
|

|
| |
Ali F. Bilir
SAFLIĞIN ŞİİRİ
"
Değerli şairimiz Ülkü Tamer, 13 Mart 2006 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan
"Saflığın Şiirini Özledim" başlıklı yazısının girişinde, "Evet saflığın şiirini
özledim, 40'ların, 50'lerin şiirini. Cahit Sıtkı Tarancı'ları, Behçet Necatigil'leri,
Ziya Osman Saba'ları, Sabahattin Kudret Aksal'ları, Cahit Külebi'leri, Muzaffer
Tayyip Uslu'ları, Orhan Veli'leri, Oktay Rifat'ları, Ceyhun Atuf Kansu'ları,
o yılların Melih Cevdet'lerini, Necati Cumalı'larını özledim," diyor. Belli ki,
günümüz Türk şiirinin açmazlarına gizli bir gönderme yapıyor; "Duru, yalın, içten"
bir şiir yerine, " dil oyunlarıyla, imge cambazlıklarıyla, kişilik cambazlıklarıyla
örülmüş," metinlerin şiir sayılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor.
Şiirimize egemen olan olumsuz bakışı olumsuzlayarak okuru aydınlatıyor.
Adı ister "yapısalcılık", ister "yeni eleştiri" olsun, günümüz Türk edebiyatını
bu "postmodern" bakış yönlendirmekte, çıkmaza sürüklemektedir. Basılan kitap ve
dergilerin, yapılan eleştiri ve övgülerin, verilen ödüllerin çoğu bu anlayışı
destekler niteliktedir. Desteklemektedir, çünkü, ülke olarak 50'li yıllarda
tanıştığımız, 80'li yıllardan beri küreselleşen sermayesiyle dünyaya egemen
olmayı amaçlayan kapitalist sistemin çıkarı, bu doğrultudadır. Ayrıca, bu
sömürgeci gücün çıkarlarının ülkemizi yöneten gerici, işbirlikçi siyasi erkin
çıkarlarıyla da örtüştüğü bilinmektedir.
Peki, içerik ve biçim olarak her zaman ulusal bir özgüllük taşıması gereken
edebiyatın ülkemizdeki gidişi ne yöndedir? Yazınsal yapıtlar, şiir, öykü ve
romanlarımızın çoğu yaratıldıkları koşullardan, tarihsel ve toplumsal koşullardan
soyutlanarak yalnızca dile indirgenmekte; içi boş metin olarak değerlendirilmektedir.
Bu bağlamda yapıtın önemli bir öğesi sayılan okur dışlanmakta; yapıtın yaratıcısı
olan öznenin varlığı ise yok sayılmaktadır. Bu durumda, içinde doğup beslendiği
hayata bir şey vermeyen, okurun dünyasını dönüştürüp güzelleştirmeyen, umut ve
direnci arttırmayan, bu biçimsel metinlerin işlevi ne olabilir ki?! Sorunun yanıtını
elbet aramalıyız. Ama sözünü ettiğimiz olumsuzlukların asıl kaynağının; yalnız maddi
varlığımızı değil, sahip olduğumuz her şeyi, dilimizi, ulusal bilincimizi, özgül
duyarlığımızı, düşlerimizi, saflığımızı talan eden; bizi kendimize yabancılaştıran
sistemin de sorgulanması gerekir sanırım.
Bu sorgulamaya değerli şairimiz Salih Bolat da katılıyor, " Şiirin günümüzde,
özellikle on-on beş yılda, hayat yanından tamamen soyutlanmış, yalnızca dil
düzleminde (sözcük oyunları, bilmecemsi anlam saptırmaları, ses benzerliklerine
dayanan söz dizimleri vb.) gerçekleştirilen bir etkinliğe indirgenmesi de ayrı
bir tartışma konusu…" (1) olduğunu belirtiyor öz olarak. Eğer modern bir Türk
şiiri istiyorsak, Şair Bolat'ın yaklaşık on yıl önce dillendirdiği şiirimizin
bu yaşamsal sorununu yeniden tartışmaya açmamız gerekir. Yoksa, çağdaşlık adına
geleneği silen, her şeyi kendiyle başlatan bir anlayışla kendi şiirimizi var edemeyiz.
Her şiir, her öykü kendi döneminde yazılır elbet, sonra zamanın ırmağına bırakılır.
Irmak nereye götürür? Geleceğe taşır mı? Keşke bilinebilse! Ona göre davransa,
yazıp çizmelerini ona göre ayarlasa sanatçılarımız. Belki bu konuda şair Ülkü Tamer
ile Salih Bolat'ın söyledikleri; Nâzım Hikmet, Abdülkadir Bulut, Sait Faik,
abahattin Ali ve Orhan Kemal gibi şair ve yazarlarımız yol gösterici olabilirler bize…
(1) Şiir Sanatı, Yaşar Nabi Nayır-Salih Bolat, Varlık Yay., s.97-98
alibilirf@hotmail.com
Ümit Sarıaslan
YÜZÜNÜN ŞAFAĞINDA
- Mustafa Yıldız'a -
Zamanı soyunuyor çınar usul çıtırtılarla
Her güz değişen hartasına karışmaya
Sora somura ışığını ömrün karanlıklarının
Dirimin eskil şarkısını çığırıyor kör doğa
Nice uzak nece yakın ellerimiz de
Bakar taş sağnağı içinden günlerin
Eskiyen yüzümüz sesini arayan bir dize
Çökünce eteğine anısı yitik kentin
Sığınırım ben de soluğunun duldasına
Toprağa döndü güneşler görmez misin
Battıkça sularına uzar gözlerinin Çin'i
Bir bulut ki başımızda memleket gibi gölgesi
(Hangi Haziran?!)
Ahmet Günbaş
YAZ KIRGINI
1.
Ben şurda kalırdım şuracıkta
yazı altımdan çekmeseler
Şurda bir zakkumun dibine sererdim kilimimi
sararıp beklerdim aşk başıma
Yağmurum rüzgârım yeterdi hani
yağdırır estirirdim isteyene
Şurda bir şarap salkımı olurdum kıyıda
zeytin meytin emeklerdim
Bir yarayı dolaşıp geldiğimi
henüz söyledim güz telime
Göç tadında kanyon serinliğine
dağların selamını eklerdim
2.
Ben şurda kalırdım şuracıkta
Ay ipliğiyle dokunmuş tas yastıkta
düşümü düş bilir kıvrılırdım
Serçecik pürçecik tüttürürdüm çubuğumu
Alnımda mısır püskülüydü zaman
böğürtlen öpüşlüydü unuttun mu
(Nazlıca gererdin yelkenimi
İçimin en daral sokağına
taşkın pazarlar kurardın
Haraç-mezat eksiltirdik kederi)
Ters dönen uçurtmalardan bu kanama
Ordan söküldü gökyüzü
Dalgın bir güvercinin teleğinden
kırılıp dökülerek akşama
Durdu günebakanların görklü yürüyüşü
Bir köşeden seğirtmenin cümbüşü
çekti ayak izini tuvallerden
Cümbürçiçek birbirine üşüştü
Kirpiklerinle yaşıtmış meğer
kumlara gömdüğün hançer
Hışırtısı sobelendi suçüstü
ahmetgunbas@hotmail.com
Aziz Kemâl Hızıroğlu
BİR KADIN... IRMAĞA ŞİMDİ...
