|

|
| |
Hülya Deniz Ünal
çiçekSİZ...
"
...
çiçekSİZ…
her şey anlamsız, hepsi
silinmiş bir den-iz*
sıcak bir somunun yitik anısı
bulutların arasında göğeren
kokusu yalnızlığın
üzerimde zehir zemberek
desenleri geçmişin,
yorganımı hüzünle kaplamış annem..
kime atsam yüreğimi,
budanan bir ağacın ağrısı,
kopan bir kolun.
acısına gömülüp karaya koşan
yapraklarla kız çocuğu
Asi'ye özenip izin almadan
benden toprağa
bellek orada yatarken upuzun,
çiçeksiz bir yatakta…
*Behçet Necatigil
Yüksel Andız
HATIRLAMAK
ı
kızıl kulenin tam önünde
ikindi kızıllığı güneşin
tersanede demirli tekne
iki sakallı balıkçı
ben asılıyoruz şaraba
yanda padişahın güvercinliği
boş şişenin gerisinde
Alanya kalesinin burçları
dingin laciverdi gökyüzü
şişede kayıtlı tarih
üzgün güller açmış
küçük bahçesinde surların
hüzün kokan dalgalar
yaşamı özetleyen gizem
burada söndü gençliğim
ıı
bir dal sallanıyor
tan ağarıyor usuldan
nar ağaçlarının içinden
geçen kızıl rüzgar
düşlerimin kalesini uyandırıyor
şarap tadı akşamdan
sızmış kumsala upuzun
başlamış sabah devriyesi
burçların sessizliğinde denizin
gözlerimi açıyor güller
başıboş serseri günler
yürekte kaynayan kan
neredeyse gelecek aşk
diyor saf bilincime
'adalet' geliyor önce
ııı
insan emeğinin adaleti
hüküm sürecek sevgiyle
uzaya gidecek çocuklar
sabah okula gidercesine
şiirle yeşerecek dünya
Alara çayının çağıldayışı
torosların koynunda kıvrılarak
acısını hafifletiyordu kelepçenin
önümden gidiyordu ihanet
güleç yüzlü kardeş
güneş battı ufukta
bir çobanın ıslığı
yağan yağmur avluda
bağlılık andında sıra
yitik düşler elveda
Adil Okay
SANAT VE BARIŞ
Sanat bir insan edimidir. İnsana güzellikler sunar. Savaş ise insanın imhasını amaçlar.
Sanatçı savaşa karşı çıkışını, bu gün burada olduğu gibi, yüksek sesle söylemelidir.
Savaşa hayır demek sanatın ve sanatçının doğasının gereğidir.
Bilinen İlk barış temalı sanat eseri, İ.Ö. 421'de Aristophanes tarafından yazıldı ve
sahnelendi (Eirene). Atina ile Sparta arasında barış görüşmelerinin sürdüğü sırada
sahnelenen oyun, barışın yararlarını yüceltmiştir.
Türk destan edebiyatında, daha çok şiir türünde barıştan söz eden ürünler görülmüştür.
Katibi'nin 'Barışıklık oldu kavga basıldı' şiiri. Divan edebiyatında da barış temalı
şiirler yazılmıştır. Sabit'in yazdığı 'Şerbet-i sulh helal oldu, mey-i cenk haram'
bunlardan biridir. Yine anonim bir Çukurova seferberlik türküsü, anaların dilinden
savaşı şöyle yermiştir: 'mızıkalar çalınıyor/ onaltılı gelsin diye/ onbeş yaşlı asker
mi olur/ topluyorlar ölsün diye...'
Savaşın yıkımlarını görmek için, Lorca'yı, Neruda'yı, Paul Eluard'ı, Aragon'u,
Bertolt Brecht'i, Hemingvay'i, Kavafis'i, Ciğerhun'u yeniden okumakta, Goya'nın
"Savaşın yıkımları" adlı resim serisine, Picasso'nun "La Guvernica" adlı çalışmasına
yeniden bakmakta yarar vardır.
Barış, şiirde en geniş biçimde 'İkinci Dünya Savaşı' sırasında işlenmiştir. Nazım Hikmet,
N. Cumali, Ç. Irgat, O. V. Kanık, O.Rıfat, C. S. Tarancı, Oktay Akbal ve diğer yazar ve
şairlerin yapıtları önemli örneklerdir.
John Baez, Tracy Chapman, Pink Floyd gibi pop şarkıcıları da, barış mücadelesine
müzikleriyle katkıda bulunmuşlardır.
(Türkiye'de 'Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu' (BAK), "BarışaRock" adı altında
savaş karşıtı bir rock festivali gerçekleştirmektedir. 2003 senesinde Coca Cola
şirketinin 'Rock'n Coke' adıyla gerçekleştirdiği festivale tepki olarak doğan BarışaRock,
ülkedeki savaş karşıtı hareketin en büyük eylemlerinden biri haline gelmiştir. )
Birbirlerinden farklı yaklaşımlara sahip olmakla birlikte; Kant, Marks, Bakunin, Lenin,
Proudhon, Sartre, Marcuse ve Kropotkin gibi bir çok düşünür, ebedi barışı, insanlığın
önünde -nihai anlamda varılmak istenen erek bağlamında- tek seçenek görmüşlerdir.
Marx, kalıcı ve sürekli bir barışın sağlanamamasının temel nedenini, üretici güçler ile
üretim ilişkileri arasındaki antagonist çelişkinin varlığında görmektedir. Bu çelişkinin
kaynağını ise, toplumsal zenginliklerin özel mülk edinilme biçiminde aramaktadır. Özel
mülk edinme sonucunda ortaya çıkan tüm eşitsizlik, adaletsizlik vb. sorunlar sonsal bir
barışın önündeki engeller olarak durmaktadırlar.
Türkiye'de bir süredir devam eden barış girişimlerinin hedefi, sınıfsız, sınırsız bir
dünya kurma, yani kalıcı barış hedefine yönelmese de, barış cephesinin güçlenmesi ve barış
düşüncesinin içselleşmesi anlamında önemlidir. Benim düşüncem, sınırların ve sınıfların,
dolayısıyla orduların olduğu kapitalist bir dünyada kalıcı barışın olanaksız olduğudur.
Ama bu kalıcı barış için oturup dünyanın altüst oluşunu veya özel mülkiyetin, dolayısıyla
savaşın olmadığı ilkel komünal topluma dönüşü beklemek olarak yorumlanmamalıdır.
Savaşları yaratan sistemi değiştirme mücadelesi sürerken, savaşa karşı olan her bireyin,
barış uğruna yapacağı işler-eylemler vardır. Geçici ateşkes dönemlerinden, ateşkesi
çağrıştıran barış anlaşmalarından da yararlanmalı ve bu çalışmaları desteklemeliyiz.
Bu değil aydın-sanatçı olmak, insan olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Belki vardığımız
nokta benim-bizim düşlediğimiz bir barış dünyası olmayacaktır. Yapılan antlaşmalar savaşa
gebe olacaktır ama ilk aşamada yanı başımızda akan kanın durması bizi sevindirecektir.
Barış ortamı savaş çığırtkanlığı yapan, savaştan beslenen grupların etkisinin kırılması,
halkların barış içinde yan yana yaşama talebinin dillendirilmesi ve daha yüksek sesle
haykırılması, gerekirse milyonların barış sloganlarıyla sokaklara dökülmesiyle oluşur.
Bu gün burada bir araya gelen yazar ve şairler ile 'şiirle barıştır' etkinliğine destek
veren herkes ve siz dinleyiciler barış için bir adım daha atmış oluyorsunuz. Sizleri
bu duygularla tekrar selamlıyorum...
