
|

|
| |
Ali F. Bilir
YAPILAN, YARATILAN, ANLAM ÜRETEN BİR ŞİİR
"Fotograf sanatçısı İsa Çelik'in,"Fotograf çekilmez, yapılır,"
sözünü ödünç alarak söylersek, çağdaş şiir'in de yetenek, bilgi ve emekle var edilen bir
kurma, yapma, yaratma işi olduğunu anlarız. Öyleyse, öncelikle, fotograf çekmeyle sanat
fotografı yapmayı; şiiri bir duygu, bilgi, olay, olgu ve öyküyü doğrudan aktarma aracı
sanmayla; onun, bir anlam ve anlam dünyası kurma, bir anlam yaratma disiplini olduğunu
ayırmamız gerekir. Bu önemli nokta unutulduğu için belki, şiir karalayanların çoğu hazır
bir şair kimliği peşinde koşmaktalar. Bu dostlarımız, şiiri dert edinerek uzun ve zorlu
bir yolculuğa çıkacakları yerde, kolay yoldan şairler meclisine katılmayı, orada
kendilerine yer açmayı yeğliyorlar nedense. Şiiri, şiir dışındaki özel ilişkilerinde bir
güç olarak kullanma eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Etik olmayan bu gizli beklentilerin
şiire zarar verdiği bilinmelidir. Aslında, bu uzun erimli yolda gerçek şairin aşması
gereken o kadar tuzak ve engel var ki… Öyleyse, şair kimliği taşıyan veya şairliğe soyunan
birinin en başta, şiirin bir keşfetme, bir anlam ve anlam dünyası yaratma işi olduğunu
düşünmesi gerekir. Bunu göze alanların, zamanını ve ömrünü bu uğraşa vermesi, "Sanatçı
sezgisinin, gerçekliği yeni bir bakış açısıyla, yeni boyutlarıyla kavraması ,"(1) gerektiğini
bilmesi önemlidir. Ayrıca, popülerleşmenin, günlük yaşam ve politikada çıkar kaygısıyla
kullanılan gücün sanat, edebiyat ve şiirle geçimsizliği de gözden kaçırılmamalıdır..
Şiire sevgiyle yakalaşanlara, duygu ve düşüncelerini doğrudan, şiir biçiminde ifade edenlere
saygı duyuyoruz elbet. Ama, bu metinleri şiir sayarak yayımlatan, şairliğe soyunanların da
aynı ölçekte, şiire saygılı olması, "Çağının temel sorunlarıyla ilgilenmeden, onu (şiiri)
yaşayıp yaratmadan büyük (şair) olunamayacağını bilmesi" (2) gerekir sanırım.
Bugün, ülkemizde yayımlanan dergi ve kitaplardaki şiirlere baktığımızda, çoğunun bir örnek,
anlam üretmeyen, zamanın çöplüğüne gidecek çalışmalar olduğunu görürüz. Bu gidişin sorumluluğunu
bir ölçekte, şiir heveslilerinin ürünlerini - çeşitli nedenlerle- hiç eleştiri süzgecinden
geçirmeden yayımlayan dergi yöneticilerinin omzuna yükleyebiliriz. Ama öte yandan sevgi,
cinsellik, sanat vb. insani değerleri pazarlanacak ticari bir meta olarak gören anamalcı
dizgeye de eleştirel yaklaşmalıyız. Bu olumsuzluğu aşmak için şiiri, varlık nedeni olan
insan ve hayatla yeniden buluşturmalıyız.
Ülkemizde iyi şiir yazılmamasının bir başka nedeni de, her nasılsa şairler meclisinde yer alan,
toplumdan aldıkları şair kimliğini bir mirasyedi gibi kullananlarla ilintilidir. Bu yetenekli
(!) şairlerimiz, "Sanatın, çağının korku ve tedirginliklerine çare bulmak gibi bir toplumsal
görevi olduğunu " (3) unutmuş görünmektedirler. Ayrıca, adlarını şiirin önüne koyan, imge şiiri
diye, dili iyice kapatan; anlamsızı gözdeleştirerek okuru şiirden uzaklaştıran bu anlayışın
temsilcileri, "Şiirde bir imgenin, anlama ne kadar açık seçik bağlıysa, bizi o kadar
heyecanlandıracağını" bilmezden gelmektedirler.
Günümüzde, bu anlayışın ürünleri pıtrak gibi çoğalıyor. Dergi ve kitaplarımız bunlarla dolu.
Şiirlerin sayısal çokluğunu, niteliksel dönüşüm sağlanamadığı için olumlamamız olası değil
elbet. Ama, seçici ve bilinçli olmayan okur yüzünden belki, sayısı giderek azalan iyi şiir,
yerini kötü şiire bırakarak geri çekiliyor; biraz küs, kırgın…
Göstermeye çalıştığım bu karanlık şiir fotografının, İsa Çelik'in, "Fotograf çekilmez, yapılır.
Eğer sanatçı, bilgi ve görgüsünü gözü, yüreği ile ortaya koyarsa yaptığı sanatsal bir eylem
olur," sözleriyle örtüştüğünü sanıyorum. Eğer, hem okur kitlesini genişletmek, şiir yazanların
dışındaki kitleye ulaşmak; hem de kendi kaynağımızdan beslenen çağdaş, gerçek şiiri yaratmayı
istiyorsak, şiirin anlam bağını yeniden açıp tartışmalı, ona yeni bir yol açmalıyız.
Bu yüzden, bir metin şiir biçiminde ve imgelerle yazılmış olsa bile anlamın kendiliğinden
oluşmadığını bilmemiz, bu bağlamda, "Büyük edebiyat yalnızca, alabildiğine anlamla yüklenmiş
dildir," (4) diyen şaire kulak vermemiz gerekir.
