıyorum sanki
Çatlak duvardaki minicik kedi resmi ve kırık ayna
İşte genç yüzüm: Uyumuş da kalkmış. Rüya öncesi
Durgunluk.
Bıyıklarım da olmasa, kendini göstermeyen yaşım
Çocukmuşum gibi de yürüyebilirim karda saatlerce
Bir belgelikte 'eski sevinçler'le sönmemiş umudum
Oysa daha gencim gibi, sevdalıyım da, yaşlılığı bir
Utanç gibi sayıklıyor sulu salyalarıyla kimi gençler
Bense özgür yaşamak isterdim genç ömrümü, yer-
Yüzünde. Hep kırıldım, yoktum kendi coğrafyamda.
Ben göremesem de... demiştim çeyrek yüzyıl önce
O süslü rüyayı. Bak, ışık yükseliyor dağların orda
Ateşin ve acının halkları gülüyorlar işte yurtlarında
Ölsem de gördüm sayılır, gam değil bundan böyle
Gün doğmuş gibi. Bırakın da düşlerini yaşasınlar!
Seyrek saçlarımı dağıttım, kestim sarı bıyıklarımı
Yeryüzüne dağılıyorum bir kez daha gülümseyerek
Sabırla vardım ufkun derinliğindeki çok renkliliğe
Ben yok olayım, yaşasın kendini adamış insanlar!
Mazıdağı-Mardin, 3 Şubat 2005
gunduzalp@mynet.com
Onur Aslan
GELDİM
nicel içip
niteli sineye çektim
bitiremeden…
ölümlülerin arasından geldim
içine her girişimde
eksildi sindirdiklerim
barış için gittim
gözyaşı gördüm de geldim
-insan en çok kaç gözyaşı sayabilir?
her gözyaşının bir anası vardı
tarifsiz
cehennemler vardı
babalar vardı
ve
yüreği kurşunlu çocuklar…
mezar taşından ucuz bombalar
karaborsa…
kaç kez yandım
kaç kez ıskalandım…
acılarını azaltıp da geldim
yerin dibinden geldim
yaşayıp da…
unutmam!
kurtaracaklarım var daha
dayan!
senin için de gelirim
yaşam var…
duramam!
gider gider gelirim…
maviyaren@mynet.com
Yelda Karataş
ŞEMS
Zamanın içinden
Zaman çıkaran kırmızı ateşin. sabrını bilmeden
Neden açsın ki bir diken
Pür-ü tenin. kanında dirilmeden
demdir. demlenmiştir. gül avucumda
ölürken ağlamasın. şafaktan geliyorum
saçlarımda gezinen elinin yorgun şevkinde
bir gökkuşağı ömrüm. ben aşkın gözlerinde büyüyorum
gönül aynam parlaktır
sırsız bakışların saf yüzünde
hangi yara benden derin. sorsam kadere
şems'in ışığında kalbim. kendimi özlüyorum
ismim yok. kimliğim çok. ben ahenk
teninde yatan şeb-i yelda'dan geliyorum
kırılan sırrında hayatın. gözyaşıyım ol yare'den
bir gülün gülüşüne sürgünüm
yurdum yok. sevdiğimin kalbi
turnaların eğricesine gidiyorum
Kalan benim giden ben
Çünkü sabahsızdır tüm geceler
Aşk'ı görmeden
Neden sevsin ki Tanrı bizi
Yüreğimiz bir kulunu Tanrı gibi sevmeden
Serkan Engin
DERGİLERDEKİ MÜLKİYETÇİLİĞE REST ÇEKMEK
( BURJUVA ETİĞİNİN DERGİLERDEKİ GÖLGESİNİN YIRTILMASI)
Ne Tanrı benim üstümde
ne ben O'nun altındayım.
Dostoyevski
Ön not:
Bu yazı belki bir şairin dergiler üzerinden intiharıdır.
