
|

|
| |
Ahmet Gedik
ANAMUR İZLENİMLERİ
"
Bir Temmuz sabahında şair dostum A.Uğur Olgar'la Anamur yollarındayız.
Yılan gibi kıvrılan yollardan giderken Akdeniz'in eşsiz maviliği,
berraklığı eşli ediyor ruhumuza.Başımızı diğer yönümüze çevirdiğimizde
ise başka ruh deviniminde buluyoruz kendimizi.Toroslardan aşağı inen
yayla türküsü kıvamında huzur var içimizde.Bir de yaz sıcağında yüzü
yanmış bir Yörük kızının dalgınlığı var üstümüzde.Buna hüzün mü desek
bilmiyorum.
Anamur'lu bir şairin anma etkinliğine gidiyoruz.85 yılının ağustos
sıcağında kaybettiğimiz şairimiz Abdülkadir BULUT için düzenlenen
anma etkinliğine katılacağız. Bizde ANDIZ olarak şairimiz için
hazırladığımız özel sayıyı böyle özel bir günde okurlarla, şiirseverle
buluşturmanın heyacanı içindeyiz.Epey bir zaman öncesinde duyurusunu
yaptığımız özel sayı için ülkemizin dört bir yanından gelen yazı ve
şiirlerle gerçekten nitelikli,şair Abdülkadir Bulut'a yakışan bir bir
sayı çıkarttığımıza inanıyoruz.
Uzun Anamur yollarında yol alırken şiirin de bir yolculuğun olduğunu
düşünüyorum.Bu yolculuğun kesintisiz ,zorluklar olmasına rağmen devam
eden ve hayatlar yaratan bir çizgi izlediğini düşünüyorum.Anamur'a
vardığımızda ,şairler ve yazarlarla bir araya geldiğimizde bu düşündüklerimi
o an da sınamıştım.Şiir her zaman ve her yerde vardı.Bir şairin erken
ölümü bile şiirin yeni yolları açmasına engel değildi.Denize baktım o
sohbet sırasında.Kumsalda gülen, eğlenen insanları izledim.Belki orda
bulunmamızın nedenlerini bilmiyorlardı ama o insanlar ve başka insanlar
hep şairlerin gözlerinden kalplerine,beyinlerine ve oradan yeniden hayata
karışıyorlardı.
İnsanları heybelerinde taşıyan yazar ve şairler anma etkinliği için
düzenlenen toplantı salonunda yaptıkları konuşmalarda Abdülkadir Bulut'un
şiirini ve insanlığını anlattılar konuklara.Cemal SÜREYA'nın 'kasabalı Lorca'
benzetmesinden yola çıkılarak yapılan değerlendirmelerde Abdülkadir Bulut'un
yerelliğinin evrensele uzanan bir köprü olduğu,bu yüzden o' nun köylü bir
şair olarak asla değerlendirilemeyeceği sonucu ortak bakış açısıydı.Anma
etkinliğine katılan Müslim Çelik, Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İzgü,
Mustafa Baz Yalçıner, Halil Uysal'ın…. Konuşmalarının sonunda müzisyen
Nevzat Karakış söylediği ezgilerle günün anlamını daha da belirginleştirmişti.
Anma etkinliğinden sonra yazar ve şair dostlarımızla birlikte Abdülkadir Bulut'un
çocukluğunun geçtiği Akine köyüne gittik. Yaşadığı evi,şiirlerine ilham veren
ağaçları toprağı ve Dragon çayını gördük.En güzeli ise avuçlarımızla içtiğimiz
çayın yanında akşamı yaşamış olmamamızdı.O akşam gözyaşları çiçek açan
kadınların elleriyle yaptıkları sıkmaları yedik,ayranları içtik.Ortak
bir değer için bir arada olmanın mutluluğu vardı insanların yüzlerinde.
Bu yüzü kaybetmeden o akşam ayrıldık dostlarımızla. Yanımızda Abdülkadir
Bulut'tan şiirler Anamur yaylasından bir bazlama kokusu,Drogan çayından
bir avuç su ve hayata dair güzel sözler.Biliyoruz ki Akdeniz ve Toroslar
daha çok şair çıkaracak.
lirik_72@hotmail.com
Özlem Tezcan Dertsiz
AY TINILARI
ilkdördün
pijama giymiş gece açarken kollarını
"elim sende" oynatırdı yıldızlar
savaş çok uzaktaydı,aşk,şarap,gözyaşı.
dut lekeli ağzımda,özgür mor uçurtmalar
biraz daha 'penceredenayabakançocuk' kalsaydım
yarımay
yarı açık bir kapıdan kaçarken sezdirmeden
takıldım,kimseye sıra gelmeyen o kuyruğa
dönüşü ararken düştüm,sendeledi kalbim
vuruldum papatya gülüşlü bir adama
biraz daha 'aşkbulaşmışdüşlerimi' telâşla anlatsaydım
dolunay
apaçık gördüm,gece söylenen yalanları
ruhtan önce ten sürdüm bende dudağıma
tüm rolleri yanlış dağıtan bir atlasın içinde
bir şehir, ancak bu kadar uzak durur komşusuna
keşke 'aşktandüşmüşyazlarımı' gözümden anlasaydın
sondördün
kışla dost olunabilir,alışılır her şeye
film biter,son söz unutturmaz olan biteni
içeri girerken yolunu buldurur da,
dışarda ne yapacağını söylemez,hiçbir yer gösterici
keşke 'ayabakmayanları' ışıkla yıkasaydın
odertsiz@mynet.com
Ahmet Günbaş
YEŞİL ÇIĞLIK
I.