Not: 'Akdeniz Barış Forumu'nun 16 Aralıkta düzenlediği 'Şiirle Barıştır' etkinliğinde
Adil Okay'ın sunduğu bildiri.
Pali Canon
JUPİTER
kimsin sen
uzayın zifrinden çıkmış gelmiş gibi
bulmuşum gibi seni
zannımuamma
ey kelebek
bir kanadın da ben olsam
ancak o zaman
ey gül
belki anlayacağım
As/ lıyı arıyorum
ya da diğer kanadın olmalıyım
ey aşk
aşk mine'l
fakat perde kapanıyor
piyano tuşlarının içindeki gizil sese
turnasol kağıdı yok bu bilmecede
kaybediyorum boyutu
başkaları ışığıma bakacak
piyanonun kuyruğundan doodle'lar fantazyaya uçuyor
son konseri olabilir Ayşegül Sarıca'nın
son emperor
Ottoman Beethoven ve Mozart
en parlağı diyorlar lilişan
lilişan yankee
bizim yankee solcer
Aslı burada mısın:
Mustafa Ergin Kılıç
İNTİHAR
"ölüm değil hiçbir intihar
yaşayamadığımızın cevabı tanrıya!"
ayrık otu kalbim camla cam kesiği arası gelgit
ruhum beyazını küfle örten peynir
çökelek düşlerim sararmış
birbirine bakıp ağlaşmakta yaralarım
sokağın başındaki dilenci
göz yaşlarını silmek için toplamış mendilini
dibini anlatmış biten şarap şişesine
dibini duvarın dibine
şimdi fark ettim çınarın kökü dayanmış binaya
giriyorum kararmış mozaiğin beyazları
kapılar menteşesini kırmış yaslanmak için duvarlara
belli ki zili çalınmış tüm evlerin
birbirine hüzün kunduralar kenet kapının önüne
iç içe geçmiş terlikler ceketim ceketine
vestiyerde paltonun koluna atkım
yıkık imgelerin vurduğu şiir çocuğum
yarası belli gök gürültüsü kalmış yağmur annesinden
varmış bir bildiği sakalımda körelmeyen jiletin
çürük elma kokuyor yanaklarımda bileklerin
Ayşe Çekiç Yamaç
İPEK YARASI BU, DİZE DİZE KANAYAN
Dizelerin sarhoşluğu içindeyim. Nereden başlayacağımı bilemiyorum.
"Sen söyle İzmir'in oğlu, nereden başlamalı?"
İpek Yarası'nı elime aldığımda, yüreğimdeki ipek yaralarının
kanamaya başlayacağını nereden bilebilirdim? Her dize, yeni
hüzünler saldı içime, eski yaralarımı kanattı. An oldu coştum,
an oldu gözlerimdeki sağanakla savruldum:
"Ağıt mı şenlik mi belli değil
can evimde düğümlenen uğultu"
Sözcükler umarsız duyumsadıklarımı anlatmaya. Karmakarışık
sözcük denizim. "Gözlerinde çalkalanan halk denizinden…"mi
başlamalı, her dizesi insana adanan çalkantılardan mı,
kestiremiyorum. Bir çağrıda duraksıyorum sonra:
"………
Çiğnenmiş tabletlerine Babil'in
gel birlikte ağlayalım
……….."
Yalnız Babil'e değil, vurulan "masal kuşu"na da, "yaralanmış
gözde aşklar"a da birlikte ağlıyoruz. "Haramilerin yaydığı
posta ölü çocukları" birlikte taşıyoruz. Bir yıldız arıyorum
sonra geceye fırlatmak için… İpek Yarası'nın dizelerini
fırlatıyorum sonra:
"………..
Bir yıldız bulsam da fırlatsam geceye
Bir yıldız bulsam da avutsam bebeleri
Bir yıldız bulsam da dağıtsam annelere
Bir yıldız bulsam da çıksam sabaha
………….."
Hain pusular geçiyor gözlerimden. Kan damlayan dizelerde duraksıyorum.
Yüreğim çığlık çığlığa… Uğur'lar, Dinkler, Onat'lar, Cömert'ler,
Dursun'lar ve daha nicelerinin görüntüsü, gözpınarlarımdan damlıyor.
"……….
Dalgın labirent
yine unutmuş çıkışını
Çırpınıyor atlasındaki çok renkli kumu
Yok mu celladına tükürecek?
Yok mu celladına tükürecek?
İpiyle kıvranıyor insanlık onuru."
Ve bir dize, canevimden vuruyor beni.
"…….
Şunu yaz bir kenara yoldaşcağızım:
Şimdi rağbet ırkı ile mezhebine"
Yüksek Hüzün'de son zamanlarda artan savaş çığırtkanlığını anımsıyorum.
Ben değil, dizeler benim yerime haykırıyor:
"…………
Aslında puşt tayfası buyuruyor
Üç-beş dolar doğrayarak şanına
Güya ki bu göz, bu kaş, bu ten
Silindir gibi geçecek düşman üstünden
-Mehteran yırtınsa da sultanı sağır-
Bayrakları bayrak yapan gözyaşı mıdır?...
Hüzün ki yükseklerde dalgalanıyor.
…………"
"Ağır Aksak" değil, döne döne okuyorum dizeleri. Her dize, içimde söz
yangınları yaratıyor. Hiç çıkmadığımız, çıkamadığımız karanlıkları
yeniden yaşıyorum. İnsana umudun yitirilmediğini görüyorum yine de…
Yazın dostlarına işlenen şiirlerde gözüm… Her birisini kendim için
yazılmış sayıp, yüreğime işliyorum hepsini; dize dize, nakış nakış,
oya oya…
Dışarıda hava bulutlu… Yağmur yağdı yağacak… Öylesine dolmuşum ki
dizelerle, yunmuş arınmışım şiir yağmurlarında… Biraz da dışarıdaki
yağmurda ıslanayım, diyerek çıkıyorum. İçimden çağlayan dizelerin
etkisiyle, her yağmur damlasını "alnından öpmek" geliyor içimden:
"………
Akşamı bir ıslığa yatırsak
Yeniden yorumlasak dağları
Şiir sağnak bulutundan
Yağmuru alnından öpsek
……….."
"Elmalar da toparlandı, çürük mevsime kaldık" Sevgili Ahmet Günbaş.
İyi ki yazmışsınız İpek Yarası'nı. "Yarama kardeş gibi bakıyorum artık"
Dizelerinizdeki damlaların alnından öpüyorum.
AHMET GÜNBAŞ
İPEK YARASI, İmbat Yayınları, Şiir, 96 Sayfa
Birinci Basım, Ekim 2006
A.Uğur Olgar
MOLOZ PARK
"deniz kenarında, moloz parktı adı çocukluğun…
kenarı olmayan bankları boş acının
artık hiçbir anne uğramıyor ıssız sevinçlere
artık anneler… artık çok yorgun!" - S. Aylin Antmen
Güneyin poyraz yanığı yüzlü insanlarının kenti Silifke'de Göksu nehri
kenarındaki güz parkında, bir bankta oturuyorum. Kargodan birkaç saat
önce aldığım "Moloz Park" adlı şiir kitabını tutuyorum elimde. Tepemde
dinelen söğüt ağacı eğilip merakla bakıyor kitaba, bir sarı yaprak
düşürüyor ayaklarımın dibine. Alıp özenle kitabın arasına koyuyorum.
Park dile gelip "ben moloz değilim, bak deniz değil nehir kenarını
yurt seçtim, ama benim de kenarlarım yok, ben de çocuğum" diyor.