Ve/ama şiir coğrafyasında hacim sahibi olmak adına, dayatılmış y
oz değerler(!) ile uzlaşmaktansa, gerçekten insani olanı savunmak
adına çürümüşlüğe rest çekmektir…
"Etik!(Ahlak)" diye haykırırlar size." Bir şiir(yazı) tek bir dergide
yayımlanır!"…Peki hangi etik?!. Elbette ki derginin, gönderilen şiirleri
kendi mülkü kılmaya çalıştığı burjuva etiği…
Şair neden şiir yayımlatır?..Her şairin farkında olduğu ya da olmadığı
gerekçeleri vardır. Hiç şüphesiz, hepsinin ortak paydası, kabaca 'kendi
güzelliğini teşhir etmek ve övgü almak' ekseninde tanımlanabilecek ego
tatminidir. Ama bencileyin sosyalist bir şair için bundan çok daha öte
amaçları da içinde barındırır şiir yayımlatmak.
Nesnel gerçekliğin öznel açıdan estetik düzlemde dönüştürülmesiyle, nesnel
gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, bu bağlamda şairin kendisini
ve okuru insani olan dizgeye doğru evrilten devrimci bir müdahaledir. Nesnel
gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, tamamlandığı andan itibaren
sadece şairinin bile değildir. Artık o, şairi de dahil olmak üzere tüm
toplumundur. Bu yüzden, gerçek sahiplerinin tümüne ulaştırılması için çaba
göstermek, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırarak,
toplumu dönüştürmek amacında olan sosyalist şairin görevidir.
Bir ideolojiyi kuramsal olarak bilmek ve kabul etmek yetmez. Eğer onu
içselleştirmediyseniz pratiğe dökemezseniz. Bu bağlamda, sol tandanslı
dergiler de, diğerleri gibi, gerici etik(!) değerlerin izlerinden
sıyrılamamışlardır…Nedir bu gerici etik(!) değerler?..
Örneğin, dergilerde hala feodal etik(!) değerlerin uzantıları vardır.
Kan bağı ekseninde kendi klanından olanı kollar gibi; "hemşehrim, köylüm"
kayırmacılığı gibi, eş-dost yarenliği yapılıp ahbap çavuş ilişkisi
sürdürülmektedir. Sosyalist dergilerde bile, sınıfsal dayanışma ekseninde
ve/ama şairin imzasına ve yaşına bakılmaksızın nitelikli ürünlerin
öncelenmesinden çok, bu eş-dost dayanışması başattır. Kan davası da
feodalitenin etik(!) değerlerindendir.Eş-dost kayırmacılığını savunmak
ile kan davasını savunmak aynı gericiliğin ürünüdür.
Dergilerdeki bir diğer gerici etik(!) anlayış ise, Marksizmin yıkmaya
çalıştığı burjuva etik(!) anlayışlarından bir olan, çekirdek ailedeki
baba otoritesinin şiir coğrafyasındaki yansıması, yaş hiyerarşisidir.
Pek çok dergici ve şiir yıllığı hazırlayıcısı, pervasızca, şiir
seçimlerinde imzayı öncelediklerini, usta sayılan bir şair ne kadar
kötü bir ürün vermiş olursa olsun, daha önceki ürünlerinin yüzü suyu
hürmetine, yaşlarından dolayı geçen yıllar içinde şiire emek vermelerinin
hatrına, bu ürünleri(!) yayımladıklarını itiraf etmektedirler.
Melih Cevdet Anday, her ne kadar "Şairlerin yaşı olmaz" dese de;
her ne kadar şiir tarihinde, on altı yaşında deha düzeyinde şiirler
yazmış Arthur Rimbaud gibi bir örnek olsa da, dergiciler, burjuva etiği
(!)nin yaş hiyerarşisi dayatmasından kurtulamamışlardır.
Oysa ki, kötü bir şiirin (hatta düpedüz manzumenin), şairinin
imzasından dolayı yayımlanması, bunu okuyan , yeni yeni şiir okuru
olmaya başlamış bir genç için kötü örnek oluşturması nedeniyle topluma
ihanettir.Oysa ki, nitelikli bir şiirin,şairinin imzasının henüz
yeterince hacim sahibi olmamasından dolayı yayımlanmaması Şiir'e hakarettir…
Yaş hiyerarşisini toplumsal hayat içinde savunmak ne kadar gerici bir tutum
ise, dergilerde imzayı önceleyip "şiirden kesilmiş şairler"in kötü ürünlerini
yayımlamak da bir o kadar gerici bir tavırdır. Kokuşmuş burjuva etiği(!)
batağına saplanıp kalmaktır. Ve gene, ne yazık ki, sosyalizmi bu bağlamda
içselleştirmemiş dergilerde de, bu burjuva etiği(!) uzantısı var olmaktadır…
Yukarıda kısaca değindiğim, dergilerdeki gerici etik(!) anlayışlar, ayrı bir
yazı konusu.Bu yazıda asıl açımlamak istediğim, dergilerdeki mülkiyetçilik!...