Şaşkın çıtırtısı tinsel çoraklığın
firari bir mevsim arar ya
İşte öylesine düştük yollara
Zeytinden sızmıştır bana kalırsa
yağlıkara kahkahası gölgelerin
Çünkü zeytin burda her şeyin başı sonu
Tellal mellal gümbürdetip davulunu
fermanıyla nam salmış kuytulara
"Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş!
Güz konukları gelmiş! Kalkın, huuu!..."
Uyanmış yeşil çığlık
Sütüven'den gürüldüyor merhabası
Tanrıların körfezinde şenlik var
Sarıkız çiçekleriyle bezenmiş söylenceler yurdu
"Güz konukları gelmiş! Güz konukları gelmiş!
Güz konukları gelmiş, duydunuz mu?"
Şaraptan oyulmuş düştekneleri
Tahtakuşlar hafifliğinde
Kaz ayaklı mühürle çatılmış şiirin obası
Varı yoğu sofrasında İda'nın
yazdan kalma hüneriyle
Bir koşu aşk kesilmiş soluğu
Uysal bir gül dalıyla eğilmiş masamıza
"Şerefe! Haydi şerefe!"
II.
Benden haber soran bundan sonra
koynumdaki otların izini sürsün
İster göl biriktirsin isterse yıldız
Doldurup taşırsın gönül tasını
kırk gözeden büngürdeyen pınarlar
Sökülsün penceresi gayrı gün görsün
Işığına sokulduk pek üşümedik
Taşlar beğendik kent parmağımıza
Assos'tan, Antandros'tan, Adramyttion'dan
Kızaran alkışlarıyla yamaçlar korosunun
çatlayıp yarıldı ufuktaki nar
ahmetgunbas@hotmail.com
Ahmet Uysal
GÜZ GELMİŞ NE GÜZEL
güz gelmiş ne güzel
sınırında yürüdüğüm
tarla kokusunu
taşıyor parmak uçların
dilinden incir sütü damlıyor
eylül toprağına
çok iyi bildiğim
dağ yolu sanıyorum
yanımda olmanı
kaya dibinde saklı çiçek
nasıl da sana benziyor
koruyalım onları sevgili,
başka neyimiz kaldı savunacak,
yeni gizler ekleyelim güle,
yeni sözlerle
üveyikler havalansın dilimizden
Ahmet Ayberkin
KUŞ ÖLÜLERİ
Bulutlara kanaviçelenir kuşlar
Mor ve ürkütücü akşamda
Düşer kentin üzerine
Körpe maviliğiyle güz saatleri
Dev bir karanfil gibi
Süzülür güneş batıdaki çizgiye
Çiseler kırmızı yağmur damlaları
Sular mavi görkemiyle solar
Tüter güller ve Akdeniz
Bir zakkum çiçeği kokar
Kristal bir bardak gibi kırılır yaşam
Gecenin kozası bulutlarla örtülür
Ali F.Bilir
YOLDAŞIM HAYAT
Sesini duyuyorum hayat
oysa çoktandır
uzağım kendime
gün, bir zincir halkası
gibi boynuma
geçiyor
nasıl dayanırsın başım
bu eğilmelere
kaçmayı sınama sakın
demişti, annem
sesinde nice yangının
izi
boynumda verdiğim
söz, onu taşıyorum
hiç eğilmeden
eski bir fotograf karesinden
kesip çıkarıyorum
yüzümdeki sevinci
elim kanıyor
babam da var oysa
arka sırada ablam
üç abim
zeytin yeşili ırmak
ve geride bir dağ üşümesi
yoldaşım hayat
Mehmet Rayman
İZDEN
Buradan çok yolcu geçti
İzleri yanık bir duman
Gökleri deldi geçti.
Bağların yaprakları yanık
Üzümü çiğnediler
Al topuklu kızlar
Pekmeze tadını veren
Toprağın köylüsüyüm ben.
Kapısı güneye bakan evlerin
Akşamları birikir eşiğine
Damarları soğulmuş bir çeşme
Dudağı çatlak testi bakır bakraç
Şimdi yakınırlar birbirine
Güneşi kimler sokuyor cebine.
Göz yaşını tanımaz
Bizi koparan eller
Yörük kızı yine yükledi göçü
Söğütlerin rüzgarı yabancı.