Öz olarak söylersek, yol uzun, zaman kısa, andız'ın yükü ağır…
(1) T.S. Eliot
(2) Altaud
(3) Kristeva
(4) Ezra Pound
Ahmet Günbaş
ÇİLİNGİR
-Yılmaz ve Mitat'a-
Kimselere kalmıştık ki
çıkageldi Ender
küflü mezar sessizliğinden
"Gidelim," dedi, "Mersin'e doğru. Haber
verelim Hüseyin'le Ahmet'e.
Öpülesi sakar mavilikte... Gidelim. Ben zaten
'nereye baksam yüreğim bir körfeze açılır'(*)
Çok öldük, öksüz kaldı şiir!"
Dedi ve sarıldı karabatak imgelerine
Düştü önümüze o uçarı çilingir
Derbeder kapılardan geçtik... Ne kandil, ne fener!..
Gıcırtısı bile unutulmuş hülyalı zamanın. Begonvilli
bir Akdeniz sabahına varana değin
kilit kilit üstüne
kekemece durduk bir eşikte
açaraçmaz sonsuzluğu uğultusunda biz!
(*) Ölüme Direnen Şiirler, Ender Sarıyatı
Adnan Acar
KAKTÜS ÇİÇEĞİ
çöl kavrukluğunda bir sarışın, dikenler arasında körpecik bir
göğlek ışıltısın. yüreğindeki gözedir, yaşamı kanatan, sevdalı
kabarcıklarla. çan eğrisi bir öpücüksün; kelebek inceliğinde buğulu bir kar
tanesi; yarınsız, tadımsız, ömürsüz.
sevgi aşıkların utancıdır, sevi(aşk) sevdaların ilenci. bir
elinde gerçek olsun, kavruk karanlıklarıma açan kaktüs çiçeği; bir elinde
bilgi. hadi yüreğini dinle, ver elini.
bilgi güçtür, bilgi çoğul; deneyim bir ömre değer. içinde
kuramadığın bütün şiirler, bir gün daha yaşamanın diyetidir. unutma...
bütün yalnızlıklar kentlidir.
saçlarını bulutlar tütsülesin. rüzgârın sonsuzluğa üflediği
bir yaşamsın. tutabilsen güneşin ellerinden; usa sığmaz aykırılıkların.
Hiçbir karanlık geceye yakınma
Ağlayacaksan sabaha karşı ağla
Uzamsız yarınlara tav olma
Gel sen bir kucak bugün topla
gel sen sözümden tut, düşmezsin. iğretidir sarı saçlı bütün
yağmurlar. kent, sokaklar, yaralı, yamalı bütün kaldırımlar içine kanar.
gel sen sözümden tut, düşmezsin. Cemal Süreya öpsün yanağından. bilge
dizelerin coşkusunda coş, çağlayanında çıldır. deneyim bir ömre değer,
g(üvercinka)natlı, g(üvercinka)dın, kuralların karmaşasına kanat
kadınlığını; g(üvercinka)labalığında kaybol. hiçbir şey bekleme; yaşa...
"yaşam asla özür dilemez."
kim bilir! belki utanacaksın. yitip gideceksin düş yoksunu
kentli bulutların arasından. "ayıplarıma gömerim sevdamı" diyeceksin;
"yalnızlığıma harmanlarım kimliğimi."
deneyim bir ömre değer. süremin yetseydi, yaşamı eşelekte
kursaydın eğer; ardına dökülen seviler, sabrının kışına açan birer kardelen
gibi yıkardı yüreğini.
ne dersen de, yine de, elim sende KAKTÜS ÇİÇEĞİ.
SİYU (KIZILDERİLİ) ŞİİRLERİ
1
beyaz ve sarıydılar
mısır çiçekleri
şimdi getirdim onları bahçeden
bak, değerli taşların tanrısı var orada
top oynuyor kutsal toprakta
orada koşturuyor
yaşlı tanrı Kısolotıl da
2
şimdi gidip bakıyorlar
verimlilik tanrısı Pilitzintikutli'ye
karanlığın doğduğu evde
uykuya daldı mı dalmadı mı diye
ey Pilizintili, Pilizintili
üzerine yapıştırmışsın
o tuhaf, sarı tüyleri
yatıyorsun oyun oynanan yerde
doğduğu evde karanlığın
Türkçesi: Nice Damar
A.Uğur Olgar
PUŞKİN'İN YANARCASI
Puşkin'i düşünüyorum
'Yüzbaşının Kızı' ile tanıştığımda henüz 13-14 yaşlarındaydım. Bağnaz öğretmenimin,
derste romanı okurken yakaladığında yazarının Rus olduğunu öğrenince kitabı pencereden
bahçeye fırlattığını hiç unutmadım. O gün, iyi şiir yazacağıma dair söz vermiştim
Puşkin'e. Çünkü onun romanını okumak bana şiirsel hazlar ve romantizmin dağ
doruklarından eteklerine doğru kızakla iniyormuş, andız ağaçları arasında slalom
yapıyormuş duygusu veriyordu. 'Yüzbaşının Kızı' romanının "Kılavuz" adlı ikinci
bölümünde, bozkırın ortasında atlı arabasıyla tipiye yakalanan Andrey Petroviç
ve uşağı Savelyiç'in birden karşılarına çıkan ve onlara yolu bulmaları için yardım
eden yolcunun ünlü başkaldırıcı Yemelyan Pugaçev olduğunu bilmeden, konakladıkları
handa çay ve şarap içmeleri, aralarında geçen ilginç konuşma, yaptığı iyiliğe karşı
Andrey'in yolcuya üşümemesi için tavşan kürkünü vermesi ve yıllar sonra savaş alanında
karşı saflarda yine karşılaşmaları bana çok ilginç ve romantik gelmiştir hep.
Peki Puşkin kimdir öyleyse?