bir kadın duruşuyla sarılıyor yalnızlığıma
morlu kadın eflatunlu beyazlı en çok siyahlı
usulca sarsılmalar telâş anaforunda
zeytin karasından suskular savruluyor
gülüş noksanlığından yaprak sarısı
bir kadın iniyor çıkıyor merdivenleri
incinip duruyor incitme korkusundan
çiçek kurutanlar yanaşamıyor yanına
çünkü o bahçeleri izinsiz sulayanlardan
çünkü o çiçek kurumasına dayanamayanlardan
bir kadın katıksız ekmek günlüklerime
fırtınayı içerde tutuyor acısını kutsuyor
ebemkuşağının aklını yıkıyor sevgisiyle
kalmalardaki eksik gitmeleri azaltır korkusundan
yırtılan boşluğa aşktan yama arıyor
bir kadın kıvılcım ordusuyla yerleşiyor yüreğime
tutkuları yansın diye güneşe dönüyor
salıyor şafak örgülü saçlarını
salıyor güvercin kıskandıran kanatlarını
ruhu boşaltılmış uzak köylere
bir kadın tarihi besleyen sabır siperleriyle
dolanıyor tuz biriktiren kıyılarımda
dolanıyor bir elinde kelebek diğerinde ateş böceği
işte! camlarda tan yeri! yine daldı dalacak biliyorum
çakıllı masamdaki ateşten ırmağa şimdi
azizkemalhiziroglu@hotmail.com
Pali Canon
SPASTİK SEVİ
bisikletiyle gezintide
spastik bir çocuk
parkın bisiklet ve/ya kaykay yolunda
önüne çalılar çıkınca
dönemiyor etrafını
ve geçemiyor da
ve sıkıntı basıyor yüreğini
spastik seslerle kendini eziyor öz
ben kimim diye
hıçkırıklarla ağlıyorum spastik evrene
parkın iyiliği o derindeki
geliyor yeşilin ferah parfümünden
zor ve acı
sarsılarak sevgiyle çocuğa
yatıştırıyor Anastacia'nın bir şarkısı gibi
iyi olacak her şey
güven bana ey mavi yaprak
tirşe rüya:
palicanon@mynet.com
Bülent Güldal
* "GÖNDERE ÇEKİLEN KARANFİL"
İnsanın üstüne sağanak bir yağmur gibi boşalan bombaları,mermileri,öldürüm
aracının akla hayale sığmayanını gördükçe henüz uygarlıktan söz edilemeyeceğini
anlıyorum.Adamın biri, yönettiği halkına şöyle sesleniyor;refah düzeyinizin
artması,mutluluğunuzun devamı,ekonomik bağımsızlığınız için bir başka ulusun
ya da halkların her türlü hakkını ele geçirmek vazgeçilemeyecek bir zorunluluktur.
Bu ricaya,emre,dileğe vb. söyleme yönetilen kalabalıktan herhangi bir tepkinin
gelmeyişi,yönetimle sessiz bir ittifakı gündeme getiriyor.Çoluk çocuk,hasta,yaşlı
demeden bir başka ulusun ya da halkların boğazlanması ve güneşten,topraktan paylarına
düşenlerin gaspı,olması gereken doğal bir eylem sayılıyor adeta.Bu duruma,azınlıkta
kalan bir tek şair başkaldırıyor.Onu da zaman duyuyor şimdilik kimseler duymasa da:
"hey ülkem!ben senin kurşun askerin Bob/Oregonlu vatansever(!) doktorun
oğlu/ölümün kıyısına sıkıştırdığım/şu çocuğun bakışından az önce/kuşkuluydum
haydutluğumdan:şimdi biliyorum/ah ülkem bekleme artık/utanç aynalarına yerleşiyorum//
Üşüyorum ağlıyorum yanıyorum/saymak yok mu ölüleri-en zoru o işte/insan hakları
kürsüleriyle dolu okullarda/halkların özgürlüğü düşüyle büyümüştüm/şimdi çocuklar
düşürüyorum yabancı bir ülkede/kan gölleri büyüyor içimde//
Alınlar hala alınsa çocuklar hala çocuk/kim yıkayacak içimdeki kirli şeyleri?
/devrilen serçe gözler serçe gibi pır pır/son bakışlarını sundukça umarsızlığın/üşüyorum
tek kişilik/ağlıyorum yanıyorum yetmiyor//
Vicdanım otopside kuyuda kan kaybediyorum/içimdeki nar taneleri boğuyor/dostluğu
unuttum omuzlara dokunuşu/robotlaşan usumla raks ediyorum//
Bağdat'da gece yarılarına kapanıp kalmıyor yas/yeraltında yerüstünde kimsesiz
hayat/incittikçe beyazı al kana dönüyorum/korkular hücresinde volta üstüne volta/üşümeyi
ağlamayı yanmayı/durduramıyorum//
'kuşla uçamayan yılanla yaşlanır' derdi dedem/çok oldu saymayı bıraktım düşürdüğüm
kuşları/artık vurmak susmak ve utanmak tek işim/hadi Robert zamanıdır boşalt düşevini/hadi
silahım arsenik kusan tek arkadaşım/oturup ölülerle yalnızlığı arttıralım-nasılsa/kalabalığı
sevmeyi yakıştıramadık kendimize//
Her gece duvarda bir deliğimiz olsun/cinayet çıksın içinden leş çıksan ve
akbabalar/sarı yaprak yanık çiçek ölü çocuk/sonra dönüp yerleşelim uyku niyetine/yattığımız
günlük ölümlere//
Soluk soluğa aktıkça kan/yandım anam'lar kurşun külçeleri/gelecek arasın dursun
onuru-ben zulada/nicedir düşlerime sokulmuyor sevgili/yine geç kaldım terk etmek için/kul
kalmayı seven gururu baltalara//
Mevsimlerine çağıran papatyalardan utanıyorum/kollarımdan ellerimden alnımdan/ve
anılarımdan utanıyorum/hele sen yok musun mavi gök en çok senden//
Külleri sıcak ormanlar yeniden yakıldıkça/utanıyorum tarihini unutmuş mimiksiz
yüzlerden/utanıyorum Arapça sancıların evrensel hüznünden/damarlarını ses geçirmez kıldığım/
sağır yüreğimden//
Paramparça bir öyküyüm şimdi biliyorum/biliyorum inilmez çıkılmaz bir uçurum/bekleme
ülkem bekleme/süresiz ikamete hüküm giydim utanç aynalarında/eski yüzümle gelemiyorum"(Sf.28-32)
Sevgili şair Aziz Kemal Hızıroğlu'nun Tümzamanlar Yayıncılık'tan çıkan Göndere Çekilen
Karanfil isimli şiir kitabından alıntıladığım yukardaki dizeler,uygar(!) insanın yapıp
etmelerini göstermesi açısından yoruma gerek bırakmıyor.Günün yirmidört saati tanığı
olduğumuz öldürümlerin öznesini dillendiriyor şair.Onun ağzından dinliyoruz tanığı
olduğumuz katliamları.Gün yüzüne sızan bir de pişmanlık var;birinci,ikinci paylaşım
savaşlarını,atom bombalarının topluca yok ettiği insanları,Avrupa'nın göbeğinde yarattığı
vahşeti,Vietnam'ı,Kore'yi ikilere bölüp kardeşi kardeşe düşman ettiğini unutuveriyor
savaşkan özne.Bir anlık pişmanlığını ardına saklayıp yeni katliamlara soyunuyor.Yetkin
insan çok mu uzakta acaba?
Şairin kimliğine dair ipuçları veren 'defne içinde' isimli şiir,fırtınalar içindeki
bir ömrü önümüze seriyor.