Yalın ayak yürüdü
Üzeri yüklü analar
Kağnıların sesini inceltir
Mazılara sürülen ayışığı.
M.Mahzun Doğan
BEN BİR MEZAR KAZICISI
Koca bir kış geçti, işim bu
Durmadan kazdım, durmadan
içimdeki mezarı
Derine, daha
derine gömülsün cesetler
Bu yıl işim bu, ben bir mezar kazıcısı
Gördün, nasıl çevik tuttuğumu
küreği kazmayı
Meğer bir toplu mezarmış gereken
Ah! Ne çok ceset... Gömdüm, gömdüm
Buymuş kurtulmanın yolu
Ve bildim
insanın en büyük düşmanı
uyurmuş koynunda
Ben bir mezar kazıcısı... Bu yıl, işim bu!
mahzun@penceredergisi.com
İbrahim Tığ
AY VAKTİ
1.
dağınık bir tenin perçemi kalkıyor ay vakti
sessizliği susturulmuş bu şehir kokuyor
2.
düşsel yaşamların gülüşüne basarak
isyanı yaşıyor başıboş gece kuşları
3.
küçük notlarım sırtımda taşıdığım yük
kuşlar uğramıyor yüzüme hanidir
4.
mülteci bir tenin kederiyle sararmış
geçmişini yaşayan mektuplar yaratıyor hüzün
5.
hangi yalanı konuşabilirim bir başıma
babaları zamansız ölen öpülesi çocuklara
Eda Keskin
KAÇMALI
I
Neylersin be çocuk, içime konmuşsun işte
Işık hızıyla gelmişsin yanıma, şarkımı çalmışsın dudağımdan
İşte o yüzden o tanıdık, başlangıcın bitişi kadar korkunç,
üstüme çöreklenen acılı, ruh halindeyim.
Gökyüzüme pusu kurmuş bulutsun.
İşte o yüzden sevgili,
Gitme diye haykıracak denli kalbimden,
Sana, tutunmuşum.
II
Bir balıkçı teknesiyle karanın diğer yanına çıkmalı, yaslamalı küreği omzuna
Küreğin düşüş, yaşamak yeniden ve kaçış, eylem kürekte
Suyun en mavisinde kendimden kaçarcasına atladığım su,
Sazlık, dağlık ve yabanlık,
Esmerleşen teninde dolanan güneşli, yazlık,
İşte böylesi ve kaçılası duygularla sevmek seni,
Ölümlü olmanın zavallılığında sonsuzca...
Kaçabilir miyim...
Necmettin Sarı
HAY/AT İLA İLHAN
Attila İlhan'a
- Hayat kendi ölümünü kendi taşıyan bir at(d) -
Kırık ayaklı kanepelerde uyurkendi,
gün ışığı mora bulanıp içeri girerdi
sabahlayan gözler bir şeyi ne kadar iyi görürse işte
kapanmış kitaplarınla karanlık odada
öyle bakardı saksıdaki çiçeğe hayat.
Ne rengarenk hayatları süpürdü,
saçlarının siyahını beyaza çalan zaman,
gün gibi misafirken bedeninde kendi izini süren ömür,
nasıl kaybolmaz, kalbindeki ikizlerinde.
Sevmediğin kadınlar gibi geldi ölüm
siyah yeleleri, o gün de ölümün acıtan kamçısıydı
ellerinin dokunduğu yere çiçek diken olmazlar
şimdi onlar sen varken ki kadar yalnızlar.
"an gelir Attila İlhan ölür,"
an ölür Attila İlhan gelir…
Yalnızlığına basıp sigarayı dövdükçe soluğunla
birikti paket kırılmalar, incelikler havada is gibi
korkmadı Aysel, başına gelen onu da ayırdı adından
neydi sendeki denizin adı, ilhangi olan
bunca ölümü bir mezara sığdırmanın becerisinde yırtınan.
Rüzgarı en çok yüzüm acırken sevdim,
şimdi kalbimi ezen her şeyi sevebilirim
kaybettiği yaşları arayan gözlerimde açıkça
acıyan yerlerimi hatırlatan ölümünü öpebilirim.
Ve illa da ölümün kendi bir at,
üstünde sustuğun an, havadis kötü.
Ne alkışlar ne sessizlik aslında aradığın
ölü bedenini omuzlayan insanlarında sen zaten
ölümün en çok gürültüsünü sevdin.
Ya o gözlerinde bir kadının yüzünü esirgeyen çerçeve
hay/at'ını ezen nal izini nasıl görmedi?
Necmettin SARI
(17.10.2005)
Müesser Yeniay
YOSUN
İçimde öyle bir girdap var ki
öksürdükçe ellerim duvar-
/gece karanlık bir kan kusuyor
saçlarımdaki rüzgar susuyor
azılı dişlerce kemiriliyor
dilimdeki fısıltı
Yıkılan bir binaya kucak olamazsın
Batan gemiye su ---olursun
rengini atan ömre yosun ...