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, çağcıl ve özgürlükçü dünya şiirinin yanarcasını ilk yakan
kişidir. Şiirlerinden çok anlatı türündeki ürünleriyle tanınsa da, o, Ataol Behramoğlu'nun
deyişiyle "her şeyden önce ozandır". Saltçılık (mutlakiyet) rejiminin halk üzerindeki
baskısını yoğun bir şekilde hissettirdiği Çarlık Rusya'sında, onun yaktığı yanarca önce
Lermontov'a, ondan başkalarına geçerek günümüze dek uzanmıştır. Kendinden sonra gelen
Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev ve Gorki gibi Rus romancılarını da etkileyen Puşkin'in
yanarcasını Vladimir Mayakovski ve Nazım Hikmet'in de taşıdığını söylemek olasıdır.
İlkin Puşkin'in yaktığı ve sanki bayrak yarışı gibi elden ele geçen bu şiir yanarcasının
aydınlığı Türk şiirinde ise özellikle Orhan Veli'yi, daha sonra ikinci yenici şairleri
ışıtıp etkilemiştir. Endüstriyel şiir diye de tanımlanan 1980 sonrası dönem şairlerini
de ışıttığı kuşkusuzdur. Puşkin'in Türk şiiri üzerindeki etkisi, hangi şairlerin onun
yanarcasını taşıdığı, ışığı altında kaldığı ya da gölgesinden yararlandığı ise ayrı bir
inceleme konusudur.
Puşkin dünya şiir ve edebiyatında bir öncüdür.
Puşkin'in şiiri edebiyatta gerçekçilik çığırını açmış, klasik Rus edebiyatını ve Rus halk
ruhunu özümseyerek, burjuva devrimciliğinin, hatta giderek halk devrimciliğinin, liberalizmin
ve özgürlükçülüğün Rusya'daki en seçkin temsilcisi ve şairi olmuştur. Çarlık Rusya'sının
inim inim inlediği, insan haklarının olmadığı ve mujik denilen Rus köylüsünün yoksulluktan
kırıldığı bir dönemde Puşkin, ancak büyük önderlerde görülebilen o görkemli gelecek
sezgisiyle sanki ekim sosyalist devrimini o zaman aralığından görmüştür. Bu da onun içinde
bulunduğu çağ, giderek gelecek çağlar için önemli olduğunu, öncü ruh taşıdığını açıklamaya
yeter. Puşkin, çağdaş Rus edebiyat dilinin kurulmasına da büyük katkıda bulunmuş, sonra
gelen ünlü Rus romancıları onun açtığı yolda ilerleyerek, Rus dilini en yalın şekilde
kullanarak dünyaca bilinen başyapıtlarını vermişlerdir. 'Yüzbaşının Kızı' yazılmasaydı
'Savaş ve Barış' da olmazdı diyenlerin sayısı az değildir. Fransız aydınlanma dönemini
inceleyen, Rus, antik ve batı Avrupa edebiyatı üstüne kapsamlı bilgiler edinen Puşkin'in
şiirlerinde insanı tutsak alan en belirgin olgu onun özgür ruhlu ve tutkulu bir insan
olmasıdır. Gerçekçi edebiyatın öncüsü sayılsa da, şiirinde devrimci-romantik izler bulmak
da olasıdır.
'Yüzbaşının Kızı' bitti, sırada 'Dubrovski' var.
Puşkin'in on sekiz bölümden oluşan bu görkemli yapıtını Ataol Behramoğlu'nun
usta çevirisinden okumak gerçekten çok büyük bir zevk. Romanı okurken yeni şiirsel tatlar
ve hazlar yakalayacağımı bildiğim için sevinçliyim. Sevgili Fadıl Oktay'ın bir şiirinde
"Puştkin" sözcüğünü kullanması geliyor usuma, gülümsüyorum. Romanı okudukça "vay Puştkin vay"
diyesi geliyor insanın.
"Yaz gitti / pılısını pırtısını toplayıp / flamingo akşamlarından." diye kanatlandırmıştım
şiirimi solgun mavi denizin buğusuna karıştırarak, bungun buluta doğru. Eylülle birlikte
birden sessizleşiverdi ortalık. Şiirin ikinci dizesini "gürültüsünü patırtısını toplayıp"
olarak değiştirebileceğimi düşündüm de, "pılı pırtı"nın "gürültü patırtı" ile örtüşebileceğini
gördüm ve sustum. Artık, sabahları ekmek ve gazete almak için markete giderken üstünden
geçtiğim küçük asma köprüde durup baktığımda, durgun derenin sazlı suyunda yüzen pekin ördekleri
yoktu, kıyısında kafalarını uzatarak güneşlenen ve en ufak bir çıtırtıda "şap" diye suya atlayan
kaplumbağalar da sırra kadem basıp gitmişlerdi. Market dönüşü köprü başındaki tahta masaya
gazetemi yayıp başlıkları okurken yanıma gelen ördeklere, satın aldığım ekmeğin yarısını ufak
parçalar halinde koparıp attığımı, kapışarak ekmekleri gövdeye indirdikten sonra yakınlarındaki
tulumbanın dibine biriken su gölcüklerinden su içmelerini çok arayacağım. Şimdi bir tek Puşkin'in
Dubrovski romanı var beni avutacak, bir de yüreğime yerleşip kemiren şiir kurdu.
Puşkin bu dünyadan nasıl ayrıldı?
Fransız subayı Georges d'Anthes tarafından bir düelloda 22 ocak 1837'de öldürüldüğü söylense de,
Puşkin ölmemiştir. Onun yaktığı şiir ve edebiyat yanarcası o günden beri elden ele, yürekten
yüreğe, şiirden şiire dolaşmaktadır. Kabul etse de etmese de her şair Puşkin'den izler taşır,
taşımak zorundadır da. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir.