"Beni sayma, oturduğuma aldanma, acının boş banklarını
duyumsayabiliyorum" diye yanıtlıyorum.
Kitap güzel ve karakteristik bir el yazısıyla adıma imzalanmış,
şiirin son perilerinden biri olan sevgili S.Aylin Antmen tarafından.
Güz göğünü anımsatan sarı hülyalı bir kapak, ilkin alıp götürüyor
insanı o hüzün dönümlerine, doğanın kendini öldürmeye hazırlandığı,
en karamsar olduğu o yaprak dökümü süremine.. Kitaba adını veren
"Moloz Park"ın harflerinin arasına tek tek dizeler yerleştirildiğini
görüyorum, ki çok çok küçük (ama içeriği ve şiirselliği çok çok büyük)
olan bu dizeleri okuyabilmek için büyüteç kullanmak gerek. Ben de
üşenmeden bir büyüteç bulup okuyabildiğim bu güzel dizeleri size
aktarıyorum:
M/ gerisinde, pullarını sıyırır tüm solungaçlıların O/ ürperdi
ipince ve o gün doğdu hades… L/geldim yeraltının, koynuna serilmeye;
kam ışığımı çağırdı ateş içinden; O/ acı sularla küllenen bedenimin
huşu içinde zamanda yankılanmasını izledim. Z/öğlen uykularında bal
arıları gibi vızıldıyordu hayat bahara yetme dal rüzgarın oynaştığı
hışırtılarını işliyordu/sesi doldu omuz başıma. P/çıkarken şehrin
karanlığına güneş teslim etti sıcağı, ellerine A/yüzü olmayan
melunlar, biçim lütfedilmiş biçimsizlik R/dişi tırpanların öğdüğü
gelecekçi düşlerimizin rahminden ırmak olmalı bir ağzın K/rüzgara
tuttuğunda elbisen yapışmasın üzerine leke gibi istemem.
Kitap ön ve arka kapağı dışında tam 80 sayfa. Bazı şiirlerdeki uzun
dizeler nedeniyle küçük punto yeğlenmiş. Sayfa numaraları yukarıda,
soldaki numaraların sağında, sağdaki numaraların ise solunda küçük
dik bir çizgi var. Sayfalara görsel bir güzellik katmış..
Aykut Osman Antmen'e adanmış olan yapıt Liman Yayıncılık tarafından
şiir dizisinin turuncu serisinin birinci kitabı olarak yayımlanmış.
Yayın yönetmenliğini ise sevgili şair dost Cengiz Orhan yapmış.
Cengiz'i ve bu tür üretimlerin gizli kahramanlarından sayılması
gereken kapak/dizgi uygulamacılarından biri olan Ferdi Aydın'ı
yürekten kutlamalı.. Ser Matbaacılık'ın da hakkını teslim etmeli..
"Işık dolu yarınlara" diye biten güzel bir sunu yazısından sonra,
"İçindekiler" sayfası geliyor. Kitaba adını veren "Moloz Park"
şiirinin adının, öteki şiirlerden ayrılması için bold (kalın)
yazıldığını görüyoruz. İlk şiirden önce, "ellerim çiçek
kesilmemeliydi / savaşın ortasında" dizeleri beni alıp götürüyor
Felluceli, Filistinli çocukların savaş ortasındaki acı
gülüşlerinin yanına, "ellerimiz silaha dönüşmeliydi, fakat
barış kurşunu atan çiçekten silaha" diye mırıldanıyorum kendi
kendime üzgüyle.. S.Aylin Antmen gibi duyarlı, uzun soluklu,
küresel üstü şairlerin varlığını, gittikçe çığ gibi çoğaldıklarını
düşündükçe yurt ve dünya barışı adına umutlanıyorum.
Dayımın ölümü nedeniyle gittiğim 2005 yaz ortası İstanbul'unda,
S.Aylin Antmen, Cengiz Orhan ve Selçuk Erat'la tanıştığım günü
düşünüyorum. Sevgili dayıma karşı son görevlerimi yerine getirdikten
sonra, Silifke'ye dönmeden önce bir günümü şair arkadaşlarıma
ayırmıştım. Cengiz'in bürosunda toplanmıştık, İstiklal Caddesinin
Sadri Alışık Sokağına sapan köşesinde karşılamıştı beni Aylin.
Ne güzel söyleşmiş, şiirler okumuştuk. Sonra da Mis Sokakta
yönetimevi olan Şair Çıkmazı dergisini ziyaret etmek istemiş,
ama sevgili Nilgün Polat ve Adnan Acar'ı bulamamıştık. Öğle
yemeğini sevgili Selçuk Erat'ın yanında yemiş, birlikte
fotoğraflar çektirmiştik. O gün, yakında şiir kitabının
çıkacağını muştulamıştı S.Aylin Antmen. Türk şiir ve
edebiyatına güzel bir yapıt kazandıracağını gözlerindeki
pırıltıdan, içi içine sığmayan sevecen ve heyecanlı yapısından,
ipeksi konuşmalarından anlamıştım.
Beş bölüme ayrıldığını saptadığım kitaptaki şiir sayısı
42. Kitabın arka kapağında Cengiz Orhan'ın betimlediği gibi;
S.Aylin Antmen'in şiirlerinde ilk göze çarpan özellik,
anlamların devinimini en ince ayrıntılarıyla yakalayıp eşsiz
bir sözcük süzgecinden geçirerek şiirlerinde okuyucuya
hissettirmesi, tinsel derinliğin ve düşünce gücünün izini
sürmesi, okuyucuyu yüzeyde tutmaması. Zaman zaman köklerini
antik dünyaya, mitolojiye salan, felsefe taşlarında bilenen
özgün şiirleriyle gerçekten derin yazıyor şair. Her şiir
kendi içinde bütünlük taşıdığı gibi, tüm kitaba yayılan bir
bütünlük de söz konusu. İmgeler yerli yerinde kullanılmış,
alışılmamış bağdaştırmalar yeğlenmiş, "şiir dizeyle yazılır"
savını doğrulayacak denli ustaca işlenmiş dizelerle örülmüş şiirler..
Aslında "Moloz Park" kitabını daha kapsamlı bir mercek altına alıp,
masaya yatırarak incelemek, bütün şiirleri tek tek ele alarak
irdelemek, ne demek istediğini, nasıl yazıldığını ortaya koymak
gerekir. Çünkü burada tanıtmaya çalıştığımız yapıt, daha kapsamlı
poetik bir incelemeyi gerçekten hak ediyor. Yayın hayatına son veren
"Yaşayan Yarın" dergisinin yayın kurulu üyeliğinden ve "Litterature"
dergisinin bir dönem genel yayın yönetmenliğinden de tanıdığımız
S.Aylin Antmen'i gelecek yıllarda çok büyük bir şair olarak
anacağımızı çok iyi biliyorum.
"Moloz Park"taki şiirlerden seçtiğim birkaç dize S.Aylin Antmen'in
şiiri hakkında daha iyi fikir verecektir:
"Ölümün kokusuna sinen çiçek ol / Bilgiyi doğur Yıldız Çocuğu" -
"İnci Tohumu" adlı şiirden.
"her çocuk içinden susar / eli şeker kanayan çocukların / çavdar
tarlalarına / giremeyişlerine - "Eskizlere Yazılmaz Hüzün" adlı şiirden.
"marcia duvarının az ilerisinde / öldüğü yerden doğardı elleri -
"Marcia Duvarı" adlı şiirden.