Dilimde yeşiller yanıyor
Dilimde... henüz fide
Serkan Engin
HER DİLDE AŞK
dünyanın bütün dillerinde sev beni
ama
Lazca sevişelim
horon tepsin dilimin dalgaları
kuzey kayalıklarında gövdenin
dünyanın bütün dillerinde sev beni
ama
Kürtçe bakışalım
doğu kanatlı şahinler uçsun
gözlerimizden Aşk'ın mor dağlarına
dünyanın bütün dillerinde sev beni
ama
Türkçe yaz kalbimi
serkan_engin5@mynet.com
Osman Namdar
KIZIL KUŞ
Babam eskiydi, annem kızıl belikli bir kuş
yangınlı yalnızlıklardan geçip gelmiş de
hayatın kalabalık çarşılarında unutulmuş,
Sandal ağaçlarından gökyüzü yapmayı deneyen
kekik bir bohçadan anılarını serip ortaya
hüzünlü bir gün batımında göçüp giden,
Bildiğim, kızıl belikli bir kuştu annem.
onamdar@yahoo.com
tan doğan
ŞİİR BİTTİĞİ AN
'Yarim'e
yaşam da bitti demektir: Bu açık-seçik . Anlaşılmaması/algılanmaması
olası değil. Yaşamı ayakta tutan biricik desteğin 'şiir' olduğunu,
değil sağır sultan/yeryuvar, tüm yıldızlar, gezegenler ve evren
duyuyor/biliyor da, 'insan' neden bilmiyor? Şaşmalı…
Şaşmalı, çünkü, 'en ussal dirim' olarak kendini belirlediğini
çığlıklanan bir tür, nasıl olur da bunca zaman, varlığının en
temel nedenini bilemez? 'Us', salt erk, siyasa, düşüngü; tutumbilim,
erekbilim (teoloji, Tanrıbilim (teleoloji) için mi yolculuğunu sürdürür
kör-topal? Neden kavrayamaz bir türlü 'insan', soluğunun, yürek
vurusunun;ekmeğinin-suyunun 'ana nedeni'nin ('arkhe'sinin) 'şiir' olduğunu?!...
İnsan, yalnızca öteki türlerin, yer altı-üstü kaynakların, doğanın değil,
kendinin de sonunu getiriyor. Küçük hesapların, sığ çıkarların odağında
yokluğa sürüklenirken, 'bilinçdışı bir yaşam' sürmenin ayırdının çok
uzağında. Anamalcı düşüngünün tutsaklığında, fırlattığı bumerangın
kendisine döndüğünü göremeyecek kadar da körken üstelik…
Yayılımcılık, sömürücülük, savaş, açlık ve zamansız ölüm, 'yeryuvar erkliği'
(eski-yeni yeryuvar düzeni) düşünü kurmasından başka bir şey değil…
Bilinç yitimine uğramasıdır 'gerçekler'i yoksamasının nedeni… Yeryuvarı
varsıllar-yoksullar diye ikiye bölmesidir, 21 yüzyıldır 'ben'ini
aşamayışındaki tinsel sorun… Kendi türüne bunca zaman yaptığı binbir
dizgesel/sistematik kıyınçtır/işkencedir 'yoğun davranış bozukluğu
sayrılığı'nı ve 'korkaklık çağı'nı yaratmasının özü…
Evet.. 'tinsel sayrılıklı/ruhsal hastalıklı bir tür' oluşturmayı
başardı(!) 'insan.' Duygudurum bozukluklarının, büyük/majör-küçük/minör
(hafif, distimi) çöküntülerin/depresyonların, parçalanmış kişiliklerin,
dizginlenemez davranışların, tinsel ve tensel yoğun acıların çağını yarattı
sonunda! Sevgisiz, mutsuz, sağlıksız bir tür olarak, 'sayrı us'uyla,
'amaç için her araç geçerlidir' düşününün ve 'parçala-yok et' yönteminin
tuzağına kendini düşürdü. Eşdeyişle, yeryuvar egemeni olacağım diye,
kendini araç kıldı, parçaladı ve yokluğa sürükledi…
İmdi, (eytişimsel bağlamda) tek karşı-savın, biricik tutunacak dalın
neden 'şiir' olduğu, daha iyi ve doğru olarak anlaşıldı mı acaba? Bizi
sağaltacak/tedavi edecek biricik sağaltımcının/terapistin 'şair',
sağaltımevinin de 'şiir yeryuvarı' olduğu (yarım usumuzla) algılanıldı mı?
Bunca acı, bunca açlık/yoksulluk, bunca yoksunluk için 'biricik
kurtarıcı'nın 'şiir' olduğu açık-seçik kavranıldı mı? Ve, insan
anlağımıza/zekamıza çivilendi mi artık, 'şiirin bittiği an', insanın da,
yaşamın da, yeryuvarın da, evrenin de bizim için bittiği?!...
tandogan61@mynet.com
Kemal Gündüzalp
DAĞ YIKILIR
Dağ yıkılır içinde gümbürtülerle
Deprem sonrası ağrısında yürek
Kederi de içine dökülür insanın
Yine yürürsün yollarda bir başına.