"Tüm arzularımı yaşadım ben
Hayallerime de soğudum artık
Sadece acılarım kaldı içimde
Meyveleri kalbimdeki boşluğun..." / Aleksandr Puşkin
Ahmet Gedik
ZAMAN
Dudağının kıyısı
uzun ömrün ılık dizesi
yağmur öncesi
sessiz hayallerimin
konağıydı dilin
zamanın donduğu gecede
titreyen ay olurum
Bu nasıl zaman
kırılan söz kasırgası
kapalı dünya
dağılan duman
unutulan yağmur
hüzün karartısı
Sonra zamanı astım
ölü düşlerin duvarlarına
kopup gitsem
yüzün oluyorum
Alpaslan Bozkurt
AMERİKA YERLİLERİNE
uzanmış uykularımız
çocuklar gibi
çıplak ayaklarıyla okyanuslara
çıktığımız yollar sessiz akıp gidiyor
suyun üstünden
akıp gidiyor hep batıya
silahı bilmeyen
savaşı bilmeyenlerin yurdu uzak
Kemal Gündüzalp
HER AYRILIK YİTİRİŞTİR
Gitmek olmasaydı hayatın ağırlığında
Yolculuklar ayrılıklara çıkacaktır yine
Her ayrılılık bir yitiriştir, bilinir elbet
Yağmur yağacak diyor gökyüzü sesi
Mevsim kış değil midir yüreğinde de?
Dağlara kar yağacak diyor aç kuşlar
Gözyaşı tufanı görünmeyecek dağda
Sisli bir kuşlukta. Eski güz mevsimi.
Uzak yerlerde özlemin ötesi var mıdır?
Yok demişti gözleri küçülen kimsiz kız.
Ey uzaktakiler, ey çöl bildiklerim, ey
Bana kendi gözlerinizle baktınız yalnız
Yolcular! Ah, bir de benim gözlerimle
Baksaydınız yüreğime! Kar mı yağardı?
Ne kadar zordur kimsiz kimsesiz olmak
Ne kadar zalimdir geceler yalnızlıklarda
Issız kuyu, suyu çekilen unutulmuş sarnıç
Sesini yitirmiş kasaba uykusu
Dalları sarkmış parktaki ağaç
Dama erken çıkmış kedi sesi
Hepsi bir yalnızlığı çağrıştırır o karanlıkta.
Bana benim gözlerimle bakabilseydiniz ah,
Elbette her ayrılık bir yitiriştir, anlardınız
Gitmek olmasaydı hiç uzaklara
Kalmak olurdu aşkın öteki adı.
Mazıdağı-Mardin, 31 Ocak 2005
Bülent Güldal
TEN VE KUM
Kuzguni bir yazın vadilerinden
geçiyorum dilimde türkülerle
teni kumdan ayırmak yeni işim
zaman gömütünde inliyor nakil
söz çalıyorum akıldan hevesle
Masalların çevresinde pervane
besliyor korkuyu kolkola insan
ürpertiler içinde görmüyor aşkı
tanrıları solmuş bir kumaş ömrüm
Zeus'tan Allah'a kadar hep kan
Dallara bez bağlıyor ümitsiz eller
mezarlara yüz sürüp ağlaşıyorlar
bahtı açan anahtarlar icad edip
bin yıllık cesetleri yarıştırıyorlar
mor bataklıkta çırpınıyor kalabalık
kim bu fermanın sahibi söyleyin bayım
Al düşüyor elmanın yanağına
bağ şaraba yürüyor bağban şaşkın
dalga önemsiyor koca ummanı
dirimi imliyor her ölüm usulca
kor kıvılcım ümidi gözlerimin
hemcinsim yakacak bütün sunakları
Gidip de gelen var mı ruh diyarına
kurtul artık ökseler batağından
bir avuç kemik ve çürümüş toprak
tohuma rahim olan tarla ya da
dönüşü yok yürüdüğün yolun ahh
kalbinin attığı kadar varsın ey can
zamanın gömütüdür geriye kalan
Güzün elleri uzanıyor sarı salkım
yaz göğünün engin maviliklerine
ıslığı üşütüyor yıldızlı gecelerin
pencereme konan kuş hicranı ötüyor
göç telaşı var minicik yüreğinde
gelişi aynı değildir hiçbir gidişin
cehennemi bir zamanı geçiyoruz
kuşlar ılık sulara ben kuyulara
*Temennayi (XV. Yüzyıl)
(NEFES)
1 Şol kadar göstermiştir bana devran gönlümü
Kim sanurdum görmek olmaz çeşm-i insan gönlümü
2 Bilmezem kim bu cihan içre vücudu yok mudur
Yoksa vardur çerh benden kıldı pinhan gönlümü
3 Ey acep kadir olup bir gün giyem mi ben anı
Kaddi bala kendi ziba cana ol can gönlümü
4 Berr ü bahr içre sadef var intizar üzre durub
Ağzım açub gözedirem ab-ı nisan gönlümü
5 Ruma şah u padişah olmuşça hürrem olurem
Beni asdarvan çıkarıb kılsa ihsan gönlümü
6 Sofi kalender ol kazıt saçı sakalı
Sana bu bir tuzaktır gider bu kıl ü kaali
Çeviri...
1 Şu değin göstermiştir bana dünya kadar gönlümü
Yanıldım görmek olmaz dünya gözüyle gönlümü
2 Bilmiyorum kim bu arz içinde varlığı yok mudur
Yoksa vardır felek benden yaptı gizli gönlümü
3 Ey acaba mutlak olup bir gün giyer miyim onu
uzun boylu kendisi parlak cana can gönlümü
4 Yeryüzünde sedef var sabrın üzerinde durana
Dileyip bekliyorum nisan yağmuru gönlümü
5 Anadolu'ya şahıı padişah olmuşça gönenirim
Beni bezimden çıkarıp bahşetse gönlümü
6. Kalender yolunda ol kazıt saçı sakalı
Olsan da döner durur bu dedikodu devranı
Dil içi çeviri: Mitat Çelik
* Gerçek adı, doğum ve ölüm tarihleri bilinmiyor.