"oyuncak gülüşlerim / sulu sepken akardı / gemilerim batarken" -
"Yengeç Sevişmeler" adlı şiirden.
"ekose gülüşleri var tanrınızın / en olmasız, tiz bir ses /
belleklere/ uykularda bölük pörçük sırıtan / güz çeşmesinde
bir dilek oturması / akan suya ters dualar, ondandır -
"Dilek Oturması" adlı şiirden.
"kesti ellerini yeryüzü, göğe sustu adam sesini / kadın dudaklarından
içirdi usulca yataklaşan ırmağın sütünü" - "Döşsevi - I -" adlı şiirden.
"akmak sel gibi ateşin yataklarına / artakalanımızdan hamaklar kurup
ağrıyan sırtımıza / sallanmak kendi üzerimizde / hiç yanmadan,
kesmeden ince ip; / ayak parmaklarımızı / bir sıvı biçmek
varlığımıza hayattan… - "VIII. Ateş Parkı" ndan.
"ellerini bağışladı Tanrı göğe, bileklerinden sızdı
Gözyaşı. Düştü yüze; - " 'Yüz Dünya' Üzerinde Yaratılışın
Şiiri" adlı şiirden.
1981 İstanbul doğumlu olan ve şimdilerde, şiirler içinde yatan
sevgili Can Yücel'in cennet mekanı olan Datça ile İstanbul
arasında mekik dokuyan S.Aylin Antmen'i bu özgün ve titiz
çalışması nedeniyle kutluyor, nice yeni şiir kitaplarına
adını ve yüreğini yazdırmasını diliyorum.
* Moloz Park: Aylin Süreyya Antmen'in şiir kitabı
Kemal Gündüzalp
ÇÖLÜM BEN!
- Gökhan Cengizhan'a -
Hiç umudum da kalmadı zamanın peşinde koşarken
Hayat beni çöle çağırıyor durmadan, sessiz ıssızlığa
Kendimde bir yitiğim oysa ben, kayıp ilanlarında!..
Ne belli, çöl sizsiniz belki de ağaçları yakan hani
Ki, aşk da yitik bir çöldür derinliklerimin içinde
Ben zaten cehennemi sevmiştim cennet değilken.
Adını sil defterimden, beynimden yüreğime kazınan
O dilini yitirmiş simge, o tinsiz tenin yoksunluğu
Ben: yığma sözcüklerden oluşmuş kara bütünsellik.
Ben: yığma sözcükler karmaşasıydım da aslında
Bütünlüğün izinde yorgun düşmüş, çölsem eğer
Kum demeliydim: dağılmış bedenimin parçaları.
Taneydim, bireydim şiir ülkesinde perişan ağıt
Tek tek dizelerden oluşmuş kum tepeleri ıssızlığı
Saklı halim, fırtına artığı gizemim, gizdim şimdi.
Hiç çirkin sevgilim olmamış fotoğrafları kanıt
Aşkta bunun için yenildim ötekine, büyülü anıt
Ne büyük yanılgıdır ayrılık: eski bir zor kelime!
Kendisiyle düello eden çelişkiler yumağıydım
Ozanın yüreğiymiş, sayrı ve eksik bir neşterle
Dalgıcın bıçaklanmışı suyun üstündeki ceset!
Bir uzaklıktır bilinç-ötesi dizemin dinginliği
Bir kara-kutu ayrılıktır şiire sinen aşkın ilacı
Bir tükenmişliktir kavuşamamanın gizemi...
Ey vuslat! Birleştir dağılmış beden parçalarını
Kendine yetemeyen boynu bükük organlarını
Örtük ve ellerini, ayaklarını, çünkü ben çöl'üm!
Neyin ertelenmiş ölümüydüm gömütlere sığmayan
Üşüyen tinimi sağaltırken o soğuk kış gecelerinde
Ey şiir(sel olan): ey kendini kurtaran büyük Tin!..
Dağlar üstüme yıkılırdı bir denizden ben kaçarken
Saklı imgeleri yığamadım yamacına yanardağın
Deli olmak kolaydı: bir gizli tanığı vardır her suçun.
./.
Çözülmüş bütün köprü ayakları, yollar yarılmış
Depremsiz yıkılmış evlerin herhangi bir e hali
Sanal e-postalarımı yırtamıyorum! Silsem mi?
Yine düşteyim, yine zavallıdır kapalı ağızda dilim
En çok kendime kıymayı beceriyorum, şiir biliyor
Bunu. Kendimi sağaltamıyorum hiçbir kış günü!..
Gidip bir soysuza yar olamam, soylu olan benim
Sığınacak kale gibi bir kentim olmadı hiçbir zaman
Kaçsam mı, bir kurtuluşum eksik o yalnızlıktan.
Gözlerimi kendime saklıyorum, kirpiklerim ıslak
Küçük not kağıtlarına yaşlar akıyor, silemiyorum
Dolmakalemimi çöpe attım, ayrılıklarda çölüm ben.
Aydın, 10 Ekim 2003
Serkan Özer
KÖPRÜALTI DÜŞ
elbiselerim benden önce giriyor yatağa
bir rastlantı sonucu her yer
eylül oluyor, eylül doluyor mahzenime
yastığımda halikarnas mavisi
iyiliğimden geliyor balıklar
eylül dolu mahzenim!hala..
yakaladığım hayal
karyoladan aşağı dökülüyor
köprüaltı düş, köprüaltı şiir…
sakladım mı sözcüklerimi ki kamaşıyor gözlerim
karıncalar gibi de değil
yüzümü dağlıyor kalbim
soğuk kendini tekrar edip dururuyor
pencere çarpıp karartıyor yüzümü
yaktığım ateşe geliyor şiir böcekleri
gece yığılı bir enkaz ise şimdi
yoruyor kalbim biraz daha ötesine
isteksizce bir seçeneği işaretliyor
Hakan Sürsal
KEDİ
yerlinin servetinden sakınmalısın
ziyneti tanrısının kemiğidir
tırnakların için mum yakacağım
gözlerin tırmalıyor
ah! acın yıpratıyor
dişini kırmadan soyunmayacağım
kedikadın ne harlıyorsun
can kabında süt ve kül
uzanıyorsun yanıma
kükreyen pençenin kafesi dar
yarası kalbin çerçevesidir
şimdi ormanı sana salacağım...
Şükran Aydın
HİSSİM BENİ ÖLDÜR
yıldız yarasıdır yaran, gümüş sararlar da geçmez hiç
izlenir durursun ömür biçence -akar içine şaraptan nehir-
zaman dar ağacında yapraklanır
son bir bahar çağrısıdır kulaklarına yaslanır
hınçlardan ayıklanmış sesin karma bir şıklığı giyer
kadınsındır sadelik yeter
esmezsen çıkmazsın gündüze
içinin duvarından yol yıldızlığına yara evinden gider
zembildir mucize
yokuşunun sonunda -neler hediye eder-
yorgun susundur gemici düğümleri boğazını dirhem dirhem keser
sevda ekinine düşen ateşsindir rüzgâr üzerine titrer
bir yıldızı ne büyütür?
histen öte
sevdaya bağlı gemisindir yosun tutmak seni mahveder
16 Temmuz 2006 Pazar 21:11
S.Aylin Antmen
İNSAN SÖYLEME SANATI
Araştırmacı yazar, şair ve düşünür Aykut O.Antmen'in; acının
büyüttüğü ışıkla; yüreklere 'sevgi veren ağaçlar' diktiği, i
nsanın özüne dönüş gereksinimini işlediği 'Kozmik Çekirdek'
Artshop yayınlarından çıktı.