Burjuva etiğinin(!) en temel yapı taşı…İnsanın insanı sömürdüğü dizge
kapitalizmin olmazsa olmazı…Oysa ki " Adalet mülkün temeli" değildir;
mülk adaletin katilidir.
Etobur hayvanlar nasıl kendi av alanlarını belirler ve rakiplerini
buralara sokmak istemezler ise; nasıl bir köylü, komşusu çitini bir
metre kendi bahçesinin içine kaydırdı diye, çiftelisini komşusuna
doğrultursa; dergiler de mikro iktidarları sarsılmasın diye mülkleri
saydıkları, kendilerine yayımlanmaları için gönderilmiş ürünleri,
başka dergilerle paylaşmak istemezler.(Ne acıdır ki, bir de, her dergi,
kendini edebiyatın merkezi,Kabe'si,Güneş'i olarak görür. Herkes ve her
şey etraflarında döner ve dönmelidir zannederler).
"Etik!" derler. Ne zaman ,hangi şartlarda ortaya çıktığını kendilerinin
bile bilmedikleri; ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamadıkları, "Teamül işte"
diyerek, mikro iktidarlarını sabitleştirmek için sığındıkları tek açıklamaları
budur:"Etik!"…"Bir şiir(yazı) tek dergide yayımlanır!"…Peki bu hangi etik?
Kimin etiği?...Elbette ki burjuva etiği…Şiiri , gönderildiği derginin mülkü
sayan burjuva etiği…
Bu "teamülü" hiç sorgulamadan, neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde toplumsal
işlevini(ya da işlevsizliğini) irdelemeden, mikro iktidarlarını perçinlemek
için "tek şiir tek dergide" kokuşmuşluğunu savunurlar (ne yazık ki sol
tandanslı dergiler bile). Bir şiirin (yazının), sadece tek bir dergide
yayımlanmasının, toplumsal açıdan ne gibi bir yararı vardır, o derginin
mikro iktidarını perçinlemekten başka?!.Aynı şiirin, çok sayıda dergide
yayımlanmasının ne gibi bir zararıdır, o şiiri alımlayabilecek tüm bireylere
ulaşabilmek ve onların dönüşümüne katkıda bulunmaktan başka?!.Hele ki şiirin
bu kadar az okunduğu bir ortamda…Hele ki editörlerin komşu dergileri, dergi
yayın kurulundakilerin kendi dergilerini bile okumadığı bir zeminde.Şiir
yıllığı hazırlayıcılarının bile- her nasılsa- dergilerdeki şiirleri doğru
dürüst takip etmediği bir ortamda…( Bu bağlamda, kişisel deneyimlerimden
yola çıkarak,isim ,zaman ve dergi adı belirterek, somut örnekler üzerinden
savımı kanıtlayabilirim. Ve/ama derdim, sorunu kişiselliğe indirgemek değil,
dizgeyi sarsmak olduğundan, bu somut örnekleri vermiyorum). Yüz elli küsur
edebiyat dergisi dolaşımdadır. Editörler bile komşu dergiyi
okumazken; dergi yayın kurulundakiler bile kendi dergilerini okumazken;
şiir yıllığı hazırlayıcıları bile yeterince dergileri takip etmezken,
sıradan bir şiir okurunun bu denli çok sayıdaki dergiyi takip etmesi
nasıl beklenebilir? Bırakın tüm dergileri, kendi poetik ve ideolojik
anlayışı doğrultusundaki onlarca dergiyi, gerek ekonomik gerek zamansal
açıdan izlemesi hangi şiir okurundan beklenebilir. Her derginin
(istisnalar hariç) ortalama birkaç yüz okuru olduğu bir ortamda
(ki bu okurların çoğu da ne yazık ki sadece şairler ve şair olma heveslileridir),
toplumsal dönüşüme, şiirleri ile katkı yaparak, toplumu oluşturan bireylerin
bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmayı görev sayan, bencileyin
sosyalist bir şair için, şiirlerinin ancak dar bir çerçevede kısılı kalmasına
seyirci olmak trajik bir durumdur. Daha da ötesi, dergilerde yer bulmak adına,
dergilerin mikro iktidarlarını perçinleyen, bu burjuva mülkiyetçiliğini sineye
çekmek, devrimci ETİĞE, sosyalist AHLAKA aykırıdır.