"muvazzaf çiçektim saksılara sıkıştırılmış/unutmalarda süslendi kaldı gövdem/eletekdivandım
dost kavuşmalarda/ayrılıklarda toz duman içinde//
"kimsenin tanımadığı direnişlerden geçtim/yazamadı belge dipnotlarda kaldı gerçek/her güle
bir parça omuz bıraktım/mektuplarda har bülbül içinde//
"akşamdan vurulan fırtına yaprakları/taşıdım durdum illegal sessizliğe/kalem kağıt
kokulu sabahtı kuryem/dönüşlerde tuz yara içinde//
"kokusunu satanlarla çiçek yiyenler arasında/düşürdüm sevda tebliğlerini/karıştırdım
kim kurbandı hangisi cellat/karanlıkta köz zindan içinde//
"sustuklarınca kaldı güzellik yarım yamalak/her kusurda yüzde yüz değişiklik/en iyi
helva uzak komşuda sanıldı/içdenizlerde pay hüsran içinde//
"ölümlü olanlar düşünsün ölümsüzlüğü/ben çok öldüm dirildim öfkem adına/kuş resminden
başlamıştım hayatı sevmeye/şimdi göç yollarında ses defne içinde"(Sf.10-11)
Ülkemin edebiyat dergilerinde izlediğim şiirlerini topluca okuma fırsatı veren sevgili
şair Aziz Kemal Hızıroğlu ,Göndere Çekilen Karanfil'de incecik bir gül dalı olarak çıkıyor
karşımıza:Denizin kokusuna doğru akan anlaşılır bir su,zirvesi karlı bir dağ ya da.Hangi
yönden bakılırsa bakılsın hayat gibi anlaşılır ve sade.Hayat gibi yüce.Kendini arayanların
arasından bir yol sıyrılıp,göz düşürün şairin dizelerine.Seveceksiniz.
bulent.guldal@mynet.com
İlhankemal
GÖZLERİNDEN GİRİLİR BU ŞİİRE
5. gün, ziyan yine: gece gözlerine yağmur yağıyor-
muş. daralmışsın baş döndürgen sonsuz mavide:
gülmek, tedirgin ayna. içinin göğü kalbine kırıl-
mış. ah yanıtsızım! zifir örmüş odana zaman örümceği,
bun'çin küsmek seğirmiş sol yanağını, yüzün, o yetim çocuk!
4. hayat sırlambaç oyunu! çıkmıyormuş ortaya kut-
lu günler. radde mi denirdi tahammülün sınırına sizin orada?
buradan görülmekte; uçurum ağzında zambak. kokuyor-
sun. dudaklarını-n kıyısında firari bir tebessüm var!
3. fakat ruhum, kim anlar! şehirler öyle yalnız-
lık. bu duman izleme sineması canhıraş dolu,
boşaltmışlar iyi şeyler meydanını. mitingler paydos!
2. düşler benzemiyor kalbine: herkes kendine a-
şık. ben senin aşkına ipsiz uçurtma! söz!
1. neyi kurtarabiliriz savrulmadıkça: kasırgadan korkmamalı-imiş
0. yokşehir, nisan 2004
ilkemal@hotmail.com
Zeki Karaaslan
KANIN HALLERİ
"bilginin efendisi olmak için
çalışmanın uşağı olmak şarttır."
(Balzac)
ısıt pınarın suyunu, yaz: üşengeni
"üşümede kalbinde o kardelen!"
göç yolları heyelan, gelmez beklenen
yolcu, ayaklarım kahırdan açmakta
senin çiçek diye tutturduğun dikeni!
küllenmiş ateşin yüreğinde; kokmakta gülümüz!
acının balçığında yetişen zambaktım; aşmak
öğlendi, ölesiye göğe baktım bi zaman! esrik
o günlerden kaldı bendeki bu alışkanlı: nü
içmek şafağın rakısını, ömrünü duvarla tokuşturmak.
Safari şiirin, yakılmışsa orman: rüzgardandır.
an söğüt beli, aşk dokunur bana. yontum
başka nasıl anlatmalı çok kırıldıklarımı?
kanayan hallerini avuçlarımda mı taşımalı?
bilemiyorum içimin dere kenarı: suskum
hangi suda derkenar etmeli bu türküyü!
baran, şairin dili! ıslanmışsa çöl, bundandır.
zekikaraaslan@mynet.com
Sedat Kısa
NERUDA BENİM SEVGİLİM
Giz ehli,
Bal çığı,
Bir kız sevdim.
Dilim;
Kıy afetim.
Tellerle ör gülü.
Kabuk kanırtarak kendini,
Çiçek çatlatır nar kozunda.
Kalbim terk etme gövdemi.
Gök tüyle mi tartılır,
Işık gürültüyle!
Ve ayrılık,
Bundan böyle
Benim değildir
Aşk içermediğinde.
Ben bir kötüye işaretim.
Herkes yaşadığı cinneti
Aldırmak isterken...
Bir cenin eti taşıyor karnında.
Su
İzi
Dil
Ara
Neruda benim sevgilim!
Tüm yabancı sözcükler adına
Türkçeden özür dilerim.
sedatkisa@gmail.com
Serkan Özer
ŞİİRE SESSİZLİK DAHİL
bütün sayılarla içimde oluşan zaman
zaman: boş kümeyse
boş anlatırım
zincirlidir ayaklarım, ellerim...
yol kenarlarımda selvi
ona gitti kuş, ona kondu kuş...
kimin sessizliği bu
tüylerimden dökülüyor şiir önsözlerim
kaldırımdaki boyalı çocuğum
çizmemişler gölgemi henüz
bir çay evini şekerle karıştıyorum ( bazen aklımı )
ellerimde şeytan uçurtmaları
sonra, yoz arabalarda aşina yüzler
o arabalar kumda manevra yapanlardan
sarı bir ışık görsem de çatının üstünde
kalabalıklar içinde kim aydınlanır ki?
tek kişilik yatak, çarşaf üstü kağıtlar
bozguna uğramış çiçekli böcekli şiirler
eksik örmüşüm düş duvarlarımı
dilime para verseler susmaz
eskizimde kaldı denizatları
sakin bir odada
su bitti,
göründü kara...
serkanozer1981@yahoo.com
Ahmet Bozkırlıoğlu
KAPALI KAPILAR
Buzlu bir oluk akıyor
Sırtımıza
Damarlarımızda kördüğüm olmuş
Bir yılan ağlıyor
İçimizde açlıktan ölen en son leylek
Ona kör kör bakıyor
Dilenciler kırbaçlıyor çıplaklığımızı
Yalnız saçımızla sakalımız büyüyen
Celladın önünde eğilmiş başımızla
Biziz sallanıp yıkılan
Tuttuğumuz dallarda sallanan bir sarkacız
Zamanın uğursuz ıslığıdır
Kulağımızda patlayan
Ahtapotun kollarına doğmuşuz
Boşuna vuruyoruz kapalı kapılara
Tekmemizi
11 Aralık 2005
Mersin, Sığınak
İbrahim Tığ
TELAŞ
sabah telaşlarım
örtmüyor çıplaklığımı
bedenim kadar
nereye yaslanır kokum
ve nasıl iliklenir tenin
sokak yosmalarına
bir türkü, şiirimsi biraz
sofrada yaşanmış aşklar
-su yeşili gözlerinde
damıtılmış hüzünler-
düş kırıklığından yorgunluğu
yıkık bir tapınağın
nasılsa sevinçlere çıkmaz acı
kin kokulu çiçekler açar
ibrahimtig@mynet.com
İsmail Cem Doğru
ŞİİRDE İNTERNET BASKISI
Bugünün garip gündemlerine alışık bir toplum olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz.
Bu garip gündem ne yazık ki şiiri de benzer biçimde etkilemektedir. Özellikle şiirin
teknolojiyle beraber yayılma alanının gelişmesi yarattığı sonuçlarla beraber korkuyla
sorgulanmaktadır.
Pek çok farklı görüşün kendini gösterdiği bu alanda görüşlerin iki cephe etrafında
biçimlendiğini gözlemliyoruz. Bir tarafta internetin yükselen şiire zarar verdiğini
düşünen ve editöryal bir müdahalenin söz konusu olmadığı tüm alanları şiir adına
reddeden bir kesimin varlığından söz edebiliriz. Çoğunluğu dergilerde bir çıkış
yakalamış yetkin isimlerden oluşan bu grubun karşısında biraz daha karışık bir grup
bulunmaktadır. İlk tanımladığımız gruba oranla bu grubun şu an açılımını yaptığımız
konu hakkında ortak bir düşünce ekseni oluşturma çabası bulunmadığını hemen belirtelim.