İkindi akşamı çağırır kederlerle
Solgundur gökyüzüne bakarsın
Aşkın gölgesi geçti gözlerinden
Gerçek olsaydı eskimiş rüyalar.
Duyduğun yalan, gördüğün serap
Nasıl da inandın öylece bakarken
Neden sanki düş kedersiz olmaz
Eski kızların uçucu kederlerinde?
Dağ yıkılır, sen altında kalırsın
Keder çoğalır sırtına yüklenirsin
Biraz da başkası yansa dersin orda
Biraz da kül olsa ötekiler, belki de.
Dağ yıkılır ve yine de yürürsün
Yaralı bir martının kanadı sağalır
Bir şey değişmez yeryüzünde sanki
Gökyüzü kendine benzer her zaman.
O da öyle bir gökyüzü resmiydi
Çok eskiden ona çok bakardın
Dağlar yıkılmazdı gençliğinde
Her güz yine keder yüklenirdin.
Aydın, 20 Mayıs 2005
gunduzalp@mynet.com
Nur Sicimoğlu
TELAŞ ORMANLARI
Lacivert dalgalarından denizin
Giysiler biçerdim tenime
Ak köpüklerinden ince dantel,
Havada bıçkın aşkların kokusu
Yoluna düşürürdüm yolumu
Tenimde türkülü bir ırmak
Yaz boyu geceleri dolanarak
İzinden akardı dudaklarının,
Birdenbire bir karanfil ormanı
İçine alırdı incecik bedenimi
Dağları saklısında tutarak
Uçmaların acemisi bir yavru kuş
Aşkın ateşiyle sarsılarak
Kafa tutuyor bulutlara
Konduğu her dalı yar sanıyor,
Kanatlarının altında koca dünya
Avcıların telaşına hiç aldırmıyor
Papatyalardan bir aşk ya lalezardan
Bu yüzden tozpembe yağıyor yağmur
Tenimden sıyrılırken lacivert dalgalar
O kuş daha da ürkek yabanıl göklerinde
Telaş ormanlarına düşüyor geçerken sokağından
elferbert@hotmail.com
Doğan Ergül
BAKIR AY
yokluğu aradım
ışıklarını zamanın
büyük atların ürktüğü
denizlere düşmüş nehirleri
uykuların bildiği solumayı
yamaçları yürüyen ellerini
insan odalardır, sessiz
biraz ışık birkaç sesin böldüğü
zamandır konukluğu
betondan, kablodan, eşyadan akan
bulsam
düzlüklerle, köprülerle, sularla
kayıkların delirdiği geceyi
ışıklı sazlıkların solumasını
kasabaları geçtiğimiz
pencereyi açıyorum
ölüm ve unutuş
bahçede gül hatmi
senden ve her şeyden.
doganergul@mynet.com
Sedat Kısa
CAN DAMLASI
Seninle yapsak
Seninle dal diyorum
Yaprak diyorum
Yapışıp birbirimize
İkiye ayrılsak
Çatal diyorum
Kızımız uçurum
Oğlumuz tutunmak
Kırılmak bana yaraşır
Sana düşerken
Havada boynuma sarılmak
Ömrümüz her gün
Ölümün
Sarı saçlarını okşamak
Seninle bir bahar
Son yapsak
Solmak diyorum
Turunç ve kızıl
Çiçek diyorum
Ayrıldığımızı sanırlarken
Orada birleşsek diyorum
Üzerine can damlamış gibi
İrkilirdi mezar
Çocuklar diyorum
Olmak
Ne güzel
askile@yahoo.com
Taner Cindoruk
TAŞINMA
Ah suların omzundaki akşam dilsizliğim
Aşklar da
Komşularımız gibi
Taşınır bu şehirden...
t.cindoruk@hotmail.com
Celal İnal
YOLLAR
Bilirim
Bütün yollar portakalların çiçeklenişine
Işıltılı bir denize götürür bizi
Beyaz, mermer bir heykel gibi
Durur gecede zaman
Her şey ağırlaşır orada
Işıklar bile
Ateşe eğilen yüzün görünür ardından
Gizlenir el, gizlenir parmaklar
İşlemeli bir yelpaze
Usul usul sallanır
Susar su
Doğrusu, uzak denizlerdir
Bizi şefkatli iki elin beklediği
Eski limanlar
Gümüş taslardan
Ve hırçın kazlardan kaçtım
İlk uzun gölgemden...
Ovada çırılçıplakken
Güneşli bir yoldan
Denize gidiyordum....
güneş yutmuş gibi sarıydım
yıldızlar doluyordu içime
yıldızla kaplanıyordu tenim
mavi bir yalana dönüyordu gökyüzü
yerinde kullanılmış
her sözcük
gülümsetiyordu beni
su bulurdu yolunu
nehirler yatağını bilirdi
"sadece bir çocuğun
ya da bir kadının
önünde eğilirim" derdi
eski bir romanın kahramanı.