Son not :
Bu yazıyı "okuyanlar okumayanlara anlatsın"…İmzamın hükmü -henüz- yeterli
gelmeyeceği için bu yazının yankı bulacağını sanmıyorum. Ve/ama bundan sonra,
dergi editörleri bu bağlamda, ya bana sızlanmasınlar, ya da hiçbir ürünümü
yayımlamasınlar!
REEST!
15 HAZİRAN 2006
serkan_engin5@hotmail.com
Ömer Srdar
İSTİRİDYE ZAMANLAR
ayak izleri diziliyken kumsala
dalga vurur erirdi kimileri
üç seferde bir yakalardı adımları
esrarengiz konuğuyla
uzak şehirlerden gelirmiş gibi
çakıltaşlarında yakamoz telaşı
.
şarkılar duyulurdu uzak yıldızlardan
bir uçak süzülürdü içlerine doğru
üç çakıp bir susardı sahilden
al gemici fenerleri
ve denize dolardı akşam
.
istiridyenin biri açardı yüreğini
adı beyaz sanı beyaz
daldıkça denize inci toplayan kızlar
öykü böyle düşerdi işte geçmişe
gün geçerken gel-gitlerden
.
bir kıyı maviydi dalgalara ak büklüm
bir kıyı karanlık sulara sır mezar
ve içleri çocuk
dışları tonoz yığını
kireç tozuna bulanmış kaşlarıyla insanlar
herşey biraz ötelenmiştir o zamanlar
.
ne yanda kimbilir şimdi
el yordamı yaşarken çıkagelen
çamların küpelerini sallayıp
nefes yakan saz püskülü havalar
.
gün-gece, ölüm-dirim
dalga poyraz
yolumuzda çetin sorular da var
ne ki
en kesin yanıtlar
yaman sorgulardan çıkar
Osmaniye Özgür
DİLİN KEMİĞİ
uyku alıp götürüyor
ağır bulutun kollarına
düşler evrenindeki
zamansız gölleri
soğuk hava titreşirken
kuş kanadındaki yapraklar
sessizliği bozdu
yüzünün çizgileri derinleşti dünyanın
boğuk dalgaların ruhundan
örümcek ağını çözmek istiyor
dirilen öpücükler
yazgısının kokusuna aşık ay ışığı
bazen yalnızlığın olmadığı yerlere
sürükler kendisini
ah, konuşabilseydi yaşam
dilin kemiğinde
osmaniyeozgur@gmail.com
Akın Zayim
İNSAN(CA)
"ve
bir şartlı salıvermenin
ihlal edilmiş kurallarıyla
kelepçelendi çoğulluğum"(M.Tali)
Ve çocukluğum,bırakılmış düşlerde
Irak( a) düştü yapayalnız,
Kopardım bir uçurtmanın vurulmasından
İnsanlığımı,
Gelmedi puslu sabahların
Ayrık otlarında
Geceyi bölen patlamalarım
Hangi yalnızlık kuşatmış
Gündüz öykülerimi hangi dal
Tutunulur kılmış
Kanayan bir şarapnel parçasının
Soğuk demirini
acıtır
Çocuk düşlerimi
Vurulurum ateş toplarında
Hangi dize anlatır
Coğrafyamın sınıfta kalmışlığını
Yüzüne tükürülen olurum
Seyretmekle
Acı bir başka eser poyrazında
Günbatımı olur
Ve sen ateşin bireyselliğinde
Büyüyen bahar
Yanıbaşında omzun olurum
Yaslandığın,
Bir vadide yankılanır
Hapsedilmiş uykularım
Utanırım
Salıveririm kendimi döner umudumun
Islığı,
Bir başka bahara kalır
Adımın İnsanlığı
akinzayim@hotmail.com
Ayşe Çekiç Yamaç
BİR YAĞMUR KUŞU: BÜLENT GÜLDAL
İçimden türküler geçiyor gözlerimdeki sağanakla ıslanarak;
yağmurkuşları ıslanıyor. Yüreğim kanatlanıyor benden bize
giden yolda. Madımak'ın ağıdını söylüyorum İlah Yaratanlara
Gazel'de.