Bu gruptaki şairlerin bir kısmı yetkin bir edebiyat dergisini hayatında bir defa bile
eline almamıştır. Yine önemli bir kısmı kendi şiirini toplumun tüm kesimlerince adı
ezbere bilinen ve neredeyse 30-40 yıl önce ölmüş şairleri örnek alarak oluşturmaktadırlar
ve edebiyat adına yapılmış güncel çalışmalardan bihaberdirler. Burada benzer örnekleri
çoğaltmak mümkün. Ancak söz konusu bu kesimin içine aldığı bir başka gruptan söz etmek
gerekiyor. Asıl üzerinde durulması gereken grup da onlar. Çeşitli gerekçelerle dergilerde
yer alamayan, kabul görmeyen ama kendini geliştirmek, değiştirmek yerine küsen bir kesimden
söz ediyorum. Bu kesimin de kendine internet dünyasında yer bulduğunu belirtmeden bu konuyu
sürdüremeyiz.
Şimdi bandı tekrar başa sarmalı ve internet kullanıcısının profiliyle yola devam etmeliyiz.
İnternet şiirciliği ile dergicilik arasındaki temel farklar bilinmeli ilk etapta. Bir edebiyat
dergisi genelde şiir adına yeni bir önerme hazırlığını temsil eder. En azından önemli şairler
bunu böyle kabul eder. Çünkü edebiyat dergiciliği ticari bir başarı beklentisiyle yapılmaz,
yapılamaz. İşin mali boyutu da göz önüne alındığı zaman doğru veya yanlış her edebiyat
dergisinin bir iddiası olduğunu görüyoruz. Tabi tüm bu aksaklıklar ışığında tarih pek az
dergiyi bildirisi ve önerileriyle beraber geleceğe taşımaktadır. Geri kalanlar ise adlarıyla
beraber yok olmaktadırlar. İnternet şiirciliğinde ise durumun bu şekilde net tanımlarla kendini
göstermesini beklemek neredeyse imkansızdır. Özellikle maliyetlerin son derece düşük olduğu bu
ortamda birbirinden farklı amaçlara hitap eden site olduğunu görmekteyiz. Yetkin şairlerin kurduğu
edebiyat ve şiir sitelerinin yanı sıra bu konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanların da
bu işin içinde olduğunu görüyoruz. Yetkin isimlerce kurulan sitelerin editöryal bir çalışma
neticesinde oluştuğunu düşündüğümüzde şiir adına herhangi bir olumsuzluktan söz edebileceğimize
inanmıyorum. Kendi beğenileri doğrultusunda sitesini oluşturan editörün niteliği ise internetle
ilgili bir sorun değildir. Şu an yüzün üzerinde edebiyat dergisi bulunması konusunda da aynı
kaygılar ve tartışmaların yaşandığını biliyoruz. Burada asıl incelenmesi gereken çalışmalar
diğerleridir.
Şiire dair herhangi bir tabansal çalışması olmayan, bu konudan herhangi bir sevgiyle beslenmeyen
insanların pek çok konu varken neden şiir sitesi sahibi olmayı tercih ettikleri konusu çok iyi
irdelenmelidir. Bu konu toplumumuzun geleneğiyle taşıdığı değerleri güncelleştirememesiyle
özetlenebilir. Yani bu insanların toplumun muhafazakar değerlerinden faydalandıklarını belirtmek
ve tartışmaya açık bu konuyu daha ayrıntılı işlemek gerekiyor.
Başarı insanın terbiye edemediği ve etmemesi gereken bir içgüdüdür. Başarı sonucunu iktidarla
özdeşleştirir ve iktidar her alanda kendini insana dayatır. Ancak emperyalizm tüm egemenliğini
sınırlarıyla var edemeyen -dışa bağımlı- toplumların iktidar alanlarını kendi eliyle biçimlendirme
işini başarıyla uygulamaktadır. Bu alanları genişletmeyen emperyalist dayatmalar sınırlı sayıdaki
"kavram" başına yüksek bir insan kitlesi düşürerek huzursuz ve yabancılaşmış bir toplum yaratma
hedefinde emin adımlarla ilerlemektedir. Yani elimizde iktidar olabileceğimiz çok az alan var ve
çok insan var. Rekabet yüksek. Bu başarıyı getirir diyorlar ama bunun getirdiği şey ne yazık ki
giderek birbirinden uzaklaşan bir toplum. İşte internet bir toplumu en çok bu zaafıyla ele
geçirmektedir. İki adım ötesinde bulunan insanlarla sohbet etmekten aciz bir toplum yaratarak
aptal bir aletin başında belki de hayatı boyunca görmek istemeyeceği insanlarla yapay dostluklar
kurmayı özendirmekte ve amacına ulaşmaktadır. Bu istismar için şiir çok iyi bir malzemedir.
Çünkü sınırlı iktidar alanları içinde biçim olarak uygulanması en kolay üretim olarak görünen
şiir, pek çok insan için psikolojik bir kurtuluştur. Gerçek hayatta somut karşılık bulamayacak
bu zaafın en iyi giderileceği yer de kuşkusuz maliyetlerin en düşük olduğu internet olacaktır.
Kimsenin müdahalesi olmadan kendi şiirlerini kendilerine ayrılmış sayfalara asan insanların
benzer durumda olan insanlarla bir arada gerçekleştirdikleri bu rehabilitasyon -bazılarının
deyişiyle mastürbasyon- yöntemi site sahibince çok başarılı bir şekilde istismar edilmektedir.
Nitelik kaygısı olmayan bu insanlar için tek belirleyici unsur günlük site giriş istatistikleridir.
Gelin biz buna tıklanma oranları diyelim. Sitenin kazanca dönüşmesi bu tıklanma oranlarına bağlı
olduğuna göre site sahibi şairin şiirlerini sorgulamak gibi bir kaygı içine düşmeyecektir.
Bunun yerine daha çok şiir yazmasını, daha çok siteyi meşgul etmesini teşvik edecektir.
Burada şu soru akla gelebilir: "Site sahibi bu çabayı neden yetkin şairlerle iş birliği yaparak
göstermez?" Göstermez. Çünkü bu tür popülist açlığını terbiye etmiş olan şairin emeğinin karşılığını
istemesi söz konusudur. Eğer aynı ticari sonucu alacaksa diğer şaire neden bir bedel ödemeyi kabul
etsin? Yapılacak şey bellidir. Kendini başka alanlarda gösteremeyen veya yukarıda belirttiğimiz
iktidar eksikliğini başka alanlarda giderememiş isimlerden kendi kitlesini yaratmaya çalışmak.
Bugün şiirle hiçbir ilgisi olmayan insanların şiir sitesi kurarak yaptığı tam olarak budur.
Kimileri daha da ileri giderek yasal boşlukları değerlendirip önemli şairlerin şiirlerine
yetki almaksızın sitelerinde yer vermektedirler. Hiç olmazsa bazı sitelerin bu konuya duyarlılık
gösterdiğini biliyoruz.
Bir de küskünler var demiştik. Onların durumu biraz daha farklı. Çoğunluğu bilgi birikimi
bakımından diğerleriyle kıyaslanamayacak bu insanların dik başlılıklarına yenik düşmeleri
ne yazık ki herkese zarar vermektedir. Çünkü geçerli olmayan çalışmaların meşru savunma
geliştirme eğilimleri bu kitle tarafından örgütlenmektedir. Pek çok önyargı, hurafe,
senaryo ve demagoji bu kitlenin eğilimlerinden beslenmektedir. Şiirlerini kabul etmeyen
kesimleri tekelcilikle suçlarlar. Aslında hiçbir ortak yönleri bulunmayan pek çok kesimi
bu eğilimler bir arada tutar. Bir süre sonra dergiler dışında kalan tüm kesimlerin edebiyat
dünyasına bir alternatif oluşturduklarını düşündükleri görülür. Hatta kimisi daha ileri gider
ve yetkin şairlerin internetteki şuursuz yayılmaya gösterdikleri tepkinin koltuğunu kaybetme
paniği olduğunu düşünür ve buna sımsıkı sarılır.