On beşinci yüzyılda Kayseri'de yaşamış kalenderi
fukaralarındandır.
Kaynak: Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi -
İsmail Özmen - T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları
Zeynel Çok
ADIM SUYA İTİLİ
Sadece anlam vakitsiz demir alır
Sular küser geminin serdümenine
Kaçaklarda beslenir sarıkızın tadı
Yanık yüklü havaya dirgen gazel
Gün sıradan hışıltı körpe dalgıca
Dünyevi görünür kız gözlü dürbün
Mutlu ot ruhunda bulunur deva
Doğaç konuşur köpek kemik atana
Üzüm ezsek suyu ile yıkansak
Her kadın ağzımda büyüyen lokma
O trenin dumanı düşmüş telveye
Rüzgârı kan tutar, sözüm kitaba
Süngüden geçiyor kuş süzülüşü
Kör olmasa ışık delinir dağ
Dil ucunda şifre güzel yüzler insana
Bana sığınmış güneş ağlar da ağlar
Düşünmeyi unuttum adımı suya itti
Arsız değil çınar sabır içmiş
Şaşıran nehirler içime akar
Yalancı ısırgan kaçacak yeri yoksa
tan doğan
DENEME-ELEŞTİRİ / ŞİİRSİZ BİR YAŞAM 'SON'DUR...
Olmazsa olmazı mıdır yaşamın şiir? Soluk alamaz mıyız, konuşamaz mıyız,
yürüyemez miyiz yolda, sokakta, okulda, evde, fabrikada.. şiirsiz. Ekmek
denli, su denli, açlığı-susuzluğu giderme gücü var mıdır şiirin? Hem acı,
hem de tatlı; hem bal, hem ağı bulunur mu şiirde? Her yere-yola/yolculuğa çıkılır mı şiirle? Tanrı
denli, yalvaç denli; Leyla, Aslı, Şirin denli tapınılmalı mıdır şiire? Hiçbir kişi, hiçbir kurum,
hiçbir örgüt ya da düş, düşün, düşüngü (ideoloji), düşülkü (ütopya) yok sayamaz mı şiiri? Cayılamaz,
kaçılamaz mı şiirden? Koşul mudur her insan için yaşamak şiirce?
'En insanca özellğiğmiz'dir şiir: Tinimiz, yüreğimiz, usumuz ve bedenimiz buram buram şiir kokar
da, alamaz / algılamaz-algılayamaz çoğumuz o güzelim doğa kokan, yaşam kokan, yeryuvar kokan, evren
kokan kokuyu! Duyu örgenlerimizin eringenliği / miskinliği, duygularımızın törpülenmişliği / yozluğu,
düşüncelerimizin us dışılığı / aykırılığı izin vermez kendimiz olmamıza;'şiirce yaşama'mıza...
Siyasalar, erkler, bilgiçler izin vermez; krallar, padişahlar, sultanlar izin vermez; mahşerin atlıları,
ahbap-çavuşlar, bir bilenler izin vermez; aymazlar, doymazlar, yobazlar izin vermez, insanın insanca
yaşamasına şiir şiir...
Ne var ki, hiçbir sözde neden bağışlatamaz insanın şiirsiz kalışını. Savaşlar, yayılımcılık,
sömürü; yokluk, yoksulluk, açlık; baskıcı, dayatmacı, bölücü ve insansızlaştırıcı hiçbir düzen neden
olamaz 'şiirin yüreğimizden uçması'na. Hiçbir yalan, hiçbir çıkar ve hiçbir zaman, hiçbir uzam haklı
çıkaramaz kendini şiirsizliğimizce...
Güç zamanların, ağır koşulların on ikisinden de haykırır sesini şiir. Kan-revanlıklarda,
aç-susuzluklarda, ölgünlüklerde de avaz avazadır şiir. Ezilmişliğin bağrında, kuşatılmışlığın ağında,
sömürülmüşlüğün çağında da duyurur sesini şiir, korkusuz ve kuşkusuz ve her şeye, her şeye karşın ve
de ölümüne...
Bedenlerin satıldığı, tinlerin pazara çıkarıldığı; ekinlerin, dillerin, kimliklerin
kişiliksizleştirildiği; törebilimsel (etik) ve güzelduyusal (estetik) tüm değerlerin hiçlendiği;
'amaç için her aracın geçerli sayıldığı' bir 'vahşi anamalcı korku çağı'nda, umuttur, dirençtir,
yumruktur; sevgidir, yaşamdır, yarındır ve biricik kurtarıcıdır şiir, 'biricik kurtarıcı...'
'İnsanlık' denli, ' insan türünün de sonu getiriliyor', yine insanla!... Gözünü kan bürümüş,
yüreğini acımasızlık sarmış, usunu para tutsak almış bir tür için, hiçbir düşüngü, hiçbir düşülkü,
hiçbir din, hiçbir şey yapamaz artık. Ne varsa -bunca 'şiirsizliğe ve şairsizliğe' ve de her şeye
karşın/yine de- şiirde var. Çünkü, 'hatadır' demenin de zamanı ha geçti-ha geçiyor; 'suçtur',
'ölümdür', 'yokluktur', 'insanın, yeryuvarın ve yaşamın' 'son'udur bunda böyle 'şiirsiz bir yaşam...'