Şiir ruhumu sağaltan son sığınak olurdu.
inalcelal@yahoo.com
Turgut Tan
KENDİNİ ÖPTÜREN KOLONYA
Gece karanlık zifiri inci
Yapraklar sonbahar hüzzam fasıl heyeti
Sırtında al kadife pelerin rüzgarın..
Bir alev karşısında dalgın, anıları yakmak:
Hayatta sevgi parçacıkları olan.
Toplamı; iyi ki artı veriyor
Mavi gökyüzü, ay, bize yalnızlık
İnsanların ruhu uçuyormuş
Öyle mi sahiden yaşamamış ablacım
Sevdiklerimiz içinde ve uzakta
İç saydam, ruh üryan nasılsa
Bu akşam n'olur ya!
Bir elektrik direğiyim karda.
Şükran Aydın
MÜREKKEP ACISI
ölümün kitabında kaç sayfadır yaşam
değdikçe sevdanın elleri neden eskir yapraklar
çekingen zaman en büyük çile
gümüş damlalar en kutsal sessiz iz
içinden içime akar
huzur renginde sıcak topraklar
portakal renginde birkaç gün
o kısa o küçük o noktalı harflere nasıl sığar
rüzgâra emanet sevda ekini
hiç sevmemişler hiç sevilmeyecekler
neden ciltçi dükkânında çalışır
daha mürekkep acısı yutmamışlar
sözüm sesimi kesme
kitaplar beyhude yazar
06 Aralık 2005 Salı 00:29
saydinn@gmail.com
Ulaş Güleviz
BEYAZ KUŞ
beyaz kuşun
kanatları uçsuz
gözdesi deniz
ayakları demir
yüreği hedef
tek korkusu mermidir
salınırken bir ikindi vakti
şafağa doğru
ve düşünürken insanın tabiatını
"dost mu yoksa düşman mı"
karar verir
bir avcının oyuncağıdır canı
anlaşılması güç bir canlıdır insan
hem sever
hem de vurulurum en mutlu çağımda
vicdan sallanır
bir kaç ucuz cümle bellenir
üşürken uçan ruhum
hani
özgürlüktü benim adım
adımı siz koydunuz
özgürlüğünüzü kendi ellerinizle vurdunuz
hı kim bilir belki karanlığı daha çok sevdiniz
hırsınızın esiri şu renksiz deniz
doğaya da bu yüzden kıydınız
ama şunu bil insanoğlu
sonunuz ağır
rengi koyu siyah
sanmayın hayat
sonsuz
beyaz bir martıdır
14 . 01 . 06 - akbelen / mersin
ulasguleviz@mynet.com
Ali Ziya Çamur
KIL HEYBEMDE KARANFİL
Düşer gözelerime güz ikindisine sargın şehir
Ayrışır bahçemde en ayrıksı rüzgârları hasretin
Koşsam da yürüsem de yetişmek zor mu zor...
Bir sulu sepken dökümünde unutkanlıklar açar
Kırık bir ezgi kırıtır, durur dudağımda
Yüreğime burkuntusu düşer unutuşların.
Kıvamını yitirmiş zamana döllenmede hüzün
Yüzümde solgun izbeler dökülüyor sokağa
Andır yaşanan; gerisi, kıl heybemde saklı karanfil...
GÜZ
Bir mevsim ki, yıkar şiirin köşe taşlarını,
Gölgeler akar renksizliğe.
Anımsatıp dursa da zaman, geçmişimizi,
Yaşanır sarı bir fonda
Buluşmaların ve ayrılmaların en temizi.
İncir, dalında çatlar.
Nar, kabuğunu yırtar.
Van Gogh tablolarından çıkar da
Sarının saltanatı dört yanı tutar.
Yaz esintileri hırçınlaşır birden,
Eser kalmaz güllerden, karanfillerden.
Yaseminlerin çıplak çatallı gövdelerinden
Havalanır da gönlüm, tarar gökleri,
Göçmen kuşlar, balıklar kadar
Girecek yeni yörüngeler arar sevgiden.
aziyacamur@mynet.com
Uluer Aydoğdu
ÖLECEĞİM GERİ KALANLARI
geceleri çıkıyorsun sen
hep gece değil misin sürekli
vahşi ve dirisin karanlığa yatkın
gövdemi giriyorum ormanına
hazırlıklıyım siperlerine ve kalkanlarına
çıldırtıyor beni yapraklarındaki nem
emsen boynumdan
mimlenmiş olsam yabanıllığa
bir kan da ben yaysam
cesur ve lirik kanımı içse böcekler
inkar ve çocuğum senin yurdunda
gül kokan nefesini yürüyorum işaret çiçeği
bağrıma bastığım bulutları çözüyorsun bir bir
kadınlarım geçiyor alnımdan
misket ve su
kokunu saplasan böğrüme
öleceğim geri kalanları
1998, Ankara
ulueraydogdu@gmail.com
Pablo Neruda
GEMİ
Yolculuk ücretini verdikse bu dünyada, neden
Neden bırakmıyorlar bizi oturalım, yemek yiyelim..?