Tüm bu gerekçeler ışığında yetkin şairlerin ve önemli dergilerin bu çıkmaz içinde çok masum
göründüklerini doğrudur. Ancak ne yazık ki gerçeğin bu olduğuna inanmak çok güç. Çünkü mevcut
yayılma alanlarını boş bırakan ve şiir sevgisiyle beslenen kitlelerle aralarındaki mesafeyi
kısaltmak için hiçbir çaba göstermeyen şairlerin, dergilerin veya çalışmaların masum olduğuna
inanmak mümkün değildir. İnternet giderek yayılacağına ve bu teknoloji yasaklanamayacağına göre,
dergiler ve diğer yetkin kurumların bu alandaki yerlerini almaları bir zorunluluktur. Tabi bir
belirlemelerle birlikte bu alandaki yerlerini almış sitelerin desteklenmesinin ne denli önemli
olduğunu ayrıca vurgulamak gerekir mi bilmiyorum. Ancak emperyalist sömürünün önünü kesmenin ve
kitleler arasındaki mesafeyi kısaltmanın tek yolu budur.
icemdogru@e-kolay.net
Eda Keskin
BİR DENEME: ÖYKÜ ŞİİR: ODADAKİ YALNIZ ÖYKÜSÜ I
//Kimsesizlik doğar yankılarından
sessizliğin
gidip geri dönemeyen seslerin
çarpıştığı yerde
kelimeleri başıboş bırakan
Onsuzluk,
O yangının,
Sığ cümlelerden ırak
Tekrar canlanıp
Ateşten kül,
külden ateş yapmasını bilen gözlere
dönüşüvermesi
miydi//
Zorunlu sessizliğin yankıları duruyordu içinde. Durmadan yere damlayan ve döşeme
üstünde ıslak kargaşalar yaratan sesler bile bozmuyordu sessizliği. Odasının duvarlarına
baktı, kaç gece ve kaç gündüz üzerlerine gelen duvarlarda aradı tekrar, bulamadı,
masasının üzerinde duran birkaç resme takıldı elleri. Mutlu anıların mutlu, şimdi
bir o kadar mutsuzluk veren fotoğraflarına süründü gözleri. Gülümsedi. Üniversitenin
o kendine özgü, coşkun bahar havasında, ürkek ceylan gözleri bakıyordu fotoğrafın öte
ucundan çünkü, içleri sevgi doluydu ve anlayan gözbebekleriydi gördükleri...
//Şimdi,
geçmiş zamanda hapsolmuş,
bulanık kalmış
gözlerin buğusunda,
suyun kıyısında duran
ceylan bakışlı sevda,
atlıyordu gözbebeklerinde
aşkın
sevinçle sıçrıyordu
o yana ve bu yana
-------!!!Bir tüfek sesi!!!--------
ormanın ortasında
Aşkın gözlerinde
şaşkın
"neden?"ler...
Ceylan
kaçtı kirli
adımlarından
bir
ihanetin//
Fotoğrafta gördüğü sevgi dolu yüz.. Eski anıları canlanıyordu gözünde ve içinde asla
bitmeyecek sonsuz sevgisi...Sevgiyle dolu olsa da asla bir daha canlı göremeyeceğini
bildiği kızın yüzünün her bir noktası büyülüyordu O'nu...İsyan birikiyordu içinde,
suçluluk duyuyordu. Kaybetmişti çoktan ve haksızca, konuşmadan, açıklamadan, ihanetin
en büyüğünü yaparak hani o bedenle olmayan...Bir "söz" vermişti, bir "söz", "namus"
demekti, bir söz vermişti Ceylan'ın annesine. Üç sene önce, nedenlerini söylemeden bahane
bir yalanla ayrılması gerekmişti O bilmeden.
// Yalan söylemeliyim sana,
Söylemeliyim
Oysa ki bilirim,
Bitmeyecek hasretim
Duvarlar üstüme gelecek
Tek tek
Kaybolacak
yalnızlığım bile,
Hiçliğin ortasında
Evren yok olacak
Sen,
TANRI'm!//
İçi yanıyordu. Ceylan bırakmamıştı ki O'nu, tarihinde hiç bir zaman. Kavramları söküp bir bir
atarken yarattığı uçurum kenarındaki yaşamında hiç bir defa bırakıp gitmemişti. Varoluşu keşfetmek
için damarlarında dolaştırdığı zehire bile sırtını dönmeyip yaşama döndürmek için tutmuştu ellerini.
Hayatında onu isteyen, yaşamı için kendisinden çok emek veren vefakar bir güzel sevginin ve bilincin
elleriydi onu hiç ama hiç bırakmayan.
//Ellerini bıraktım
Düşüyorum uçurumumdan,
Onlardır ellerin:
Acıtırlar içimi
Tarihimde en zor anda
beni tuttular,
Ve sonunda BENdim
bileklerini kesen
Düşerken,
İhanetimi sundum
sana...//
29.07.2005
tt_dergi@yahoo.com
Sezgin Öndersever
TAŞ
Hiçbir söz ayakta duramıyor,
sana yetişemiyor sesim.
Ellerimdeki elekte çakıl da yok,
armağanım boşluğa.
Yazısı silinmiş lahit anlamlıdır,
anlamlıdır zift dökülmüş dudak.
Damlaya nasıl uzanırsa çöl,
öyle uzanıyorum tenine.
Bu sen değilsin, bu mermer
bu... musalla taşı...
Söküyorum kendimi senden,
geciktim son cümleye,
bekleme
içime yol alırken bunca güz,
imzamı atıyorum solan her şeye.
Kimse süpürmez beni
döküldüğüm yerden,
yalnızlığı, herkesin sakladığıymış
morfinli kalabalıklarda...
Uykuya nasıl uzanırsa rüya,
öyle uzanıyorum yokluğuna.
Bu ben değilim, bu mermer
bu... mezar taşı...
sessizedebiyat@mynet.com
Kemal Çubuk
BEGONYALAR KONUŞURKEN (*)
Yüksekrütbelerinalçakduygularındandevşirdiğimyaşamaya…(**)
-- kendinden geçiyor
-- hiç uyanmasa keşke
İpince yoruluyorum
Bir yerin bir göğün kulak memelerinde
Öyleyim, şuradayım, biçimsizim
Dibim bir aydınlık bulsa
Gölgeler kadarım
Ve bir saksı çiçekte
Açıyor, hiçbir şey gibi bir şey
Upuzun bir yüzyıla yerleşiyorum
Bin dokuz yüz seksen küsürde
Dalından düşerken bir at kestanesi
Başımda ol'manın uğultusu
Ve vakur, kemiksiz bir ilmek
Begonyalar da konuşurken
* : feylesof A , nicedir kılıç biledim size
feylosof C'nin sözleriyle
** : adını ezberlemekten unuttuğum ve asla
edinemediğim…yaşamak…
*** : "göğsümde ayrık otu…ölü-m yıkayıcısı…çakıl taşı…
Göğsümde ucube bir güzellik gibi ses-sizlik
Ve akşam olması gübegündüz bir ahmağın
Bulutlanması içtikce tüm günlerin"
Uluer Aydoğdu
BÜTÜN: GERÇEK OLMAYAN
"Bir zenci, bir hayvanım" diyordu Rimbaud. Gökyüzüne batan ince bir kıymık.
Boşluğun kıvrımlarını izleyen bir soyun mensubu. Çok uzaklardan geliyor. Ataları
güneş, su ve rüzgar. İşte şairlik hırkasını çıkarıyor, böyle düşünen bir özneye
ihtiyacı yok. Bir cins değil çünkü, yalnızca biricikliği, tekilliği özlüyor.
Çölde ve giderek boşlukta konuşuyor. Elinde bir balyoz var, dediğim bu.
Ben de bir primatım. Rüzgar gibi kendimi yayıyorum. Varlığa doğru. Orada
karşılaşacağım kabilemle. Şiir, onlarca katmanın altında ezilen varlık düzeyinde
mümkündür. Varlık, aldığı darbeler, ezikler, yaralar adına konuşur şairde.
Onu tanımlayan budur. Varlığın eşiğine doğru. Mekanın akışkanlık kazanmasıyla
şair onu kayarak kat etme kabiliyetine kavuşur. Böylece şiir temsiliyet olmaktan çıkar.