Bedriye Korkankorkmaz
NASIL ANLATSAM
Babamın sesiyle kendime kızım diye seslenişimi
Minik bir serçe gibi o sese konuşumu
Nasıl anlatsam yaşlandıkça konuşmayı unuttuğumu
Dedemin paltosu gibi duvarda sallanan yıllarım
Yaralarımla kendimi yenilemek isteyişimi
Minik parmaklarımın yaralarıma dokunamayışını
İnsanın yaşadıkları aydınlatmalı karanlığı
Nasıl anlatsam bu yüzden üstüme gelenleri
Suları kirlenen çeşmeleri görünce
Yeni çeşmeler bulmak için yolları mesken tutuşumu
Her köşe başında duvar diplerinde
Gömdüğüm gölgemi öptüğümü nasıl anlatsam
Yaşamı elindeki ekmek gibi evine taşıyanlar
Boşluğa düşen su damlalarının yatağıyım ben
Gördüklerimin bana nasıl dokunduğunu
Hangi sözcüklerle anlatsam kırgınlığımı
Mervan Aksu
DUYULUR DUYULMAZ
Duyulur
Duyulmaz
Ezgiler söylendi
Korlanan akşamın ertesinde
Duyulur
Duyulmaz
Sensizliğin gizli
Odağında
Baldırı açık çocuklar
Beddualar sıralandı
Kimsenin olmadığı adreslere
Duyulur
Duyulmaz
Azat edilmeyi bekleyen
Kuşlar
Haylaz çocukların nedametli
Duvarına kondu
Duyulur
Duyulmaz
Tuvale yeni portreler
Boş sayfalara
Yeni şiirler eklendi
Bunca zamanın ertesinde
Duyulur
Duyulmaz
İsmi saklı kentlerin
Öyküsü
Yeniden yazıldı
Uçarı düşlerin elleriyle
Celal İnal
AŞK
iri gözlü çocuklar
oynuyor pamuk beyazı karlarla
bahar yüzlü, yakut gözlü kızlar geçiyor
mavi çiçeklerin arasından
horasan işi bir şal
düşüyor şahname'nin üstüne
firdevsi şiraz'dan görünüyor
"gördüğüm tek deniz, gözlerindir"
bakır tenli kızlar geçiyor yanımızdan
inceldikçe parıldıyor ay
sadi'den söz ediyor kaval
safran sarısı bir günden
açmaya kıyamadığımız büyük bir kapıdan geçiyorsun
gördüğüm tek nehir gözlerindir
"sarı bakışları ay ışığının
sızıyor kestanelerden bahçeye"
hayyam, tanıdık bir ele dönüyor.
Serkan Özer
YALANCI YARABANDI
tamamlar içerisinde bir ben
aynı hamamlar içerisinde de
la sesi inceliğinde kadifelikten
yüzü gözü şişmiş bir iki ben daha
şeritler gösterir ya komediyi
aslında hüzünlendiğinden tenhalaşmıştır
odamın içki köşesi
her dikişimde kadehi gözlerimi saklıyorum sakinlikten
unutkanlıklardır herhal
alternatif müzikler dinlerken
kısa yoldan kalbimi kopyalıyorum
teknoloji buna dahil
tersine akışını yok sayıyorum ışıkların
tabelaları tersine okumaktayım
boş kağıtlarımı sıfır kümesine yüklüyorum
şekilsizliğinden bükülürmüş zaman bilgim
yalancıdır yarabandı artık
çok yasamışlık da buna dahil
Ümit Sarıaslan
TAKAS
Durur gök durur yıldızlar
Gök yorulur gökte yıldızlar
Su da yorulur yatağı yorulunca
Uçurtma bulutlara takılır
Kuşlar dolanır ayağımıza
Dalımıza dağ değer
İçe döner ellerin telaşı
Bakar durur dikenli gecelerinden
İçi dışına çevrilmiş ceketler giyilen
Bir çocukluğun
Sessiz çığlıkların çıngılandığı koyaklarda
Kim yanaşır şimdi
Bir sesin rengine
Bütün bir çağın göğünü değişmeye
Hangi şiir doldurabilir
Eskil yollardaki teker izlerini
Yarım kalmış tasını tanrısal uyumun
Kırığa dönüşmeden karnemizde
A.Uğur Olgar
* GÜMÜŞ BALIK
gümüş balık
pullarında tarihin izi
yüzüyor çatalzeytin ağacı bağlı
mor kayıkların peşi sıra
Karadeniz, fırtınaya yakalanan her denizciyle
biraz daha hasret maviyle yeşilin kaynaştığı
mutluluk tonlarına
Ginolu Kalesi
sarp alnı Paflagonya gururunun
şahin yuvası
eteğini öpen şu nazlı çaylara bak
nasıl da büküyorlar boyunlarını
her göçenin ardından
içerde orman karlı kayınlanıyor
***
* ÇATALZEYTİN DOĞDU
sürtüven kayalıklarına sıçrayan
Çatalzeytin'li hamsi
güneşi görünce ilk kez
aşık oldu denize yeniden
bereketini yazdı
Poseidon'un mürekkebiyle
ekmek tahtasına
Çatalzeytin doğdu
* 2005 Çatalzeytin Şiir Yarışması 1. lik ödülü
Üzeyir Lokman Çaycı
NASIRLI ELLER
Yıl 1950, şiddetli bir kış geride kalmıştı.
Bor'da İlaldı Mahallesi'nde evleri vardı. Her sabah namazını kıldıktan sonra,
yaklaşık saat 05.00'de Paşa Cami'sinin önüne kürek ve kazmasıyla gider, rençbere
ihtiyacı olanlar, onu günlük olarak götürürlerdi. Hergün kendisi gibi yaklaşık
otuz kadar insan amele veya usta arayanlar için orada yaz - kış toplanırlardı...
Aynı yerde aralarında küçük küçük çocukların da bulunduğu yoğurt ve süt satıcıları
da kaldırımın kenarına dizilerek müşteri beklerlerdi. Fildir fildir, üzerlerinde
çeketleri dahi olmayan, sabah soğuğuyla tir tir tireyen küçük çocukların
sattıklarından daha çok kendileri dikkatleri çekerdi. 0rada lengeriler üzerinde
camız (1) sütünden yapılmış kaymaklar dahi satılırdı.