Kozmik Çekirdek; bizlere, özü ve insanı özgün şiir diliyle
anlatırken, aslında, İnsan Söyleme Sanatı'yla içimizdeki
kapalı odayı ve bu odadan gelen seslerin zaman dilimine
yayılma sürecini göz önüne serer. Bu odanın onun nezdinde
kapısı yoktur, sadece birkaç tane pencere vardır, hepimiz
kendi odamızın penceresinden hayatı duyumsayabilmek isteriz,
ancak duruluğu geri kazanmadan bu mümkün değildir. İlkel
dönemlerinde olan insan, büyük modernizm yalanı altında,
kendi doğasını yok etmeye devam eder, sonra bir insan gelir
ve iç görüsüyle der ki; duruluğunu giyin, çünkü onu soyunmuş
olman bile yaratılışa ihanettir.
Birçoğu ego üzerine kurulu küçük hiyerarşik sistemler,
hedonist düzenbazlıklar, yüzeyde salınmanın dayanılmaz hafifliği,
bedenin içindeki devasal ruhu öldürür. Yerine, derine ve basınca
dayanıksız, ruhunu her an görmezden gelen insan bedenleri gelir.
İnsan yaşamına ait derin acılar, sarsıntılar ve trajediler bizi
yine kendi duruluğumuza döndürerek, yaşam karşısında şansa karşılık
ruhun kefaletini ister... Kozmik Çekirdek, bu insanların suskun
ve yaralı dili olarak görülebilir. Ölümünün 13.yıldönümünde
dillenen Kozmik Çekirdek, okuyucuna uçsuz bucaksız bir evrende
yolculuğu sunarak, insanın bir dünya canlısı değil, bir evren
yolcusu olduğunu vurguluyor. Varlık nedir, insan gücü nedir ve
nasıl değerlendirilmeli? gibi sorulara önayak oluyor. Sadece şiir
değil, dünya tarihi, spiritüalizm, metafizik, parapsikoloji gibi
konularla içli dışlı olan Antmen, bütün birikimini kısa cümlelerle
kurduğu iç evrenine aktardı. Bizler, aslında okuduğumuz dizelerde
her birinin yaşanmışlığından kalan tortuyu çözüyoruz. Konuşmacı
olarak bulunduğu konferanslardan, düşüncelerini insanlarla paylaştığı
yıllardan kalan bilgileri bu kitapla gün ışığına bir kez daha çıkıyor.
Genç yaşlarından beri dine olan tutkulu inancı, ruhani boyutlarda
salınmasına ve insana dair her şeyi ruhuna işlemesine neden oldu.
Bilgi, inanç ve insana dair üçlemeyle ruhun kapısını araladı.
Şiir yaşamı, hayatının sadece küçük bir kısmını kapsadı. Araştırmacı
yazarlığı, dergiciliği, köşe yazarlığı onun zamanını bölüşen kaynaklar
oldu. Doğuştan edindiği acılarla baş ederken, manevi yokluklarıyla da
kemikleşen acısına karşı daima insan sevgisi arayışında doğanın ve
canlı hayatının savunuculuğunu yaptı. O'na göre her canlı sevgi
pınarından su içen bir evren yolcusuydu ve hatta bundan fazlası,
içinde ışık besleyen bir mucizeydi. İnsana olan bitmek bilmeyen
inancı, yaşam alanının bir ağaç gibi dallanıp budaklanmasına neden
oldu. Çevreyi ve hayvanları korumak adına 'Evren Sevgi Birliği'ni
kurarak, 'Yeşiller Partisi'yle daima birlik içinde çalışmalarda
bulundu. İnsanları bu konularda bilinçlendirmek için Sevecen dergisi
sayfalarından ESB oluşumu çerçevesinde insanlara seslendi.
Bu denli yaşama bağlı olan Antmen, mevcut bütün sevgileri, senelerce
dayanışma içinde olduğu grup ve dostları kalbinde saklayarak hastalığı
dolayısıyla inzivaya çekildi. 1969 yılında başlayan dünyevi yolculuğu,
20 Kasım 1993'te ışığa göç etti. O'nu saygı ve derin bir sevgiyle
ölümünün on üçüncü yılında anıyorum. Diliyorum ki; Kozmik Çekirdek,
bizlere duruluğumuzu ve azalan insan sevgimizi geri kazandırır.
Akın Zayim
DURSA YAKALARDIK ZAMANI
dursa yakalardık zamanı.hırsızı olmazdı hayatımızın
ve zaman ellerinde şımarık bir çocuk.
kahkaha atıyor.her arkasını döndüğünde
gün dönümlerine
ellerinin kirini uzatıp kendi aynasının
tozlu raflarından
yürütüyor alnının kızarık öykülerini…
bir de insanlığımızı çarpar yüzümüze çıkmaz sokak gibi
çocuk çıkmazlarıyla oynar bir adam
yollara devam şımarık çocuklar gibi.
kendi yüreğinin göçünde
elleri alınmasın diye yarının kovalamaca günlerinden
göç ...kırlangıç şimdi aklında.yıldız kadar uzak
kopartır bir dalın kırılan sevdasını…
Dursa yakalayacaktık
Hırsızı olmayacaktı hayatımızın
Kirli ellerini uzatıp
Büyütemeyecekti
Böylesine acımasız ve sorgusuz
Çıkmayacaktı karşımıza
Ve bir çıkmaz sokakta
Çarpmayacaktı yüzümüze
İçinde kaybettiğimiz çocukluğumuzu…
Aydan Yalçın
İNSAN ÇIKMAZI
yalçın dağların ardında meşalesini yakan
ateş gözlü tanrıdır fırıldak zaman
yürek kiri gözlerinde birikmiş
ey! ölümlü
ey! insan
sen ki çırılçıplak geldiğin bu dünyada
gelgeç hazlar peşinde koştun
kötülük okları sapladın yüreğine
masumiyetini unuttun
onun içindir ki
" hiç dinmedi içinde sancı çeken dağ "
hor gördün hoş görmen gerekirken cinsini
tükettin kaynağını bedenindeki kutsal suyun
uyuyan kılıçtı içinde boynuzlu şeytan
seni büyüklenme denizi benekli yılan
saksıda çınarlar büyüten afili insan
ütopyaların söyle nerde
düşlerin neden talan
sızılı yorgunluk var yüzünde hem de derin bir hüzün
çarmıha gerili mi kalacak söylesene gökyüzün
gün dökümünde ömrün mevsimlerin suskuda
ah ! kalemim kanıyor bu insan çıkmazında
tan doğan
AN(LAT)I - YIKIM ÜZERİNE...
'yıkım' üzerine …
'Yıkım anının yapım anıyla aynı değere sahip olduğuna inanıyorum.
Yıkarken aynı zamanda bir şey yaratmış oluruz.
Yıkımın, sanat yapıtları yaratmak için gereken güdülerden daha fazla coşku
ve hüsran gerektirdiğini kesikle söyleyemeyiz.' /
Monica Bonvicini
1965, Venedik/İtalya- Çekiç Sallama (Eski bir tartışma)
1998/2003- Renkli video projeksiyon, DVD, 60'.