Şairin nesnesi olmaktan çıkarak 'oluş' olur. Yurdu 'oluş'tur şiirin, bir yerden bir yere
gitmesi bu 'oluş yurdunda'dır. Mekan ve zaman böylece 'tutan' değil, durmadan bırakan olur.
Bu yüzden şair mekan ve zamanı tutmaya çalışmaz. Kendisi de tutunmayı bilmez. Çünkü mekan
ve zaman sürekli 'oluş'tur. İnsanın tedrici olarak aldığı biçimlerden biridir vardığı yer,
örneğin aşk hali. Örneğin yalnızlık hali. Örneğin vuslat hali. Örneğin şiir hali.
Hallerden hallere. Her hal yerleşmek için değil terk edilmek için vardır. Varılır ve gidilir.
Bir hale yerleşmeyi reddeden şair bulunduğu hali böylece ağırlaştırmaz. Göçebe gibi.
O hale geçici çadırını kurar ki bu Anny Milavanoff'un GÖÇEBENİN İKİNCİ DERİSİ isimli
çalışmasında vurguladığı gibi "mekanın mekana bırakılması"ndan hareketle yeryüzü hallerinin
yeryüzüne bırakılmasıdır. Öyledir, şair de mekanı mekana zamanı zamana bırakır.
Onlarla ilgilenmesi tutma/tutunma biçiminde değildir. Bu yüzden saatle zamanı, çitle mekanı
çevirmeye çalışmaz. Zaman ve mekanı tutsaklaştırdığında aslında kendisini tutsaklaştırdığını
bilir. Böylece izin verir zaman ve mekana, bırakır aksınlar, böylece kendisi de akar:
Process of becoming… Oluşunu sevdiğim! Bu, kainatı karşılamanın göçebe yöntemidir,
onunla birlikte olmanın. Tepki veren insan yeryüzünü kendisinden ayırır, bu yüzden onun
kendisine yöneldiğini, kendisine etki yapmaya çalıştığını düşünerek refleks olarak tepki
verir. Buradan deneyim çıkmaz, yaşantı oluşmaz, karşılaşma olmaz. Olsa olsa mücadele,
kavga, boğazlaşma. Göçebe gibi şair de kavgalı değildir yeryüzüyle. Yeryüzünün hallerini
karşılar. Her karşılama aynı zamanda da bir buluşmadır:
Zifaf. Düğün. Şenlik. Şölen. Karnaval. Hasat. Her karşılama ben-sen, iç-dış, içerik-biçim
ikiliğini bozar. Böylece ne ruh kalır bedenden ayrı ne de beden ruhtan ayrı.
William Blake'nin Cennet ve Cehennemin Evliliği isimli şiirinde söylediği gibi
"ruhtan ayrı bir beden ve bedenden ayrı bir ruh" yoktur. 'Oluş'un içi dışı birdir,
diğer bir deyişle o içi olmadığı için dışı olmayan ve dışı olmadığı için de içi olmayandır.
İç olmayan bir dış, dış olmayan bir iç. Durmadan, her an, an ve an bir tanedir ve salt
bundan dolayı da gerçek değildir. Biz bir tane olanı kavrayamadığımızdan dolayı bu böyledir,
sınırlı ve nispi olan parçanın bir özelliğidir bu. Gerçeklik çokken, bir dolu gerçek varken
bir tane olan Adorno'nun dediği gibi bir bütün olduğu için mecburen gerçek değildir.
ulueraydogdu@gmail.com
Akın Zayim
SICA (CIK)
Şiirin gölgeleri yeşeriyor, bir parça umut bulutunda
Alırsam başımı, dönüyor dünyamın kıpır kıpır kıpırtısı
Ay Geceler düşüyor / döngün yörüngeme
Islatılmış saçlarının örgüsünü topluyorsun
Şiir niyetine
Geçmiyor günlerimin şeytan pabuçları
Ayartıyorsun ayaklarımı süzülen yolculuklarıma
Biletimi kesiyor hayatının
Sıcacık dizeleri
Cık diyorsun
Uykumun bölünemez düşlerine
akinzayim@hotmail.com
Sean O' Brien
AYRILIŞ
Uzaklara gidiyorsun yıllardır ve şimdi şaşırmadı hiç kimse
Senin fırtınadan sağ salim geri dönmene.
Ekip, geçmiş sıkıntıdır:
Onlar kullanabilir kendilerinin ve senin gemiciliğe ait adlarını.
Bu yüzden otur, bardağını doldur ve konuş
Tüm sen olmayanı, seni burada tutan
Duygulu dostlarının arasında
Islak ve soğuk öğleden sonralarında içkili klüplerde
Yirmi dokuz yaşının. Haberler olabilir.
Gerçekten. Birisi boğuldu dün gece, yanından geçmiş
Polonyalı bir kuru yük teknesinin. Azgın Paraguay ayısı
Göründü meyve yiyen iyi kalpli oltacıların arasında.
El oyması bir çömlek bulundu
Lağımları döşemek için gözeler kazıp çıkarıldığında...
Nasıl çarpılmayabilirsin bu zorluklarla?
Kusursuz tekne sefere çıkıyor Salı?dan sonraki hafta.
Güneye doğru ilerliyor, buzun ötesindeki yöne-
Geceleyin oldukça akla yakın görünüyor yıldızlara göre yol almak.
O ana dek coşkulu bir bowling vardı
(Hırsızlıktan ötürü kimliğini yitirişi)
Ve Madeleine'in hiç gizli olmayan hüznü
(İyi kalpli ol ve kibarca ne diye sor),
Bir cengelin dipsiz kuyusunda birisi timsahlar
Ve pislik satıyor...
Şimdi Juvaro'nun bile gizli hesapları var-
Sat onları Kırk beşinci Takım?a
Ve bir teyp al karşılığında...
Amazon başarılı bir takımdır:
Gerçekten hiç yitmemiştir biri. Bir ay önce
Rocheteau, itibar için direren, önerdi
Mungo Park'ın leğen kemiklerini
Jim Beam'in beşte birine karşılık olarak...
Biz hep İskoçyalı'nın Afrika dolaylarında bulunduğunu sandık.
Erinçli gece: pürüzsüz sereni mavnaların
Sis duvarının ötesinde, sanal gelgitlerin üstünde salınmış
Bırakmış seni buraya, bırakmış seni buraya
Aşk şarkıları üstünden giderken ambarın
Devriye gezen kediler ve yitik bir A.R.P. arasında
Kum dolu kepçesi ve baltalı harbisiyle.
İlaçla sersemlemiş halde aya giden merdivenlerde
Yvonne'yle, ki yaşlanmış ama fazla değil,
Her şarkının sözlerini bilen
Ve yerleştiren yaltakçı avucunu senin omurganın üstüne
Sen uyarılana dek, özel bir şişe saklayan
Senin için (ama yarısı yitik) yatağın yanında,
Bir siyah ateş ki her şeyi söyler
Yolculuk hakkında. Oraya yarı yoldasın.
Ve tümü şarkı söyleyecek korkunç sabaha dek
Onlara kendilerini anımsatan,
Sonra uyurlar erkenci lokantalarda,
Öyle sıkıntılardan ötürü böbürlü,
Ve sonra bakarlar gemilere ait listelere
Doğru zaman olduğunu sanarak.
'Uykunda konuşuyorsun,' diyor Yvonne.
'Bu yüzden uyandırdım seni. Tüm bu yolculuklar-
Niçin bırakıyorsun kızları?
Hep, hep zorda değil miyiz?
Hadi içelim buna ve bir tane daha sen gitmeden önce.'
Türkçesi: Nice Damar
tulindamar@superonline.com
Mustafa Yıldız
SERÇE SEVİNÇLERİ
ne kadar işkence görse de bedenim
yüreğimdir asıl kanayan yerim
dört başı mamur bir ateş yanar can evimde
katıksız bir isyandır tüten hücrelerimde
derin bir yolcuyum hayatın uçurumlarında
yüzüm hep aşka doğru
kahpelikler gizleniyor güneşsiz günlerin
izbe yerlerine
patlayamıyor tomurcuk açamıyor kendini gül
karanlığın katmerli örtüsü üstümüzde
a(v)cıların menzilinde yarası saklı kuşlar yine
en modern silahlarla donanmış bir ordu gibi gece
aslan pençeli atmacalar kapıp kapıp kaçıyor
son kanat vuruşlarını serçe sevinçlerimizin de
Özgür Doğan
GÖLGELER
Yaklaştı kadın adım adım
adama, avuçlarında sakladığı
gül kokusuyla.