Bulutlara bakmak istiyoruz,
Güneşte yanmak, tuz koklamak.
Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden.
Neden edelim zaten: biz birer yolcusuyuz sadece.
Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle.
Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var,
Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta.
Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular.
Sizi tedirgin eden ne..?
Neden öfkeyle vuruyorsunuz..?
Tabancalar kuşanmış, kimi arıyorsunuz öyle..?
Bilmiyorduk sizin olduğunu her şeyin,
Bardakların, iskemlelerin,
Yatakların, aynaların sizin,
Sizin olduğunu denizin, şarabın, gökyüzünün
Bakıyoruz bütün masalar tutulmuş şimdi.
Olamaz diye düşünüyoruz,
Nasıl, ama nasıl inandıracaksınız bizi..?
Her yer karanlıktı gemiye bindiğimizde.
Biz de çıplaktık, aynı yerden geliyorduk,
Kadınlardan, erkeklerden geliyorduk, sizin gibi.
Aç doğmuştuk, çabuk çıktı dişlerimiz.
Ellerimiz oldu zamanla, gözlerimiz oldu,
Çalışalım diye, ağlayalım diye gördüklerimiz için.
Hiçbir hakkımız yok şimdi elimizde,
Öyle diyorsunuz, gemide yer yok.
Bizimle konuşmuyorsunuz,
Oynamıyorsunuz bizimle.
Neden bu üstünlüğünüz, neden..?
Kim kaşık verdi daha doğmadan size.?
Sevmem yolculukta, gizli köşelerde
Aşk ışığından yoksun boş gözler bulmayı,
Aç ağızlar bulmayı sevmem.
Yaklaşan güz için elbisemiz yok;
Kış gelecek; kış için hiç, hiç yok.
Nasıl yürürüz kunduramız olmazsa
Dünyanın keskin çakıllarında.?
Nerde yemek yeriz masamız olmazsa.?
İskemlemiz olmazsa nereye otururuz.?
Tatsız bir şakaysa bu, beyler,
Karar verin, kesin bu şakayı,
Sırası geldi ciddi olmanın artık.
Deniz kudurmuş. Kan yağıyor.
S.Aylin Antmen
KUTSAL LEKE
hışırtıdan fazlasını arzulayarak durdum dehşetime baktım
ağaç dallarından göğün merdivenlerinden tenimden
yolun bitmeyeceğine, seslerin varlığımı tanımayı reddetmesinden
sonrayı bilmemekle parçası olmamak arasında
küçük bir bilinmezlik olarak yaşamak
yaşamayı sevmek yerine
pencere, kapı gözleri
ağaç dalları rüzgâr!
gidişimin en acı fark edilişi
çekirdeği düşündüm
bardaktan taşan suyu izledim yazdım
fazlalaşmanın çaresizliğinden sakınmalıyım
kapı pencere kapanmalı kalem kâğıt neyse o
aramızdaki kör edici ışık
kâğıt mürekkep ve kutsal leke
karanlığımı az da bıraktım
kök topraktan suyunu emerken duyar beni
güneş doğduğunda herkesçe görülürüm
uzun konuşuyorum yokluğumla
gidişimin en acı fark edilişi
aylin_ntm@yahoo.com
Anıl Cihan
ZAMANIN GICIRDAYAN KAĞNISI
Derin köklerde birleşmiş,
zifiri karanlığın göçebe hali.
Ve biz, zamanı bin bir parçaya bölüp,
akreple yelkovan arasında mekik dokuyoruz.
Ki parmaklarımız;
müebbet yemiş mahkumlar gibi yılgın.
Gözlerimiz her anın eksik yaşanan bekçisi.
Camlarımızda korkuyla beliren ölüler,
ay ışığında bilenir sessizce.
Ve kediler her telden çalmasını iyi bilir,
mırıldanırken en hazin sonlarını.
Sancılı alnımızdaki kuş resimleri;
böyle pişman durmasa,
ve gece, insanın damarlarına
böyle zehir yeşili sızmasa,
çoktan salmıştık alevden yıldızlara
camdan uçurtmalarımızı.
Ve asmıştık tek tek duvarlarımıza,
zamanın gıcırdayan kağnısını.