Elleri ve ayakları nasırlı Mükremin Efendi her şeye rağmen hanımının hazırladığı
azığını da yanından eksik etmezdi. Yapacağı işin ağırlığına göre de karşıdaki
kişilerle ene-kona pazarlık yapılırdı.
Akşamları eve yorgun - argın gelen Mükremin Efendi gerek eşinin gösterdiği ilgiyle,
gerekse çocuklarının cıvıl cıvıl halleriyle adeta yorgunluğunu hiç hissetmezdi.
Yemekten sonra limonlu sıcak çaylar içilir, günlük yaşanılan şeylerin eğlendirici
tarafları anlatılarak sohbetler iyice derinleştirilirdi. Zaman zaman çay bardaklarıyla
aile fertlerine eşit bir şekilde paylaştırılan sıcak leblebi ve fıstık içi kokuları
altında Çocuklar masasız, sandalyesiz bir evde yerlere serilerek, minderler üzerinde,
hepsi aynı oda içerisinde hem derslerine çalışırlar, hem de bu sohbetleri dinlerlerdi.
Hele hele misafir geldiği zaman bu yarenliklere(2) doyum olmazdı…
Cavidan Hanım, hamarat biriydi. Kocasının ve çocuklarının iç çamaşırlarından
pijamalarına kadar kendisi diker, güzel yemeklerle evlerinde şenlik havası estirirdi.
Onun güzel yemeklerinin kokusu etrafa yayılır, evinin temizliği ve el emeği dikişleri
dikkatleri çekerdi. Görenler onun rençber karısı olduğuna asla inanamazlardı.
Evlerinin dış kapısı bir at arabası girebilecek kadar büyüktü. İki parçalıydı. Birisi
arkasından devamlı bastırakla kapalı tutulur, diğeri kocasının iş aramak için çıkışından
itibaren akşama kadar açık tutulurdu. Ancak kapının açılışı gelen gidenle veya kapı
üzerinden sarkan çan sesiyle anlaşılırdı.
Mükremin Efendi bir gün iş dönüşü yolda bir enik (3) buldu. Onu kucağına aldı. Seve
seve evine getirdi. Açlığını susuzluğunu giderdi. Tüylerini temizledi. Hanımı dahil
hepsi bu misafirden oldukça hoşlandılar. Evin ineği ve bir de eşeğinden sonra kedilerine
arkadaş olarak, bir de sevimli bir köpeğe sahip olmuşlardı. Artık kapılarının açılmasıyla
köpekleri de havlamaya koyuluyordu.
Bu küçük yaratığa "Karabaş" ismini vermişlerdi.
Aradan yıllar geçti. Karabaş kocaman olmuştu. Gelenler gidenler onun heybetinden
korkuyorlardı. Adeta evde kuş uçurmuyordu. Bir pazartesi günü Cavidan Hanım köpeklerini
yerinde bulamadı. Oldukça meraklanmıştı. Akşam üzeri kocası geldiği sırada gözlerine
inanamadı. Karabaş tekrar gelmişti. Kocasına sordu :
- Bey, bizim köpek akşama kadar seninle miydi? Mükremin Efendi :
- Ne oldu da?
- Sen gittin bizim Karabaş gözden kayboldu. Sen geldin buradaydı. Ben bir şey anlayamadım.
Akşam üzeri limonlu yorgunluk çayından sonra, köpeklerini izlemeye karar verdiler.
Ertesi günü kocasının ardından Karabaş da dışarı çıkmıştı. Kocası gelmeden yarım saat
önce Cavidan Hanım çan sesiyle kapının açıldığını fark etti. Pencereden baktı. Karabaş
gelmişti.
Bu aynı şekilde bir ay kadar devam etti. Sonra Mükremin Efendi "işe gider gibi yaparak,
dışarda bir yerde gizlenmek suretiyle Karabaş'ın nereye gittiğini öğrenmeyi" eşiyle
kararlaştırdı.
Ertesi günü kendisinin ardından Karabaş da dışarı çıkmıştı. Kuyruğunu sallaya sallaya
sokaklar arasından gidiyordu. Niğde Caddesi'nden Bor çıkışına kadar onu takip etti.
Karabaş yoldan on metre kadar uzakta bulunan kayalıkların altındaki bir açıklıktan
içeriye girmişti...
Mükremin Efendi, ertesi günü daha erken çıkarak aynı kayalıkların arkasına saklandı.
Karabaş bir devlet memuru edasıyla sahibini farketmeden yine aynı yere girmişti.
Kayalıkların arasından gelen bir ses Mükremin Efendi'yi oldukça şaşırtmıştı :
- Oooo... Haceli! Hoş geldin!
Mükremin Efendi kendi kendine :
- Demek ki bizim köpeğin adı Haceli'ymiş de bizim haberimiz yok.
Eve gelir gelmez olup bitenleri olduğu gibi karısına anlattı.
İşe gitmediği aynı gün akşam üzeri Mükremin Efendi, merdiven başında oturarak Karabaş'ı
bekledi. Önce kapı önünden sesler duyuldu. Sonra Karabaş burnuyla az açık olan kapıyı
iterek içeriye girdi. Çanın çalmasıyla birlikte Cavidan Hanım ve çocukları dış kapıya
bakan pencereye doğru koştular.
Mükremin Efendi kayalar arasından söylendiği gibi bir edayla Karabaş'a :
- Oooo... Haceli, hoş geldin! dedi.
Karabaş önce sahibine dik gözlerle baktı.
Sonra açık kapıdan dışarı çıkarak bir daha gelmemek üzere gözden kayboldu.
Ardında tasması ve içindeki yemeğiyle çanağı kaldı.