Duvarı (ya da, sanat yapıtını) 'yapmak' -'örmek'- denli, 'yıkmak' da
doğal bir tüze/hak sanatçı için. Emek onun: Ter, nasır; us, yürek…
onca ona (toplumsal bir kaygı taşımıyorsa). İzleyen -bu, okuyan/okur,
duyan, algılayan vb. de olabilir-, karşı çıkabilir 'yıkım'a. Sanatçının,
bu karşı çıkışa karşı çıkma tüzesi/hakkı söz konusudur: Üreten -bu bağlamda,
'yıkan'- kişi olarak, ister-istemez, izleyiciyle bir yolculuğa çıkarken,
önce onun sürükleyeni olur, kısa bir zaman sonra bırakanı
-terk edeni/ savuranı/fırlatanı... İzleyenin, sanatçıyı
bire-bir anlama/algılama (onunla örtüşme) olasılığının
(hiç olmayışından, ya da, en azından) düşük oluşundan ve
sanatçının, bu olgunun ayırdında (bilincinde) olmasından
ötürüdür, izleyenin yalnız yolculuğunun başlaması…
(Bu bağlamda, sanatçının törebilim/etik, bulunç/vicdan,
güzelduyu/estetik anlayışı irdelenebilir mi, bile bile
izleyenini yalnızlığa sürükledi diye?...) Burada, 'işlevsel
süreç' de önemli. Salt 'yıkmak için yıkmak' adına bir
düşün/felsefe iyesi olabileceği gibi sanatçının, yapıtının
işlevinin bittiğini ve bir başka yapıta/yapıma gebe kalmak için,
önceki yapıtını öldürme gereğini de duyması söz konusu olabilir.
Eytişimsel/diyalektik bir süreçtir üstelik bu doğum-yaşam-ölüm
sacayağı (eşdeyişle, sav-karşısav-bireşim.) Sanatçı, izleyicide
oluşturduğu (yarattığı) yolculuğu bir an izler. 'İvedi' bir
başka yapıma yolcu olmak, 'olmazsa olmazı'dır onun. 'Yüzyıllık
Yalnızlık' gebeliğini yeniden başlatır: Geceler-günler boyu
bitimsiz kanamalar, sönümsüz yangınlar, derin/yeğin acılar…
Hepsi, öldürmek için doğuracağı çocuğu içindir
('önce öp / doğur sonra beni' ve biraz yaşat, öldür sonra!)
Sonra yeni çocuklar ve yeni ölümler… Ve arada, 'bir solukluk yaşam!'
Bunun içindir, duvarı yapması/örmesi denli yıkması sanatçının:
Varolmaktan 'varoluş'a dönüşmesi ve kalıcılığı -ölümsüzlüğü-
yoklukta/hiçlikte bulma karşıtlığını (Herakleitosça)
içselleştirebilmesindedir. 'En güzel çocuğu'ysa -kendi elleriyle
öldürdüğü nice çocuktan sonra!-, ölümünden önce yaptığı ve
yıkmaya/öldürmeye zamanının yetmediği son çocuğudur, ya da,
öldürdüğü sanısına kapıldığımız, oysa, yüzyıllar boyu 'öpe öpe'
yaşattığı, tüm çocukları…
Yelda Karataş
DİVAN-I TEN
- Kimse ölmüyor biz sevişirken
Gönlün gülüyor bana bakarken
Ömrün gülüyor
Gün doğuyor omuz başlarında
Teninden bir tülün ardında dünya
Utangaç bir çocuk koltuk altlarının kapısı
Ağzımda sütlü incir
Sen bile çıkamazsın artık kendi yoluna
Kim demiş bir gün isteyemem seni
Parmak uçlarımda vuslatın
Düş kalbimin sultanı boynumda mür
İzini sürüyorum tenimde teninin
Asiye Kamber
MAVİ SALINCAK
zamanın memelerinden sızan "öz" ün
ayarı çokça kaçtıysa yaşama
bağışla ki sıradanlığın küstah elbisesini
sorular yamalamak bilmez artık
gitmenin bilmem kaçıncı halinde
selamlarken gecenin üçüne sığmayan ayazları
kokuşmuş ceset gibi kendime bakışım
dudağımı kanatan aynalarda.
yastığımda acının keskin izleri
zamanın virajlarından savrulmakta...
ekşimsi tatlar sofrasından çaldığım
yasak bir meyve aşk da!
gözlerine saldığım uçurtmalardan
çığlıklarımın ipleri uçuşmakta.
durmaksızın boşluğa;
yalnızlık salıncağında!
Osmaniye Özgür
UNUTULAN ÇİZGİLER
Gülüşleri saklamanın bir anlamı yoktur. Çünkü gülüşler saklanırsa
yüreklerin yok oluşu demektir. Hayat dediğin gülüşlerle anlaşılır.
Hangi insan korkmaz ki gülmekten, bazıları sırıtmaktan bile.
Gözlerle gülmek gülüşlerin özgürlüğünü kısaltmaktır. Ne anlamı
var gözlerle gülmenin? Gökyüzünde bulutlarla konuşan dudaklara
bakar geceler. Özlemle bekleyen yarınların hasret kalmış gülüşlerine
bakar rüyalar. Hangi yolcu ağlamaz ki yolun sonunda; gözlerindeki
yaşlar gamzelerini özler. Bir çiçeğe hasret kalmış yarin dudaklarındaki
sahte gülüşmeler. Avucundaki birikmiş gözyaşlarını gerçek gülüşle
son vermek ister insanoğlu. Sahte gülüşlerin bir anlamı yoktur yürek
yaralı, acının kralıysa gülüşler çoktan gitmiştir ondan, içinde öyle
bir acı vardır ki o da benim gülüşlerimi satın alıyor demez. Sahte
gülüşlerle yüreğini kandırır ağlayan kalpler. Gecenin ılık rüzgarı
gülüşler saçar etrafa;
- "Ey yeryüzünün gülmesini unutmuş kederli insanları."
Ben bile sizden daha iyi gülüyorum, bakın ılık sade rüzgarıma.
- "Gidiyor musun" diye sorma bana insanoğlu;
Hiç birinizi terk etmek istemedim. Ama hiç biriniz beni istemediniz,
beni toprağa gömdünüz insanoğlu göz göre göre. Sizin kadar öfkeliyim,
ben de sizin kadar endişeli…
Bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında yapayalnız kaldım,
gamzelere konmak istedim ama başaramadım.
Sertlik, kırgınlık benden başarılı geldi. Güzellikler sunan birisi
varmış. Birisi varmış; "o üzgün diye" cehennemler yaşayan gülüşlerini
unutan. Unutuyor insan en güzel anılarını. Hep kızgınlığın koynunda
yaşıyor, tutsak edilmişler suskunluğun koynuna gülüşler saklı kalmıştı.
Sarhoşların içinde insanların mutluluk simgesini belirten çizgiler.
Dolunayın koynunda saklanmış umutların gülüşleri. Ne hayatlar yaşatırsın
kahkahalar; boğsana insanları dünya içindeki gülüşlerini yağdır onlara.
Her doğan bebeğin ağladığını söyleme bana, kırgınlığın çığlıklara, bir
son verdiğini bir bahar sabahı söyle bana. Çığlıklar, gecenin sade
rüzgarında insanların şiddetli yüzüne küflü sokaklara yansıyıp gider.
Gülüşler açılamayan bir domurcak; varlığın en kısa yolunu belirten
gülüşler. Unutulmuştu artık onlar "bye bye" sallamıştı insanoğlu onlara.
Kırgınlık şiddet, ağlama, davet edilmişti meydana. Hangi dağların
arkasındaki kırgınlığı yok etsek demiş gülüşler, uzatılmıyor eller
bize nasıl gideriz insanların ruhuna. Sönmeyen bir ateş alevlenir
gülüşlerin gönlünde. Hıçkırığa karşı isyan yağar, bir hıçkırık sesi
fışkırır insanlardan. Yas tutmaya başlar yaşam unutulan gözler. Onlar
silahlara, kötülüğe, savaşa; bir tek bir sözü var unutturuyorsunuz
insanlara bizi. Yalnızlık sesi çok mu hoşunuza gidiyor dolunay.