Sarıldı adam kadına
gül yaprağı gibi oldu
kadının yanakları
Birleşse de bedenleri
gölgeleri ayrı kaldı.
Eğildi kadın,
toplamak istedi gölgesini
eteğinin ucu ile
Sarılan iki insan gölgesi
gibi ayrı kalır bir şeyler
iki insan arasında
Zeynel Çok
İBRANİ BIÇAK
saçlarına takılı tasalıdır belki aşk
debisi berbat nehir portakalın kokusu
boş kalırdı kalbimiz seslerden irkilirdik
sütü taşan memenin çocuğu kadar
olduk ölüme kirve özü tutuk kişilik
dağıtıldı bilyeler kendisini toplayan
ol şehir haset dolu şeffaf soyunuk
kırmızı titreşir göğüs emindim buna
şefkâtimiz ibrani bıçağın yalnızlığı
kan çıkardı kesiksiz parmak uçları
acılar har lâhavle içten çekilmiş
ben de öptüm saflığı kilitledim kapısını
üstümüze tüy gibi hafif gökyüzü çöktü
sıyrıldı palyoço yüzünde maske
ayak yakan kızgın kumlara kaldı
masallar yorgun dere tepe düz gittik
dönemedik geriye çözülmüştü bilmece
umurumuz değil her zaman batar gemi
ol bilgeler suskun küskün kılıça
can yeleği giymiş batakta aşklar
şefkâtimiz ibrani bıçağın yalnızlığı
zeynelcok@hotmail.com
Ferhat Gülsün
BENİ YAK DUMANIMI ÇEK
ay ve gül...ıslak mendil
bulut arkası gizli veda
paslı ucuyla hasret dayandı boğaza
kesse kanım akmaz
nicedir küs damarım ayrılığa
soluklan
nasılsa her gidiş bir mola
gittiysem gelişimde kal
yürek bıraktım kızıl elma
arada uğra tozunu al
yağmur topla yıldız savur
geceyi ört üşümesin ay
beni sorma dündeyim
sen bugünden yarını çal...
ferhatgulsun@hotmail.com
Mehmet Yıldız
EYTİŞİM (DİYALEKTİK) VE ŞİİR
Düşünmeyi öğrenmek eytişimi (diyalektiği) kavramaktan geçer.. Şiir için de böyledir bu.
Eytişim ile şiir arasında sıkı bir bağlantı vardır. Eytişimden geçmeyen şiirin doğruluğundan
ve gerçekliğinden kuşku duymak gerekir. Eytişime inanmak, sonra da uygulamak, yaşamın başka
alanlarında olduğu gibi şiirde de kullanmak Marksizm öğretisinin getirdiği unutulmazlardan..
Dünyayı ve olayları böylece doğru anlayabiliyoruz. Doğru anlamalar doğru sonuçlara götürür
ozanı. Dünyayı ve olayları doğru algılayıp, doğru sonuçlara varmak ise bir ozan için başlıca
erek olsa gerek..
Bu sözlerden çıkan sonuç şudur: Eytişimin ilkeleri düşünme eylemimizde kullanılmaktadır.
Çünkü eytişimsel doğa, toplum ve bilincin değişim yasasıdır, ki bu şekilde felsefi düşüncemiz
yoğunlaşmaktadır sanki.. Öyleyse, ozanın yolculuğunun, sürekli ve nicel değişimlerden nitel
değişimlere doğru olduğunu; gerçekliğin, tez-antitez-sentez biçiminde gelişip oluştuğunu
bilmek ve şiiri oluştururken aşama aşama bunları araç olarak kullanmak zorunluluğu vardır.
Eytişimin şiir bağlamında ve kapsamında ele alınması gerekir.
Eytişim niçin şiire girmelidir? Çünkü şiir bir gerçekliktir. Şiir var olan her şeyin özüdür.
Bu öz evrenseldir, gerçek yaşama ilkesidir. Bu öz doğrudur ve güzeldir. Hegel estetiğinin
esasını oluşturan bu görüşleri anımsamadan geçmemeliyiz. Ozan, yaşamın sürekli bir değişim
içinde olduğunu algılamalı, değişimin doğanın değişmeyen ilkesi olduğunu çok iyi bilmelidir.
ŞİİR VE EVRENSELLİK
Şiir evrenseldir. Evrensellik ise şiirin hamurunda, mayasında vardır.Yapısı, içeriği
bakımından da evrensel olana açılır. "Çünkü ben şiirlerimi beynime yazıyorum, hatta
kazıyorum" diyebilmelidir ozan. Doğanın bir parçası olan beyin, milyonlarca yıl önce
bulutsuların, galaksilerin, güneş ve yıldızların; kısaca tüm evrenin, bu canlı örgenlerin
varoluşuna katılan eş tozanlardan (moleküllerden) yapılmıştır. Kısacası eş özdekten!...
İşte şiir de, ta eski çağlardan beri kuşaktan kuşağa aktarılan duygu, coşku ve düşüncelerin
bir beyin aracıdır. Yüzyıllarca, halkların bilincinde beslenip büyüyen, kökeni insanlığın
ilk günlerine kadar uzanan insancıl güç. Böylece şiir duygusal, düşünsel, yapıcı, irdeleyici,
birleştirici özellikleri, nitelikleriyle insanlığın ortak yanlarına, paydalarına eğilir..
İnsanlık varoldukça şiir de var olacaktır. Gerçekte şiir, bir daha söyleyelim, insanlık
kadar eskidir. Başlangıçta yazıya geçilmemiş olsa bile!..
Nesrin Erdem
SANA ÇIKMAZ YOLLARIM
Sana çıkmaz yollarım.
Bir kör düğümdür, ay vakitlerinde düşünceler.
Gözlerin şehrin ışıkları gibi
Siyah ve parıltılı kalmış aklımda.
Saçlarında tuz kokan yaz mevsimi...
İçimde
Susamış toprakların ortasındaki çatlak gibi durur sevdan.
Yağmur değmez,
Su serinletmez...
Gel gör ki, ateş bile yakmaz olur an gelir.
Bir hiçliğe bağlıdır düşünüp de, söyleyemediklerim.
Güz yapraklarının peşine takılır gider ömrüm.
Yürürüm başıboş.
Sırası gelir,
Bademler bahara kavuşur,
Yine de, sana çıkmaz yollarım.
erdem_nesrin@yahoo.com
Bedriye Korkankorkmaz
YALNIZLIĞIN ÖĞRETMENİ
oturmuş bir duvarın dibinde
bildiğim kuş dualarını okuyorum
okulların önünden geçiyorum
çocuklar tanımıyorlar yalnızlığın
öğretmenini
çocuk aynama bakıyorum
yüzüm ormanlara benziyor
okulların önünden geçiyorum
çocuklar tanımıyorlar yalnızlığın
öğretmenini
Ali Ziya Çamur
ŞİİRLEME
Öksüz yüreğin çözülüşüdür şiir.
Yalnızlığına kapanan anın kör ışığı değil.
Çekili perdelerden süzülen gün ışığıdır,
Yürek tayfından geçmeden vermez alını yeşilini.
Seslerin delip geçtiği kulaklara küpedir
Sözlerin köpüğünü süzen.
Suların çıplak elidir dar gelir de bulvarlar
Kendi patikalarında yürür.
Dağıtır düzyazının çarkını zembereğini
Yaşamı değil salt izdüşümünü verir.
aziyacamur@mynet.com
Candan Selman
KENDİNE GELDİN
Mülteci kanatların sırça
Elinde bir beyaz bavul
İçinde geçmişin yorgun
Yutarak dalgaları kıyıya yanaştın.