Bor - 20.04.1979
(1) Camız : Manda
(2) Yarenlik : Sohbet
(3) Enik : Köpek yavrusu
Nihat Özdal
ISLAHEVİ HATIRALARI
bir ıslahevi hatıralarından
fil yüklü vagonlarla keşmekeş vadisine vardım
zift kara gecede
tutku yortusu bayramı
örümcek ağı duyarlılığında hassas
ve alınmasa da olur hediyeler
kucağım boğulur gibi daralıyordu
kısık sesli adımlarla
düş yorgunu
harap
aceleci tanla birlikte sabahtaydım
sen şimdi ertesini istersin
eldesini yitirdiklerimin
ben veremem hiç benim olmayanın
dolambaz dünlerini
Atilla Kaya
ŞİLYAK
ayın
gözyaşları
gümüşten
yüzkesen bir soğuk
ve kurak tepeler
tanrıya en yakın yer
ölümü yücelterek
yoksaymak için
eller üzerindeki
bakirenin
içine akan
gözyaşları
gümüşten
esrik ayinlerle
yürüyen
adak kervanı
ve dolunay
aşksız ölümleri
kutsuyor şilyak
dolunayı büyüterek
ay
biriken
gümüşten
gözyaşları
aşksız ölen
bakirelerin
* şilyak: inkalar döneminde ayinlerde çalınan telli bir müzik aleti
Atilla Kaya
M Tipi Cezaevi
A-7 Ermenek / KARAMAN
Arzu Çur
BULUTLAR KUŞLARDAN ÖNCEYDİ
Sıcağın yükseltisi şehirli kedi
Ağzında ıtır rengi, gövden baştanbaşa ev
Nereden geliyordun?
(Balıkların yanından)
Balıkların yanından geliyordun.
Gelinciğin, ak armudun, güvendiren balın
Tam zamanıydı. Dişlerin kamaşıyordu değil mi taştan?
(Öyle güzel kokuyorlardı ki)
Öyle güzel kokuyorlardı ki
Kabak çiçeği, diş dolgusu, yürek avuntusu
Kucağında bir buket sıcak. Terkisinde can sıkıntısının, nereye gidiyordun?
(Bir deniz arıyordum)
Bir deniz arıyordun.
Sakin, sessiz, ölüm sıcağı taş huzur
Bitik, yenilmiş, şöylece canlı. Bir adım önünde ikindinin, nereden dönüyordun?
(Önceydi bulutlar kuşlardan)
Bulutlar kuşlardan önceydi.
Çekiç bulutlar, kaya gökyüzü, saydam şehir
Işık gibiydin, hızlı. Sigara külü, soğan zarı. Nerede duracaksın?
(Dilime çöktü uzay)
Diline çöktü uzay. Demek uzamını bulacaksın.
Ali Ziya Çamur
KOŞAR ADIM
Çizdiğim tüm çizgilerde
Bir kırılma, bir bükülme var
Denizine yaşam sürdüğüm.
Attığım zar hep kırmızı düşüyor,
Renklerin treninde
Takılmış makas karaya.
Sessizliği dokuyor bir alıcı kuş.
Sesin gömülmüş gölgeye
Zaman
Yakana takılı zambak mı ki
Mayalasın sevgileri...
Gönlünü
Yaprağına denk açmayanın
Dökülür çiçekleri koşar adım
Ömer Ekinci
HOŞ SADA ANDIZ DERGİSİ
mersin'den şairler gönlüne
hoş sedadır andız dergisi
şeyda bülbülünden gülüne
bir sevdadır andız dergisi
çok meşale yakacak dergi
pak sevgiyle bakacak dergi
hak tomurcuk ekecek dergi
işte budur andız dergisi
necip fazıl'ıda alacak
nazım hikmet'ide bilecek
her fikre eşit olacak
hür sedadır andız dergisi
hoş geldiniz şair gardaşlar
andız'da şiir ile başlar
nağmeler renk renk yaldız işler
zümrüttür bak andız dergisi
olgar değil dergi sahibi
sizlerin andız dergisi
olacaktır emrinize tabi
her daim andız dergisi
Necmettin Sarı
TER VE TUZ
Bir yere,
bir yürek tüm ağırlığıyla çöktü mü
kanayan bir yüz kırmızı bir karanfile dönüşür
bir özlemi,
bir kundakta uzun uzadıya beslemeye dönüşür umut
yarını birkaç bin hasret için
yeniden sağma sızısı başlar
ve o gece doğan o çocuk ihtiyaç
yarın hayatta ilk gününü geçirir,
titreyen bir kaygıyı koynuna alıp
yakın bir sömürüye yerleşir.
Bir cep aynası,bir tabaka,
ve bir muhtar çakmağı
önce gösterişli bugün titreyen bir ömre dönüşür
bir de üç cepli bir yelek olsa hani, ayakta durulacaktır.
Buğday tarlasına açılan
çamurdan bir kanal gibidir ellerindeki hatlar
ve Beulah düşlerindeki ülkedir ancak
serin bir yaylada gümüş bir ay gülümser
bir kirpi o an, bir tırpan vuruşuyla canını bırakır gider.
Ter tuzludur,
hayat da öyle bugün
dilini kaşıyan arsız susuzluk
gırtlağına bir taş gibi iniyor
damarlarını geren güneş Keşişboğan'da yüzüyor
Kumocağı'nda askerlik anıları,
arpada sarışın fukaralık,
gövdesinde her ezilen günden arta kalanlar,
hepsi tuzdan hayatlar,
hepsi terleyerek terk eder hayatını.
Kehribar tespih hacdan gelmiştir
yarın buğdayın
kaç teneke geldiğini söyleyecek kehribar taşlar
midesine saplanan bu hesapsız korkuyu,
saya çarpa vurgulamaya bir de,
tespih hediye edilmiş
ve değişmiştir
oysa ömrü hep aynıdır
ve tırnakla söke söke alınmıştır
hediye hayatlardan farklı darbeler taşır ömrü
ve keskin bir tırpanın,
taştan bir duvarın önünde hep eğilmiştir
bir çatan samanın orta yerinde
soluk sarı rengi benimsemiştir.
| | |
|