Zalimce yağan kurşunların gölgesine saklanan çocuklar mı? Ağlayan
sesler gökyüzün boğuyor bulutlar sıkışıp sıkıntı yağdırıyor yüreklere.
Ağlayışlı olan bir rüzgarın dudaklarında bir türlü kaybolmayan dalgaları
insanoğluna artık hayata bir çekicilik vermişti. Ama bütün bu ölüm güçsüzlük
üzüntü, pişmanlık duygularını, tasalarını, kaygılarını güçlerini,
insan yakıcı kesimliklerine karşın yüreklerini parçalayan acılarını
parlak ışığın gölgesine iten nerdeyse önemsizleştiren bir başka duygu
var gülüşlerde.
Artık insanlar Afrika savanlarındaki suların, çekildiği
nehirlerin kuruduğu, bir damla suyun ve yiyecek bir lokma etin
bulunmasının zor olduğu kuraklık dönmelerinde, o bir lokma et bir
lokma su için birbirlerini parçalayan vahşi hayvanlar gibi. Unutulan
çizgilerin sertlik yolundan ibarettir. Hayata küsmeler kendisini
diri diri mezara gömenler hiçbir şeyden etkilenmezler. Yaşamdan
kopan bir ruh yaprağın gölgesinde yaşarlar. Bir defterin kapağında
saklı kaldı artık gülüşmeler. Ah! Gülerken yaşamak varken kendini
niye boğuyor insanoğlu asık suratla.
Ahmet Gedik
O GECE
Ben senin denizden kopardığın tuz
Gece masum türküsünü serperken dudağımıza
Islanmak şu fani dünyada
Akdeniz olmak sabahlamak ölmek ve dirilmek
Ağzının içinden konuşur oldum
Meğer yaşayacak ne çok şey varmış şu dünyada
Dişlerinin arasında kurduğum cümle
Ellerimde gezinen kelimelerimde
O geceden sonra
Meğer anlatacak ne çok şey varmış şu dünyada
Yeniden başladım şiir yazmaya
Yeniden sevmeye başladım
Gördüğüm ve dokunduğum ne varsa
O geceden sonra
Mehmet Oktan
YAŞAM
Denizin uğultusunda
Sürer yaşam
Umutlar beklenir derinden
Gece-gündüz eşitliğinde
Çam iğneleri vurur
Sessizliğin acısına
Paylaşırken sözleri
Gün batımından aydınlığa
Gece karanlığında kaybolur düşünce
İlerlerken yelkovan
Ulaşmak zor yaşama
Araç ışığına takılan tavşan
Kaçarken akşamın çilesinden
Özgürlüğe uçarken kelebek
Yenik düşer yaşama
Ali Ziya Çamur
ŞİİR... ŞİİR... ŞİİR...
- 21 Mart Dünya Şiir Günü İçin -
Şiir, yaşamın gizemli bir ırmağıdır, gerisin geriye de akabilen
bir ırmak. Yüreklere doğru aktıkça, sevdalar, umutlar, özlemler
çiçeklenir. Bu ırmaktan yoğunlaşan duygular, sözcük bulutlarını gül
yağmuruna dönüştürür., düşler evrenine kapılar açar, köprüler kurar.
Şiir, bir sestir, yaşam denen kristal kürenin içinde, boyun eğmez
karanlığın hançerine. Aydınlıkta solunan güneş rengi dizelerde
hasretler tüter barış üstüne. Bilincin koyağındaki çırpınışlarda
şiir sessizce kırar hüznün kabuğunu.
Şiir, sevgiyi emekten süzmek, gizli güzellikleri bularak yeniden
yaratmaktır. Gerçeğin ne fotoğrafı, ne de doğanın kopyasıdır. O,
nesnel gerçeğin güzelliklerden süzülen öznel bir yansımasıdır. Ne
gökte, ne de yerdedir. İnsan olan, insan kokan her yer mekânıdır şiirin.
Şiir ne karın doyurur, ne de kasaları doldurur. Ama yürek
yelkenlerini şişirir ardına dek. Çünkü insan yüreği her zaman açtır,
her zaman güzelliğin büyüsüne gereksinme duyar. Sözün en tatlı özü
olan şiir, ekmek ve su gibi kutsal bir ihtiyaçtır.
Şiir, sevdanın, haklı bir kavganın, zaferle biten bir çabanın adıdır.
Özlemin kardeşidir. Bir çocuğun gülüşü, bir bebeğin ağlayışıdır. Bir
yaprağın suya düşüşü, bir martı kanadının denize vuruşudur. Toprağı
öpen yağmurun, rüzgârda uçuşan karın kokusudur.
Şiir gelip de çalınca kapıları, açmak gerek yürek evinin kapısını,
ta ardına kadar. O, yaz güneşini emmiş ballı bir yaban üzümüdür.
Heybesi şiir dolu olan, bir sevgi yolcusudur. İçinde çağıltılı bir
ırmak akar. Şiiri bir giysi gibi sırtına geçirenlere, pencereler
açılır tan yerinin en kıvamındaki renkten. Bu pencereden, toprağın
insan sıcağında nasıl mayalandığını görürüz. Ormanlar, dağlar
kanatlanıverir. Kuşlar, yeni bir mavi çizer göğe.
Şiir, balta girmemiş ormanların yeşil gülüşüdür. Bir ceylanın
hızlı kaçışıdır. Azgın bir çağlayanın yüksek tepelerden dökülüşüdür.
Alabalıkların soğuk dağ sularında yüzüşüdür. Gökte parlayan ayın,
dağların arkasından yükselen güneşin, denizin sularında oynaşan
altın ışıkların, yeşil çimenler içinde fışkıran bin bir çeşit
çiçeğin sevilme isteğidir şiir.
Kısacası, şiir kavuşmanın tadı, ayrılmanın acısıdır.
Güzellik işçisi olan ozanın en derin sanatıdır. Sözün
damıtılmasıdır.