Suni olmayan bir teneffüsle
Karşıladım seni karada
Öyle çok deniz çıktı kı içinden
Can yeleklerim paramparça
En'el aşk dedin
Bana değil, kendine geldin.
candanselman@hotmail.com
Barış Aluk
ŞARAP, GECE VE SEN
İşte gece,
ve ben bir pusum
tüm şehrin üzerini örten.
Ellerimdeyken teninin silueti
biz şaraba tütün saralım
sevda sarhoşu gecede.
İşte sabah,
ve kalkıyor günahları gizleyen
karanlık örtüsü gecenin.
Artık bana haram dudakların
biz şarap kızıllığında avutalım
güneş yanığı tenlerimizi.
baris_aluk@yahoo.com
Arzu Eşbah
M E R O P E'nin G Ü N L Ü Ğ Ü N D E N
I
sıra dışı yüreğimdi asıl suçlu
biraz aykırı ruhum
biraz da ellerim
gözlerimi
eski bir şiirde terk etmiştim
görmedin şafak alacası yüreğimi
okumadın
ruhumu sezmedin
lakin
ellerimi görmelisin
ellerim… /
ellerim sanki bir fahişenin ta kendisi
öylesine sıradan öylesine kirli
bilmem hangi dizelerde arıtmalı
olmadı hangi heceye asmalı bu yosmaları
hangi vakit defnetmeli k a l e m t u t a n e l l e r i m i
cenazeyi kim kaldırmalı
II
ellerim…/
ellerim bir fahişenin elleri sanki
öylesine h ü r öylesine k i r l i (!)
arzuesbah@hotmail.com
Fadıl Oktay
ON YEDİ OTUZ SENDROMU
lanet olası saat tam on yedi otuz
şimdi bu memurlar ellerinde torbalar
nispet yapar gibi koştura koştura giderler karılarına
bir anlar tekil kalmış organizmaların yalnızlığını
göz göze ağlaştığımız o şaşılası hassas zürefa
ölmek en protest hâlidir gövdemin
kimsecikler de okşamaz ya zaten denizin okşadığı gibi
bu susku; iki dudak arasındaki umarsız bir dehşettir bilirim
uç (a) mayan kuşların soluk çığlıklarını duymam
yetişememenin burukluğudur derim gidenlere
güzel çocuklar ağladığında hep böyle olur
gürleyerek inen vicdansız bir gök takılır peşlerine
ruhun derin ve ılık sularına soğuk çığlar düşer
kuşluk vakti çağırtmaçlar dağılır bozkır kasabalarına
ne zaman otobüslerde "yalnız" giden çocuklar görülse
"lanet olası saat tam onyedi kırk
gitmesin, duuurr / dur / un"
fadil_oktay@yahoo.com
R.Ezgi Çakıroğlu
YOĞUN BAKIM
I. Can Simidi:
Ne kadarıdır incinmişliğin
Nefretin kaldırma kuvveti?
Hecelerine gizleyeceğim nefesimi
Su moleküllerine tutunan sözcüklerin.
Ve kırılmayan bağlara düğümleyeceğim
Dudaklarımın arasındaki zakkumun rengini.
Şimdi; düş kırıklarımın arasındayken
güçlükle ele geçirilmiş can simidi;
Hain gölgelerin fısıltılarına kilitleyeceğim
Masalların ezgisindeki gözlerini.
Ağlayışlarını hapsedeceğim
Hapsedeceğim
Ağlayışlarını
Sevincin en küçük yapı taşına.
Git ve acil servisteki anılarını parçala
II. Tutulan ayın gecesi:
Yoğun bakım ünitesinde iki ölümcül hasta...
Bu serum kaç yalnızlık?
Can çekişiyorken
Hafızanın renkli şekilleri
Zayıf bünyesinde
Bir vedanın yan etkisi kaç hata?
melodyofhearts@hotmail.com
Esin Arıcan
SESSİZLİĞİN SESİ YARİM
sessizliğin sesi yarim
kadından mı söz edeyim sana
yoksa yollardan mı
gurbet omuzlarında zirveye çıkan
yalnız dağcıdan mı
ya da dağlarla oynaşan bulutlardan mı...
sessizliğin sesi yarim
suyu bilir misin acaba
kadına benzer, kısrağa benzer, silaha benzer
bu uzun gece su/dan mı yoksa
belki de su bana benzer, sana benzer
ama en çok da kendine benzer,
aynaya benzer
sessizliğin sesi yarim
ben yüzünü gördüm suda
ay'ın aksi vurmuş sana
çok konuştum biliyorum
aynı benziyordun bana.
Berati Yüksel
DÜŞ DÖKÜMÜ
Upuzun...
Sancılı bir geceye düşerse
Susuşun...
kırmızıya boyanır yüzüm / kan-ter içinde...
Her aşk öncesine yenilirken,
Ölü kelebekler yapışır alnımın tam ortasına,
Sığıntı bir aşk mülteciliğine ağlar / gitmesene...
Sensiz(liğe) düşüyorum yar,
Uçurum diplerinde, yarasa sessizliğinde üşüyorum / sarsana
kör bir kadının kendini aynada seyredişidir ki,
düşdökümüm
bu yüzden,
hep paslıdır sözcüklerim,
giderken...
Siyah-i gülüşünü unutmuşsun dudağımın kenarında / alsana...
Uzağındayım yar,
kanatır zaman / diş izi bırakır ki,
Suda yanan çığlığım var gör / dün mü?...
beratiyuksel@hotmail.com
İzzettin Nazıroğlu
YIĞIN
sırf kuşların bu
yağmur telaşı -görünen odur
zaman sessiz kalır an'da
börtü böcek ağaca gizlenir
ağaç ormana
aç kapa yaraların
tıraşlanmış bir sabahta
sırtına ne alsan
yine üşürsün
sen giyinirsin
ayna soyar -görürsün
bastırılmış bir heves gibi yüzün
kendi babanca ve zorla
ve mürekkep orduları
medya
işleri günden güne iyi matbaanın
dizilmiş alınyazıları
sana bırakılmış
tenha
yağmur araları
bir yaprağın bencilliği ışığa
geniş hayaller hayata daralır
düşer
taşa vurur başını
sara
izzettinnaziroglu@hedefalliance.com.tr
Mustafa Boğ
ÜŞÜMEK
tut hadi yelesinden kısrağın
bak ova geniş ova uzun ova serin
yüzüme tokat atıyor çiğ,
her adımında kısrağın.
bulut bulut gözbebeklerim
yüzümü yağan gözlerim,
nedense sonunu getiremiyor hiçbir şiirin
işe yaramıyor hüzün
tut hadi ellerini ğögün
eller mavi eller sonsuz eller kirlenmemiş daha,kuşlukta
bir safa dur sonra,farketmez
ister rüzgarın,ister ağacın,ister ölümün safına
bağla ellerini bırakıp kısrağın yelesini
değdir yüzünü geçtiğin ovaya
yüzünde kısrağın ayak izleri..
cendereler@gmail.com
A.Uğur Olgar
MİM NOKTA YAŞASIN MUM YAKICILAR
uyandırıldım bir şiir günü sabahında
bir dergide taşra ipe çekiliyordu
mimsiz gagsız ve nefessiz kaldım
suflemin dili tutuldu
her alkışta katmerli nevruz yangını
inen göz perdemde
kurşuna dizilmeyi yeğlerdim
toprağa dökülmeyi nar kızıl
sonra cümle kapımı çaldı tan
yeri ağarırken ferforje rengi
kaç kabuk kaldırdı tırnak
etten ayrılınca
dağ düştüğünde ojesine
kaçıncı sıyrılan
acıysa sebil çeşme yurdumda
mumu üfleyecek gücü yoktu kalemin
elektriği geçirecek hükmü
yalnızca ayak direyen bir akdeniz ateşi
tellenen imgemdeki
gönderde nasıl da dalgalanıyor
yirmi bir mart şiirsizlik bayrağı
selama duruyor ana kentler
mim nokta yaşasın mum yakıcılar..
| | |
|