Bir Meyhanedeyim. Sesleniyorum garsona:
"Kuş dilini kaldır önümden garson
Itırlı bir zaman dilimi getir
Üç yanımız deniz nasılsa
İmbatı, lodosu topla getir
Ay ışığıyla donat masayı
Şişeleri es geç açma
Rakıdan boşanalı beri
Daha çok sarhoşum
Memleketin havasıyla"
Masama konuk oluyor yağmurkuşu. Dizeler dillendiriyor gönül
telimi titreten. Türkülerimizi söylüyoruz birlikte, memleketin
kararan göğüne inat. Yaşama sesleniyor bu kez de yağmurkuşu:
"Kendi halinde ne güzelsin ey hayat,
Uğultular vadisine gönlümce girdim
Ve gördüm karıncanın tanrılığını
Utandım göklere avuç açmaktan
Giyindim ömrüme aşk hırkasını"
Uğultular vadisine dalıyorum ben de. Yağmurkuşunun türküleri sürüyor.
Bittiğinde, yeni baştan alıyoruz türküleri. Yüreğim türkü, yüreğim
yağmur, bedenim yağmurkuşuna kesiyor. Bir Misafir'im oysa orada.
Ve birden, anlıyorum ki:
"………..
Derinden akan ırmağa
Hem uzağım hem yakın
Bir karlı dağ içimde
………..
Hayatın hüznü ve gurbeti
Dünya gözlerimin içinde
Kim söndürür bu yangını?
Kurşun yarasından ağır
Delip geçiyor zaman
Ustam, söyle nedir bu hal?"
Zaman delip geçiyor. Son sayfadan dönüyorum. Yeni baştan söylüyorum
Yağmurkuşunun Türküsü'nü; yüreğin susmasın Sevgili Yağmurkuşu, diyerek.
09.11.2006, Eskişehir
Yağmurkuşunun Türküsü, Bülent Güldal, İmbat yayınları, Ekim 2006
A.Uğur Olgar
YAZ SUYUN AYASINA
kardan adam güneşin yüreğine gidiyor
yıldız süpürgesiyle
su tinsel doğuşun evrensel kanıtı
ıslak kuş kanadında en kuru renk
avcının gördüğü
kaç gökyüzü geçti gözlerinden
kaç bulut pamuk helvaya dönüştü
ellerinde
bir kadeh uzo desem çıkar mısın ortaya
perikles'in miğferini giyip
güvercinada'da bir atinalı edasıyla
gönlümü gasp eden sen miydin
ege: zeus'un nektar sunağı
eriyen kanı kardan adamın
tanrıların seksek oynadığı adaların
sıcak sirtaki tiryakiliği
azıcık da edepsiz parlayan ay
it dalaşlarının üstüne
başka sözüm yok yargıç!
yont kalemini, yaz suyun ayasına
"bu aşk hiç bitmeyecek! kırılmayacak kalem
baldıran zehirlemeyecek öte yaka insanlarını"
olgar33@gmail.com
http://ugurolgar.sitemynet.com
Ömür Nihan Akçalı
"YAZ SUYUN AYASINA" ŞİİRİNİN YORUMU
"su tinsel doğuşun evrensel kanıtı
ıslak kuş kanadında en kuru renk
avcının gördüğü "
Son buzul çağında, buzların erimesiyle sular altında kalan Atlantis
medeniyetine atıfta bulunur sanki şair; bilindiği üzre kuşlar kültürler
tarihinde de arkeolojik açıdan hayli önemlidir, sular altında kalan ve
yeniden doğan medeniyet mitlerinde kuş soyunun kültür elçisi olduğu
düşünülebilir. "Kanadında en kuru renk" bu tarih elçiliğini simgeler
belki de...