İlker Gören
PASLI AYNANIN SÖYLEDİKLERİNDEN (ÜÇ ŞİİR)
89. zamanın terkisinde yalnızlığı oyuncak yapıp oynayan çocukların
kirlettiği bir evrende insanlar paralarını kıyamete dek sayacaktır
196. usta elleriyle bir adam
yaşamın pencerelerini teker teker kırmaya çalıştığında
orada bir kırlangıç aynasını düşürür cebinden
1090. yalnızlığın kırbaçlı zamanlarında
bir yaşamı ikiye bölmek isteyen insanların
aynaları teker teker kırmasıdır hüzün
2005 mersin
Aziz Kemal Hızıroğlu
ÇEVRİLMEYEN DİLLER
kalemler kırdı terkin (*)
düş kanamasıyla başladı günce
yorgunluğun sıralı sırasız çizgileri
sevda bahaneleri zül
yüz kırılmasıyla çatladı biçim
uzadı gitti deprem belirtileri
gül üşümeleri taş basması
gece sızmasıyla uyandı ayaz
gölge oyunu dondurdu vizesini
omuzlaşma hanedanı tamtakır
yalnızlık repliğiyle açıldı çıkın
çevrilmeyen diller sergisi
(*) yazılmış bir şeyi çizerek silme
Atilla Kaya
KARŞIT-İKİZ
ben ikizimi
annemin rahminde
öldürmüş
olabilir miyim
değilse
nedir bu
ruhumu boğazlayan
karanlık
çalılıktan seslenen
olmadı bana
mağarada onurlandırılmadı
cahilliğim
ilk günahın
inananlarından değilim
ne de benden sonrasına
kalacak günahların taşıyıcısı
masumiyeti yücelten
kimlerse
onlardan da değilim
masumiyet günahın
ikiz kardeşi
ben ikizimi
annemin mutsuzluğunda
öldürmüş
olabilir miyim
karşıtlık
yokluğun
öteki adı
Bilge Ay
BADEMLERE ÖZENMEMİŞ OLSAYDIM
-Meral'e-
Artık varılmaz sanılan mevsim geldiğinde, şarkın sana sorulacak
Şarkını unutma, ruhun baştan sürüldüğünde,aşk sana sorulacak
Gölgelerdir harfleri var eden, bunu unutma, adım sana sorulacak
Işık süzülürken begonyandan, açtığında pencereni, perdeler sana sorulacak
Kimse gelmeyecekti, yağmur yağıyordu, başkası hiç olmadı
Karanlık senden başlayarak eşyaları yutarken, aydınlık senden sorulacak
Ah ! benden sorulacak bu aşkın mevsimi ; bademlere özenmemiş olsaydım
Uçurtmasını zamanla yarıştıran o çocuk, nisan benden sorulacak
Ekim 2006
Özcan Yalım
OYUN
Ay tutulmuş gibi
Bir kapı sürgülü
Bulutların arkasında
Bengör gülü
Bir kız göremez - karanlık
Kirpiği yaş örgülü
Bu nasıl oyun ey ozan
Yanlış kurgulu
Çek sürgüyü açılsın kapı
Al gülü - ver kıza - gülsün
Bu oyun mutlu sona yargılı
Turgut Tan
EYLÜL / SÜS KÖPEKLERİ (Çocuklar İçin Şiirler)
- Çocuklar İçin Şiirler -
EYLÜL
Öğrenciler
Karanlık sonbahar sabahlarında
Okul yollarında:
Hayatın unutulan ortaokulları;
Defter yaprağı kadar
Beyaz kış günü
İçim titredi
Kiminin ömrü geçti gitti
Kiminin gençliği
Öğrenciler
Defter kitap güleryüzlüleri
Gelmeyecek yılları yaşayanlar
SÜS KÖPEKLERİ
Terkedilmiş sokağa düşmüş
Süs köpekleri
Pıt pıt yürüyorlar
Tasmasız, özgür
N'oldu güzel günlere
Bebek kadar sevimliyken.
Lekeler içinde tüyleri
Kahverengi olmuş göz altları
Sevilip atılmış süs köpekleri
Evsiz ailesiz kalmış.
Sokak köpekleri aralarına almışlar
Caddede ardarda gidiyorlar
A.Uğur Olgar
HAIKU'LAR
su vakitleri
yeşili giyiniyor
bahçedeki çim
*
gül
salıncağında uyuyor
bindiği dalın
*
topal keklik
seksek oynuyor
ovada
*
mevsim ölüsünü
sırtlayıp götürüyor
eliptik yörünge
*
kumdan kale
kaçıyor kıyıya vuran
dalgadan
*
yayından çıkmış ok
hedefine giderken
bakmaz arkasına
*
gökyüzü fıçısından
mavi sızar kuşlukta
ayılınca esrik gece
*
akıllı karınca
oyuklardan yürür
kaldırımlarda
*
ütülü mendil
buruşturulduğunda bakamaz
ütünün yüzüne
*
hep gece olsaydı
n'olurdu
japon gülünün hâli?
Furuğ Ferruhzad
TUTSAK
seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma almayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım
kara ve soğuk parmaklıklar ardından
gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
bir elin uzanışını düşlüyorum,
ansızın ben de uçayım sana doğru
boş bir anda düşlüyorum
bu sessiz hapishaneden uçmayı
gülerek gardiyan adamın gözüne
yanında yaşama yeniden başlamayı
düşlüyorum ancak bilirim asla
bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış
gardiyan adam istese bile
kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış
parmaklıklar ardında her sabah
bir çocuğun bakışı güler bana doğru
sevinç şarkılarına başladığımda
dudağında öpücükle gelir bana doğru
şayet bir gün, ey gökyüzü
kanatlanırsam bu sessiz evden
ağlayan çocuğa nasıl söylerim
tutsak bir kuşum vazgeç benden
bir mumum, canımın alazıyla
harabeleri aydınlatırım
sönüklüğü seçersem eğer
bir yuvayı yıkıp dağıtırım
Çeviri : Haşim Hüsrevşahi
Yaşamı:
Çağdaş İran şiirinin en önemli şairidir Furuğ Ferruhzad.
5 Ocak 1935 de doğdu. On altı yaşında İran'ın ünlü simalarından
Pevez Şapur ile evlendi. Oğlu Kamiyar,1953'te doğdu. 1954 de
eşinden boşanmasının ardından bir daha oğlunu göremedi.
Şiirin yanı sıra sinema ve tiyatro ile de ilgilendi. Çeşitli
gazetelerde editörlük yaptı.
On altı yaşında iken yayınladığı Esir adlı ilk şiir kitabının
ardından 1956 da Duvar isimli ikinci şiir kitabını yayınladı.
Yirmi iki yaşında yazar ve yönetmen İbrahim Gülüstan'la tanıştı
ve sinemaya başladı. Sinemada oyunculuk, senaristlik, kameramanlık,
yönetmen yardımcılığı, dublaj, montaj ve yaratıcı film editörlüğü
yaptı. 1962 yılında yaptığı bir belgesel filmi o yıl İtalya'da
Belgesel Filimler Festivalinde birinciliği elde etti. 1963 yılında
yaptığı "Kara Ev" filmi, Almanya'da düzenlenen Ober Havzen Film
Festivalinde en iyi film ödülünü aldı. Bu filmin çekimleri için
gittiği Tebriz Cüzamlılar Evi'nde tanıdığı küçük Hüseyin'i evlat
edindi. 1962 yılında Unesco Ferruhzad hakkında bir belgesel film
yayınladı. Aynı yıl Bernardo Bertolucci de İran'a gelerek
Ferruhzad'la ilgili bir belgesel yaptı. 1964 yılında şiirinde
dönüm noktası sayılan "Yeniden Doğuş" isimli kitabınu yayınladı
Henüz 33 yaşında iken bir trafik kazasında hayata veda etti.
Ölümü ile yarım kalan "İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına"
isimli şiir kitabı 1974'te yayınlandı.
Zeki Karaaslan
ÖDÜLSÜZ BİR ŞAİRİN ŞİİRİ: Z2
"Yıkarım her engeli seni hatırladığımda
Nokta koyarım, sevişmeyi ıskalayan kirlenmişliğe.(..?)"
acılarla bezediğim hayatımın gri gölgesinde,erir
yufka yüreğim,erişilmez şiirler çayırımda yeşertir.
sol elimde çevğan!her vuruşta esin senin o tiz
sesini kulağıma nehir fısıldar.nefti saçların ,nefir
örgülü göz kapaklarıma düşen hüzün damlası
ıtri kokar.kaseler savruk kumulda şef çalar,
gamze mabedinde safran ezgili dil yaramın
göğsünde düş gezgini uyurken,sevgi delisi Nedim
curanın bam teline basar.ötüğen ray sirenine
gıptalı siyatik dizlerine gitme deyip kapanmak
yaşam damarımı kestim.şairin alnındaki kara
lekeyi sildim.sadaklı ,müşfik duruşlu üçgül için.
ödül babın esrik kapısında,acemi izci bizi vurmadan gidelim.
| | |
|