genc_muharrir@mynet.com
Atakan Gülgar
MEYHANEDEN DÖNEN AKŞAMCI KUŞLAR
Damağındaki bir yudum suya sığınır tatlı su balıkları
Bakır saksının kör çiçeklerini boğuyor bu sakinlik
Açık camlarından içeri soğumuş kuş tüyleri savuruyorum
Köpeklerin homurtularına aldırmadan serçeler uçuruyorum yamaçlarından
Seni düşündüm gidişine martıların asıldığı iskelede
Gel hadi ansızın çal telaşlı ruhumun kapısını
Kanımdan ayıklamak zor olsun seni
Öptüm bal yüzünden sarı ışıklar altında ölmeyi öğrendim
Koşarak çıktım teninin merdivenlerini yetiştim saçlarındaki akşam vaktine
en zor zamanlarda geliyorsun aklıma cesedim diriliyor
Sevinmeyi heyecanlanmayı elimi ayağıma dolaştırmayı öğrendim varlığınla
Çıkardım içimden ağırlaşan uykuyu sıcak nefesini doldurdum
Yarasalar çinko duvarlara çarptı ve seni kazıdım el fenerimle levhalara
Hep gitmeye hazır halinle duruyorsun yanı başımda
Sanki son otobüsü bekliyorsun terminaldeki peronda
Hangi gemi yanaşmaz limanlarına
Ve hangi canlı vazgeçer ömrünü iklimlerinde kullanmaktan
Gece kendi kapısını aralayıp girerken günün koynuna
Saçaklarıma sığınır meyhaneden dönen akşamcı kuşlar
Aziz Kemal Hızıroğlu
DURU YÜZ
sordu sisli kırışıklık: duru bir yüz olur mu
yüz istese de duru kalır mı
yanıtladı filinta filistinli: kalır elbet
karanfilden miras yazılıysa künyene
ıraklı küçük kardeşim başka ne bıraktı ki
kelebeğiyle düşmeden önce
afganlı yorgun kadın kupkuru gözlerini
yıkadı himalaya ırmaklarında yeniden taktı
sordu: annelerin hangi yüzü öndedir
soluk olan bastırmaz mı duru biçimini
yanıtladı çiçek: çocuğun koklanınca durusu öndekidir
koparılınca arkadaki
ah güzel ana iyi sözcüler bile geç kaldılar aramakta
duruluğun madenini insan yüzündeki
sordu afrika: ben faili meçhul yüzlerime ağıt toplarken
haritalarımı paramparça eden siz değilseniz neredeydiniz
balta girmemiş aşk ormanlarımı
buduyorken misyoner yüzlü kardeşleriniz
yanıtladı maskem: kendimi 'tağyir tebdil ilga' ediyorum
utancımı bir dirhem eksiltmeden
örttüğümün aşkını yeniden bakışını yeniden
sabrı öfkesine yenilmeden
yeni yüzüm soracak: duruluk kalıcı mı olur sanırsın
benzer yüzlerle yürümeden halay çekmeden
ekmeği bölüşmeden umut çığlıklarıyla süslenmeden
duruluk kalıcı mı olur sanırsın ölenle eksilmeden...
A.Uğur Olgar
ORADA DRAGON ÇAYI İÇMEK
orada dragon çayı içmek
rakı bardağında
andızların, hayıtların gözleri önünde
müslim çelik'e sor
nasıldır abdülkadir'in imbikten çektiği şiirlerin
havası suyu
anıların attığı nara toroslara çarpar
yükselir erken ölen bulut'a
akine'de sıkma yemek
şair alnının sıcaklığında pişen
ve yörük ayranı
suskularımızın soğuttuğu
nasıldır müslim çelik'e sor
pos bıyıklı çalıların arasından geçerek indiğimiz
ah, o tanık, yorulmaz çağlayan
biriken göz yaşı yirmi bir yıldır
kentli abdülkadir'dir lorca aslında
ispanya ve anamur ezgileri kardeştir "
aynı denizde gümüşlenir balıkların pulları
en kısa gündür şairlerin ömürleri
en uzun gecelere yatar uyurlar
sessizce, arkadaşlarına bırakarak
onulmaz hasretleri..
orada dragon demleniyor aktıkça
olgar33@gmail.com
Ahmet Gedik
LİSANI ZOR HİKAYE
Soluğunla ısınmanın sevinci
gece lambasının titrek ışığı
korku ve gözyaşı
bir büyük şehrin sokakları
sığındığımız mekan
kaderimizdi
bir büyük serüvenin kahramanları
sabahı kalmayan çöl tedirginliği
aysız zaman sıkıntısı
gürültülü ırmağa dingin başkaldırı
sızımızdı
yüzdeki çizgi
lisanı zor hikaye
yenilmişler ordusunun
mevsim geçidi
çekmecede unutulan ten uykusu
müziğin çapraz yazılımı
suretsiz nefesin dibinde aşk kırıntısı
bakışımızdı
duvarın belirsizliğinde anlam kayması
kalbin çıngırağında fare muamması
savunmasız huzurun firar saplantısı
ölümü yok sayan var olma kaygısı
yaramızdı
kimsesiz yağmurlarda seyiren gözler
hayatı bekletmeden açılacak kapılar
düşün yorgunluğunda uyanık şarkılar
uzaktan duyulan hoşça kal yankısı
dönüş bileti bulunamayan ayrılıklar
kaybedilen ömrü gıdıklayan dikiz aynalar
öpüşmeyi unutan sevişmeler
tutunmalarımızdı
kuracağım son cümle duvarsız ötelerde
lirik_72@hotmail.com
| | |
|