Şair sevgiliye seslenir gibi yaparak, Yunan ve Anadolu halklarından
ve Ege havzasından söz etmektedir. Mitolojik öğelerle bezediği
dizelerinde, iki sevgili gibi, iki kıyı insanının ortak kültür
ve sevdasından söz eder.
"bir kadeh uzo desem çıkar mısın ortaya
perikles'in miğferini giyip
güvercinada'da bir atinalı edasıyla
gönlümü gasp eden sen miydin (kimdi öyleyse) "
Şiirdeki karekterlerden biri Perikles; fizikî anlamda da büyük kafalı,
miğferli ; Antik Yunanın altın çağını tahsis edebilmiş bir Atina'lı
başkandır.Uzo bilindiği üzre anasonu biraz daha fazla olan bir Yunan rakısı.
Güvercin ada Kuşadası yakınlarında şirin bir ada.
"Miğfer" şiirde demokrasi, özgürlük ve medeniyeti simgelemekte,
"Atinalı edası"yla bir Türk adada beraber Yunan rakısı içmeyi teklif
etmekle, yine iki kıyı insanının dostluğa daveti imlenmektedir.
"(kimdi öyleyse) "yi açıkçası şiire hem biçemsel hem de mâna olarak
yakışık bulmadım.Parantezin şiirde kullanılmasını -hele ki dizenin
sonunda- çok estetik bulmadığım gibi, anlamı zaten sen miydin'le veren
şair, değil miydin türü bir sorgulama ihtiyacını şiire yedirememiş kanımca.
Şiirin izleklerinden yürümeye devam edersek;
Zeus'un babası Kronus'tur (Kronus kendi babasını yenerek tanrı olduğu
için aynı kaygıyla doğan çocuklarını da yutmaktadır) Zeus Yunan mitolojisinde
en güçlü Tanrı'dır, babasını da yenmiş ve kardeşlerini bu mezalimden
kurtarmıştır.Zeus'un Olimpus dağında oturduğu varsayılır.
Şair Ege'yi Zeus'un sunağına benzeterek (sunak: bir tür taş masa) Ege'nin
ölümsüzlüğünü(nektar) ve ebedîyetini simgeler "nektar sunağı" imgesiyle.
"tanrıların seksek oynadığı adalar" çok şık bir benzetme. Tarih boyunca
Tanrıların seksek oynadığı bu adalarda, şimdi de yine aynı oyunlar
tekrarlanmaktadır bilindiği üzre. "İt dalaşı" göndermesi bu oyunlaradır.
Oysa şairi bu oyunlara kanmamakta, "karşı kıyının" insanlarına kardeşçe
yaklaşmaktadır; o sirtakiyi de, uzoyu da, Yunan mitolojisini de, şimdiki
Yunan halkını da sevmekte ve iki halkın kaynaşmasını salık vermektedir.
"başka sözüm yok yargıç!
yont kalemini, yaz suyun ayasına "
"Yargıç"ı adeta Yunan hükümetlerinin Türkiye'yi sürekli şikayet ettiği,
AB olarak algıladım....
Baldıran, Helenistik dönemde kullanılan bir zehirdir (Sokrat'ın bile bu
zehirle öldürüldüğü iddia edilir).Şair bu zehirle iki kardeş ülkenin arasına
nifak sokulamayacağından, zehrin belki de hükümetlerin sürdürdüğü dış
politikalar olduğunu varsayarsak, iki halkın "aşk"ını bitirmeye
etmeyeceğini söyler.
Mitolojik bir öyküden, günümüz tarihine de dokundurmalar yapılmış şiirde,
iki ülke barışı adına ozanların bu tür şiirler yazmaları benim de hoşuma
gidiyor.
Uzun zamandan sonra Sn. Olgar'ı aramızda görmekten de mutlu olduğumu
itiraf edeyim... Nerelerdeydiniz ûstat, özlettiniz...
Saygılar...
| | |
|